Skip to content

Açık Gazete’ye Açık Bir Düşünce

acik-radyo

Açık Radyo, geçtiğimiz yılın Kasım ayında 20. yaşını kutladı. Sabah ajansı (ya da gündeme nazır hasbihal) yerini tutan Açık Gazete’nin geçmişi de bir o kadar eskiye dayanıyor olmalı. Ben herhalde beş sene önce takip etmeye başladım. Ömer Madra’nın sesini üç farklı ofise sızdırdıktan sonra, o saatleri uykuda geçirdiğim birkaç aydır iTunes üzerindeki podcast servisine ekmek banıyorum. Kendime bir söz söyleme liyakati devşirmek değil niyetim; gizliden gizliye bir davet olabilir en fazla. Düşünsenize. Saatli Maarif Takvimi’ni yırtıyoruz, bugün-artık-yaşamayan-dünyanın-vicdanından birkaç söze kulak veriyoruz. Süleyman Doğru ulağımız. Hayat güzel.

Cuma günleri dokuz buçuk dışında.

Açık Gazete ile tanıştığımda, bu yarım saat Alp Ulagay ile spor sohbetine ayrılmıştı. Beden Eğitimi dersinin haftanın son iki saatine denk geldiği o yarıyıl gibiydi her şey. Dış politika konuşuyor, Putin’den, Orban’dan, büyük-küçük-ortanca Le Pen’den bir kez daha ikrah ediyor ve kendimizi bahçeye atıyorduk. (Boy sırası olup sağ baştan saymamız da gerekmiyordu.) Ulagay belirlediği birkaç konu başlığı üzerinden sunumunu yapıyor, Madra da Dave Zirin’in geçen hafta The Nation’daki köşesinde yazdıklarına gönderme yaparak destekliyordu onu. Zirin herhalde programda Chris Hedges ve Glenn Greenwald’dan sonra en çok alıntılanan gazeteciydi. Futbola gelince, Madra’yı hep Martin Amis’in sözünü ettiği şu entelektüellerden biri olarak düşünmüştüm. Bu yarım saat içinde hakikatin öyle olmayabileceğini de hissettiriyordu. Hayat güzeldi. Cem Çetin ile kendisinin huzurunda, ikinci kez, tanışıncaya değin.

İlk tanışmamız kısa ve olaysızdı. Ve dolaysızdı. Herhalde 2003-2007 aralığındaki şampiyonalardan birinde, 12 D*v Adam hakkında yazdığı tumturaklı cümlelere rastlamıştım. Beni çarpan ya da oyunu yorumlama konusunda yol gösterici olabileceğini düşündüren yazılar değildi bunlar. Bir daha da sesini duymadım, duyduysam da tanımadım, tanıdıysam da tanımazdan geldim. Yeni yayın dönemiyle birlikte, işleri yoğunlaşan Ulagay’ın yerini başkasının alacağını öğrendim ve bu başkasının ismini Google’a yazdım.

Bu, Yrd. Doç. Dr. Cem Çetin’le ikinci tanışmamız oldu.1 Her cuma dinledikçe o eski yazılarından bir şeyler de hortluyor gibiydi. Bitmek bilmeyen “Ben Fransa’dayken” cümlelerini duyduğumda, tanışıklığımızın 1999 Eurobasket’e uzanıyor olmasından endişeleniyordum. Doktor’un üzerinde dolaşmasını istemeyeceğim kadar güzel basketbol hatıraları bırakmıştı bende o şampiyona… Bu ilişkinin de sonu gelmişti. En nihayetinde, ‘dinlememeyi tercih ederim’ dediğim ilk düzenli konuğu olmayacaktı Açık Gazete’nin.

