Skip to content

4×4: Lola & Jacques Demy

film-lola2

1

Jacques Demy, daha çok Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies de Cherbourg) filmiyle bilinen bir yönetmendir. Catherine Deneuve’ü Catherine Deneuve yapan bu müzikal film (bir de Feyenoord’un Feyenoord olduğu yıllar vardır, neyse) insanı neşeye boğan bir şirinlik abidesi olarak Deneuve ile birlikte Demy’i de ünlü etmiş hatta Jacques Demy bu filmden sonra rotasını denizaşırı bölgelere çevirerek bir tür Hollywood macerası da yaşamıştır. Ama sorarım size, şu Avrupa kıtasından Amerika’ya gidip de ekmeğini aynı güzellikte kazanan, kendini bozmayan bir yönetmen var mı?1

Jacques Demy’nin yaptığı filmleri ikiye ayırırsak kabaca şöyle bir tablo çizebiliriz: 1- Başarılı Müzikal Filmler. 2- Başarısız Müzikal Olmayan Filmler. Biraz daha basitleştirirsek diyebiliriz ki, Jacques Demy sadece Müzikal Film türünde başarılı örnekler vermiştir.2 Demy’nin müzikal filmlerde ulaştığı başarının sırrı da daha sonra bolca seyahat edeceği Hollywood taraflarında yapılan müzikal filmlerde saklıdır. Özellikle de Vincente Minelli’nin filmleri. Örneğin 1966’da çektiği ve Gene Kelly gibi o zamanların starı (Gene Kelly’nin Gene Kelly olduğu yıllar diyelim buna da) bir oyuncuyu da kadrosunda bulunduran Tatlı Günler (Les Demoiselles de Rochefort) bu Hollywood tipi müzikallere verilecek en güzel örneklerden biridir. Rochefort kentinden bir tür Moulin Rouge atmosferi yaratan Demy, benzer bir başarıyı 1988 yapımı 26’sı için Üç Yer (Trois Places pour le 26) ile de tekrarlar. Ünlü oyuncu-şarkıcı Yves Montand (şahane bir performansını Alain Resnais’nin La Guerre Est Finie filminde görebilirsiniz) filmin başrolündedir. Filmde olup biten her şey de Yves Montand’nün hayatından etkiler taşımaktadır. Edith Piaf’tan Marilyn Monroe’ya kadar birçok kişiye üstü kapalı da olsa güzel göndermelerin yapıldığı “26’sı İçin Üç Yer” Jacques Demy’nin müzikal anlayışında da ikinci bir dönem başlatmış ve Demy’nin “Mantıklı Müzikal” dediği şeyin ilk örneklerinden biri olmuştur. Bu dönemle birlikte Demy şeker kıvamındaki cana yakın ilk dönem müzikallerinden uzaklaşıp biraz daha ciddiyetle meseleye yaklaşmıştır. Bu bizim buralarda pek fark edilmese de bir anlamda “Gülüp eğlen” durumuyla özdeşleşen müzikal türünü de yapısal olarak değiştirmiştir.3

2

Jacques Demy’nin müzikal olmayan filmlerinden biri olan ve belki de en ünlüsü olan Eşek Derisi (Peau d’Âne) ise ünlü Fransız masalcısı Charles Perrault’nun bir kitabından uyarlamadır. Evlenmek istemediği birinden kurtulmak için eşek derisine bürünerek yaşamaya başlayan bir genç kızın anlatıldığı bu filme deliklerle dolu 2000’li yılların başında TRT’de denk geldiğimi hatırlıyorum. Bir müddet bakıp kanalı değiştirmiştim. Lise tecrübeme dayanarak filmi kötü ilan edebilirdim ama bir daha izleyip üzerine konuşmakta fayda var. O yüzden bu filmin üzerinden tek bir hamlede atlayıp esas filme gelmek istiyorum. “Jacques Demy’nin müzikal olmayan bütün filmleri fena lan” cümlesini kurmamızı engelleyen filme: Lola.

