Skip to content

Lukas Rosol ve The String Theory

Geçen hafta içinde Wimbledon’da hayallerindeki maçı oynayarak Rafael Nadal’ı ikinci turda devre dışı bırakan bir Çek ile tanıştık. Tenise ilgimi günden güne kaybediyor gibiyim. Bunu fark ettiğim anlarda, o gece yatmadan bir David Foster Wallace denemesi okumayı ödev ediniyorum. Zira birçok konu gibi, tenis adındaki oyun hakkında da en iyi denemelerden birkaçı ona ait. 1996’da Esquire için yazdığı The String Theory, bugünün tenis yazarlarının birçoğu tarafından ‘hayat değiştiren bir tecrübe’ olarak anılıyor.1 Belki bir seferlik bir mucizeye imza atmış bu Çek sayesinde, İsviçre vatandaşlığına geçmiş bir başka Çek üzerinden, daha doğrusu Wallace’ın o Çek’i anlatış biçimi üzerinden tenisi sevmek için yepyeni bir perspektif kazanıyorum.


“Bununla birlikte ana tablo oyuncularının bile büyük bir çoğunluğu müphem ve bilinmeyen isimlerdir. Bu isimlerden biri Jakob Hlasek, bu sabah Stade Jarry’ye geldiğimde antrenman kortlarından birinde Marc Rosset ile çalışırken gördüğüm bir Çek. Onları fark ediyorum ve izlemek için kortun kenarına gidiyorum. Hlasek ve Rosset o kadar görülmeye değer bir şey yapıyorlar ki, tek sebebi bu – o anda ikisinin de kim olduğuyla ilgili hiçbir fikrim yok. Arka çizgiye groundstroke çalışıyorlar –Rosset’nin forehand’ine karşılık, Hlasek’in backhand’i– her top şakül çizgisini takip edercesine düz ve köşeye santimetrelerle ifade edilecek bir uzaklıkta seyrediyor. Oyuncular yoğunlaştırılmış bir kayıtsızlık içerisinde hareket ediyorlar, profesyonellerin çalışmalarını izledikçe fark etmeye başladığım bir karakteristik bu: İzlerini gördüğünüz şey, birinci vitesteki çok güçlü bir motor. Jakob Hlasek, 1.88 boyunda ve bir halfback kadar yapılı. Kısa ve kare şeklinde bir Doğu Avrupa stiliyle kesilmiş sarı saçları, bunu tamamlayan donuk gözleri ve belirgin elmacık kemikleri var: Nazilere mensup bir erkek mankeni veya cehennemdeki bir cankurtaranı andırıyor ve genel olarak konuşmayı denemeyi dahi göze alamayacağınız kadar korkutucu gözüküyor. Lendl’ı andıran bir tek el backhand’i var  ve onu antrenman yaparken izlemek, harika bir ressamı eskiz çizerken izlemek gibi. Göz kırpmam gerektiğini kendime hatırlatıp durmak zorunda kalıyorum. Birinin harika bir oyuncu olduğunu söylemenin milyonlarca küçük yolu vardır – duruşundaki detaylar, topu yerden alırken raketinin kafasıyla sektirişindeki detaylar, topu karşılamayı beklerken raketi istemsizce döndürüşündeki detaylar. Hlasek düz gri bir tişört giyiyor ve ayağında bembeyaz Avrupalı ayakkabıları var. Kuşluk vaktindeyiz ve hava sıcaklığı şimdiden en az 30 dereceyi görmüş durumda. Ve o terlemiyor. Hlasek 1983 yılında profesyonel olmuş, altı yıl sonra ilk ondaki ilk sezonunu geçirmiş ve son birkaç yıldır da altmışıncı ve yetmişinci basamaklar arasında mekik dokuyor, tüm turnuvaların ana tablosuna doğrudan giriyor ve genelde ilk bir iki turda kaybedip eleniyor. Hlasek’i antrenman yaparken izlemek, muhtemelen bu profesyonellerin ne kadar iyi olduğu gerçeğini yüzüme vuran ilk tecrübeydi. Zira sadece vakit öldürürken izlediğim Hlasek, gördüğüm en etkileyici tenis oyuncusuydu.2 Bunu okuyanlar içinde Jakob Hlasek’i daha önce duymuş birileri olması beni şaşırtır. Televizyonun Grand Slam finalleri ve dünyanın tepedeki beşlisi hakkındaki saplantısının çarpık standartları sayesinde Hlasek yalnızca nal toplayan bir eşek. Ama geçen yıl turda 300 bin dolar kazandı (bu sadece ödüllerin toplamı, gösteri maçlarından ve sponsorluk anlaşmalarından gelen para dahil değil) ve kariyeri boyunca 4 milyondan fazla kazandı. Ayrıca anlaşılan o ki, bir süreliğine Monte Carlo’da yaşamış; vergi problemlerinden muzdarip birçok Avrupalının yaptığı gibi.”


Tamamını okumak için buraya yönlenebilirsiniz. Yazık ki, 2008’in 12 Eylül gecesinden beri yapabileceğimiz en iyi şey bu oluyor. O denemesini böyle sunuyordu DFW: “İnsanoğlu tüm zekasını ve atletizmini, sarıya çalan bir topu rakibinin ulaşamayacağı bir yere gönderme amacına odaklarsa ne olur? Tenisin fiziği ve metafiziğiyle ilgili obsesif bir araştırma.”


  1. Tıpkı 1989’da Harper’s Magazine için yazdığı, kendi çocukluğuna dair tenis anılarını içeren Tennis, Trigonometry, Tornadoes ve The New York Times’da çıkan Roger Federer güzellemesi Federer as Religious Experience gibi.
  2. Joyce daha da etkileyiciydi ama onu henüz izlememiştim. Ve Enqvist de Joyce’tan daha etkileyiciydi. Ve Agassi de Enqvist’ten daha etkileyiciydi. Haftanın sonunda, [On Emir’deki] Charlton Heston’ın Sina Dağı’ndan inerken nasıl böylesine bitap ve silik gözüktüğünü anlayabiliyordum: Bir noktayı geçtikten sonra etkileyicilik, ruhu aşındırıcı bir hal alıyor.