Yaklaşık iki ay önce, bir gece, üçüncü kez tanıştık. İstemeden, via iTunes. Ömer Madra’nın olmadığı cuma sabahlarından biriydi. Can Tonbil ne kadar çırpınırsa çırpınsın, tek kişilik bir oyun değildi bu. O gün de olmayacaktı. İroniler yalnız kalıyordu, telaffuz facialarını düzeltmeye çalışan o gergin-ama-saygılı ikinci sesi bile arıyordu insan. Ses kaydını ileri sardım, Sezin Öney’in otuzluğunu dinledikten sonra da kapattım. Haftanın son günaydın’ını (geceleri dinlediğimde zamansızlığını hep gülünç bulduğum bir günaydın) duymaktan vazgeçeli epey olmuştu zaten. Pazartesi geldiğinde yeni bölümün kaydını olması gerektiği yerde buldum, üzerine tıkladım. Ama indirmek yerine doğrudan stream etmeye başlayınca her zaman yaptığını yaptı iTunes ve öylece listenin bir önceki kaydını oynatmaya başladı kaldığı yerden. Zor bir gün olmuştu, sızmak üzereydim ve çabuk tepki veremedim…


Merhaba Cem Bey.

Merhaba sevgili Can.

Bugün Ömer Madra yok.

[Vodafone Arena önünde karşılaştığı güvenlik taramasının yeni açılan stadyumla mı, yoksa İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’daki zirvesi ile mi ilgili olduğunu soruyor. Neyse ki Doktor, Paris’te de bu tür uluslararası organizasyonlar söz konusu olduğunda sıkı güvenlik tedbirleri alındığını söyleyerek yüreklere su serpiyor.]

Yani gaz yemeyeceğiz, öyle bir durum söz konusu değil hiç değilse?

Şimdi insanlar biraz rahat durursa, düzeni kimse bozmazsa; kolluk güçleri fol yok yumurta yokken gaz sıkar mı yani? [Ne kadar da tanıdık bir cümle, neredeyiz?]

Ama şöyle bir durum söz konusu olsa, ben bir şey yapmıyorsam o stadyuma gittiğim zaman ama birileri gelip bir şeyler yapıyorsa, o atılan gazdan ben ya da benim çocuklarım…

Sen bir şey yapmıyorsun ama kolektif disiplin vardır. Avrupa’da, bu gelişmiş ve medeni ülkelerde, diyelim bir stattasın, mesela tenis maçından örnek vereyim sana, Paris’te Roland Garros’a gittiğimde yaşamıştım. Sessizliğin hakim olması lazım. Birileri sessizliği bozuyorsa, oradaki topluluk o sessizliği bozanı, yani düzeni bozanı susturuyor, kendine getiriyor.

Anladım.

Şimdi bizde böyle bir toplum düzeni olursa, senin az önce ifade ettiğin gibi, kurunun yanında yaş yanmaz.

An-la-dımmm… 

Ama bunun için her şeyi kolluk güçlerinden beklememek lazım. [Çok tanıdık bir cümle daha.] Toplumun da bu yanlış yapan insanları hizaya sokmak gibi bir vatandaşlık görevi var.

Tamam, olmadı diyelim, tazyikli su ve biber gazı şart mı? Yani sonuçta büyük bir kitleden bahsediyorsunuz, bir anda hareket ettiği zaman birbirlerini ezerek öldürebilecek sayıda insanın olduğu bir yer burası aynı zamanda…

Çok doğru söylüyorsun ama işte herkes HADDİNİ BİLEREK yaşayacak. Herkesin vatandaşlık görevi var. Herkes belli bir düzen içinde yaşayacak ve bu düzeni koruyacak. Bu düzeni korumadığımız zaman, ortaya kaos çıkıyor. Ve senin de sorunun ortaya çıkıyor. Düzeni sadece polisle, askerle, kolluk güçleriyle sağlayamayız. Burada bir numaralı sorumluluk vatandaşlardadır.

Evet.

Herkes haddini bilerek yaşayacak. Yani ben hep bunu söylerim, derslerimde de bunu söylerim. [O çocukları kurtarın.] Bu düzeni bozdun mu, o zaman huzurun tehlike altındadır.

Haddimizi bileceğiz.

Huzuru kim bozuyor? Birey bozuyor. İşte eğitim bu açıdan çok önemli. Düzeni bozmayacak eğitimi insanlara vermek gerekiyor. O zaman hiç sorun yaşanmaz.

Anladım efendim.

Benim düşüncem, yaşam felsefem bu sevgili Can.

Anladım. Teşekkür ederim, sağ olun. Başka neler var gündemimizde bugün peki?

İstersen biraz basketbolla devam edelim… [Bye.]


“Bir sabah keyfimiz var, onu da kaçırıyorsunuz” diyenlerin dinlemeyi tercih ettiği bir program değil Açık Gazete. “Baharı bile karşılayamıyoruz” demişlerdi ve ilk bakışta öyle görünmese de, gerçekten hayıflanmaya değer bir şey olduğunu düşünmüştüm bunun. Tadımın kaçmasını umursamıyordum yani. Ama buna böyle devam edecekler miydi? Ya da ne kadar devam edebileceklerdi? Belki radyoya bir e-posta yollarım, dedim. Sabah olunca unuttum. Bunun gibi bir yazı yazmayı ise aklımın ucundan geçirmezdim. Türkiye’de medya eleştirisinin uğrayacağı son yerlerden biri olmalıydı herhalde Açık Radyo ve bu şartlar altında sıranın ona gelmeyeceği aşikardı. Hayatımızı ele geçirmiş, sokaklarımızı köşe bucak sarmış bu tona karşı bağışıklık kazanmıştık artık, birilerinin bize “had bilmekten” bahsetmediği gün kendimizi şanslı sayıyorduk. “Bunları bugüne kadar aşmış olmalıydık… İnsanlık olarak.” Bu cümleyi kurmaya da alışmıştık. Burası bir anlamda bunlardan uzaklaşmanın frekansıydı ve bu yüzden bu adama, başka bir yerde değil de burada rastlamak tuhaftı elbette. Yine de… Kainatın her sesine açık olduklarını baştan söylemişlerdi. Oyunbozanlık etmenin alemi yoktu.

Geçen hafta Arda Başkan [Arşık] ile karşılaştım, güzel bir kutlama gecesiydi. Söz Açık Radyo’dan açıldı ve sonra hayatımıza giren bu yeni cuma sıkıntısından. Her zaman olduğu gibi, düşüncelerimi benim yapacağımdan daha iyi bir şekilde yankıladı. Aradan geçen zamanda –Doktor’un sesini duymamanın da yardımıyla belki– meseleye fazla hassas yaklaştığımı düşünmüştüm oysa. Biz “spor delileri” olduğumuz için böyle geliyor belki, demiştim, bizim her hafta ölüp bittiğimiz Açık Bilinç’ten de yaka silken birileri olamaz mı?

“Olamaz” dedi Arda. Eve gidip son düşen cuma kaydının, dinlenmemiş son otuzluğunu açtım. Bunu yazmaya karar verdim.

Bu yazı da, olsa olsa, kainatın bir sesi.

Günaydın.


Günaydın Cem.

Günaydın Ömer Bey.

Günaydın Cem Bey.

Günaydın sevgili Can.

Evet, birçok haber var ama Selahattin bize bomba gibi bir haber çıkarmış Evrensel gazetesinden, onu sormak istiyorum. Lionel Messi hakim karşısına çıkmış, bu Panama Belgeleri’nde de ismi geçen… Babası Jorge Horacio ile birlikte 4 milyon 100 bin avro vergi kaçırmakla suçlandığı bir davada. Ve şey demiş hakime, “Ben bir şey bilmiyorum, önüme gelen belgeleri de okumadım, babam okudu. Onu babama ve mali danışmanlarıma güvendiğim için okumadan imzaladım. Ben sadece futbolcuyum” demiş. Ne diyorsun buna? “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu” demiş.

Evet, dün hakim karşısındaydı. İmaj haklarından kaynaklanan 4,5 milyon avroluk bir vergi kaçırılması söz konusu… Oyuncu haklı tabii. Yani oyuncular nereden bilsin?

*DERİN ÖMER MADRA NEFESİ*

İşte menajerleri var, menajerlerinin hukukçuları var; bütün bu para hesaplarını, anlaşmaları, menajerlik şirketleri ve menajerler üzerinden, kulüplerle birlikte yapıyorlar… Dolayısıyla yani oyuncuları suçlamak, bana göre çok yanlış. Doğrudan doğruya bu menajerlik şirketlerini hedef almak gerekiyor, onları sorgulamak gerekiyor. Kimdir bunun menajeri?

Bir de babası var?

E babasıysa babası…

Evet…

Oyuncular bu konulara ne kadar hakim olabilir? Eğitim durumları nedir ki yani?

Ama bir dakika, Cem, bir şey daha soracağım. Ben özellikle çok meraklıyım, sürekli olarak Türk Hava Yolları’nın reklamlarında Messi’yi büyük bir ilah gibi seyrediyorum top oynarken. Reklamlarda onun menajerine bakmıyorum ki. Orada Messi benim için ilah, ben onun için biniyorum Türk Hava Yolları’na… Şimdi aldatılmış hissetmiyor muyum kendimi?

Ama şimdi orada Messi oynuyor da o anlaşmayı Türk Hava Yolları ile Messi doğrudan yapmıyor ki. Yani orada Messi’nin imaj haklarını bir şekilde pazarlayan menajerlik şirketi var. Türk Hava Yolları, Messi’yle oturup imzalamıyor bu sözleşmeyi… Hatta paranın pazarlığından bile Messi’nin haberi yoktur; kaç liraya imzaladı, ne kadar aldı ne kadar almadı… Yani bu tür olaylarda bence menajerlik şirketlerinden hesap sorulması gerekiyor. Ama bu menajerlik şirketleri çok güçlü birimler olduğu için… Portföylerinde de çok fazla oyuncu var, ön plana çıkmıyorlar. Ama şu olayda ben menajerlik şirketinin ön plana çıkmasını isterdim. Eğer Messi’nin arkasında menajeri olarak sadece babası gözüküyorsa, o zaman babası bunun hesabını verecek. Ama arkasında çok büyük menajerlik şirketleri var bugün. Ve futbol ekonomisine aslında bu menajerlik şirketleri, bir şekilde, yön veriyor. Ya da birtakım olumsuzluklar yaşanıyorsa, işte vergi kaçakçılığı gibi, yine arkasında menajerlik şirketlerini sorgulamak lazım. Oyuncu nereden bilsin Ömer?

E ama oyuncu da bundan sonra sorgulasa iyi olacak. Burada bir Freudyen “baba problemi” ile de karşı karşıya kalabiliriz yani bak!

Nasıl sorgulayabilir ki? Ya da sorgulasa bile…

“Baba, bana bunu nasıl yaptın?”

Şimdi Messi olayı çok daha farklı. Baba var mesela. Her futbolcunun arkasında böyle anne baba olmuyor. Genelde menajerlik şirketleri oluyor. Şimdi Arda Turan… Arda Turan’ın arkasında bir menajer var. Arda Turan’ın bütün kariyerini, her şeyini, imaj haklarını, sponsorluk anlaşmasını menajer hallediyor; pazarlıkları menajer yapıyor… İşte Arda’ya da bilgi veriyor. Şimdi burada da tabii etik değerler var. Sen şimdi futbolcuna etik olarak gerçekleri yansıtmıyorsan, doğru bilgi vermiyorsan, ya da ne bileyim, birtakım dalavereler çeviriyorsan, şimdi bunu oyuncu nereden bilebilir, nasıl araştırabilir? Bir noktada oyuncu da güvenmek mecburiyetinde çünkü hayatını ona teslim etmiş… Dolayısıyla işin içine bence biraz da etik değerler giriyor. Ama eğer bu tür dalavereler de çevriliyorsa tabii yargı bunların hesabını soracak ve gerekirse de cezasını da verecek bence.

Cem Bey, benim de bir sorum var ama basketbolla alakalı. [Bye.]

Buyrun.

Enes Kanter’in milli takıma alınmadığı bir durum söz konusu olmuş. Bununla alakalı çeşitli haberler çıkıyor, sizin yorumunuz nedir acaba? [Dur, eğlenceli olabilir.]

Alınmayacağını biliyorduk zaten. Yani getirmiş olduğu eleştiriler…

Eleştiriler dolayısıyla?

Evet. Mesela dikkat edersen, bilmiyorum dikkat ettin mi, Oklahoma’nın play-off konferans final serisinde…

Kötü mü oynadı?

Golden State’e karşı oynadığı maçlarda, dikkat edersen, Enes’te hem süre olarak hem de sportif performans olarak ciddi bir gerileme vardı, ciddi bir düşüş vardı. Kendi takımında da çok fazla süre alamadı. Halbuki iyi bir sezon geçiriyordu ama bu play-off’ta dibe vurdu. Bence sorgulanması gereken esas nokta bu. Enes çok yetenekli bir oyuncu gibi gözüküyor ama Enes’in bence biraz spora konsantre olması lazım, mental olarak kendini daha fazla spora vermesi lazım, basketboluyla uğraşması lazım.

Olaylara karışmasın… *CAN TONBİL İRONİK*

Ama Enes biraz popülerlik, biraz şöhret, biraz…

Siyaset… *CAN TONBİL İRONİK*

Biraz spor dışı faaliyetlerde fazla bulunuyor… Bu da doğru değil yani. Sen ilk önce kendini bir ispat et. Kariyerinin daha çok başındasın, ortaya koyduğun çok önemli bir şey de yok. Ama sportif olarak kariyerini ispat etmeden, spor imajı ya da maskesi altında, başka alanlarda ön plana çıkmaya çalışmasını ben doğru bulmuyorum.

NBA’de oynaması kariyerine bir ispat sayılmaz mı? NBA artık kolay bir şey mi Türkiye’deki basketbol oyuncuları için?

NBA’de bakarsan 90 ülkeden oyuncu forma giyiyor. Doksanlı yıllarda David Stern –şimdi NBA komiseri değil, o zamanki NBA komiseriydi– NBA’in global marka olması açısından, kapıların dünyaya açılması gerekiyor demişti. [Başkomiser David!] Ve pek çok oyuncuya ev sahipliği yapmaya başladı NBA. Halbuki doksanlı yılların başında 3-4 tane yabancı oyuncu NBA’de forma giyiyordu. Herkes NBA’e gidebiliyor yani…

[Aslında programın sonundaki Brezilya sohbetini dinlemek, sonra da üzerine Zirin’in bir söyleşisini –mesela Chomsky ile olanı– dinlemek harika olurdu ama deşifreye daha fazla devam edemedim. Son dönemde tepkisini dillendiren sporcuların sayısı da artmışken Zika virüsü tehdidine getiriliyor konu. “Olimpiyat’ın Brezilya’dan alınması söz konusu olabilir mi?” diye soruluyor. Karşılığında dış mihraklara geçit vermeyip ‘aslanlar gibi’ Olimpiyat düzenleyen Pekin için sıralanan övgüleri dinliyoruz. Doktor, Güney Amerika’da güvenliğin bir problem olmayacağını düşünüyor. Sadece Dilma Rousseff sonrası siyasi belirsizliğe muğlak bir değini yapıyor. Zika’nın Z’si geçmiyor. Sanırım Zika’nın ne olduğunu bilmiyor. İyi haber. Bilseydi, “Zika yok, çayınızı korkmadan için” diyebilirdi.]

[“Zenginler tükürmez mi Cem Bey?” Tuşe.]2


  1. İmzalarını böyle atardı Doktor, belki o unvanlar da serpilip şekil değiştirmiştir şimdi.
  2. Yazıda söz edilen bölümler:
    15 Nisan 2016:  http://acikradyo.com.tr/podcast/144426
    3 Haziran 2016: http://acikradyo.com.tr/podcast/146088