Lola, bir isim olarak Alman Sinemasından4 tutun da Hollywood sinemasına kadar birçok filmde kullanılmışsa (hele ki bu filmler bir de melodramsa) bunun nedeni büyük ihtimalle Max Ophüls’tür. Almanya’da hayata başlayan ama 1938’de Fransa vatandaşı olan ve bu memlekette özellikle de 1950’lerde yaptığı filmlerle (bir ara Amerika’ya gidip oralarda da güzel filmler yapmıştır) bir kuşak sinemacıyı derinden etkilemiş bu adamın en önemli filmlerinden biri ise 1955 yapımı Lola Montes’tir.

O zamana dek Fransa’da yapılmış “en gösterişli film” olarak bilinen Lola Montes, Bavyera Kralı Ludwig II’nin metresi olan bir dansözün sansasyonel yaşamını anlatır. O güne kadar kullanılmayan sinema tekniklerinin ilk kez denendiği, fazla süslü dekorlar ve aksesuarlar eşliğinde çekilen bu film herhangi bir başarı kazanamadığı gibi Max Ophüls’ün hayatını da uzun bir maratondan çıkarıp hüzünlü bir yüz metre koşusuna çevirmiştir ve Ophüls filmi bitirdikten bir yıl kadar sonra ölüp gitmiştir.

Editors-Pick-Lola-Montes

3

Max Ophüls, aşırı titizliği, görkemli sahne tasarımlarının yanı sıra kameranın stabil halinden kurtularak hareketli bir hale gelmesini sağlayan ilk sinemacılardan biridir. Ophüls, hareketli kamera kullanımıyla Yeni Dalga’yı, daha sonra özellikle gösterişli sahne tasarımlarıyla Fellini’yi, ayrıntılara gösterdiği saplantılı titizlikle Kubrick’i, ve genel olarak Fransız Klasik Edebiyatı’ndan aldığı (Emile Zola’nın Nana kitabını hatırlayabiliriz Lola Montes’i izlerken) “yavaş yavaş düşen kadınların epik anlatımı” (yine Lola Montes ve La Ronde) diyebileceğimiz içeriğe sahip filmleriyle birçok filmi (yine Fassbinder’den Maria Braun’un Evliliği’ni (Die Ehe der Maria Braun) anabiliriz) ve yönetmeni etkilemiştir.

Jacques Demy’nin 1962 yapımı “Lola” adlı filmi ise, ismini Lola Montes’e borçlu olmasına rağmen içeriğiyle bir başka Max Ophüls filmini işaret eder: Aşk Zinciri (La Ronde). Aşkın bir döngü içinde aynı yolları kat edip yine başa döndüğü ve bir başka ilişkide de aynı tekdüzelikte devam ettiğine dair düşüncelerden oluşan bu 10 bölüme ayrılmış Max Ophüls filmi, Jacques Demy’nin Lola filmi için bir çıkış noktası olmuştur.

Jacques Demy de Lola’da Nantes’da geçen benzer bir durumu anlatır. Bir fahişe vardır. (Lola) 14 yaşından beri âşık olduğu bir adamın çıkıp gelmesini beklemektedir. Bu sırada, yıllar sonra karşılaştığı ve bu geçen yıllar içinde kendisine âşık olduğunu anladığı bir başka adamla karşılaşır. (Cassard) Fakat bu âşık adama da âşık olan bir başka kadın vardır (Madam Desnoyer). Kocasını savaşta kaybetmiş ve kızıyla yalnız bir hayat süren Desnoyer’in 14 yaşındaki kızı ise (Cecile) Lola ile sevişen bir Amerikan askerine âşıktır. Ama gelin görün ki Cecile’in âşık olduğu Amerikan askeri de yine bir şekilde Lola’yı sevmektedir. Kısacası herkesin birbirine âşık olduğu fakat kimsenin mutlu olmadığı bir film denebilir Lola için.

LOLA-JACQUES-DEMY-PHOTO3

 4

Karakterler bu “âşık durumlar” içinde bir apartmanın bütün odalarını turlayan bir döngüye girerler. Film boyunca karakterlerin birbirleriyle karşılaşmalarını ya da karşılaşamamalarını izleriz. Bütün bu karşılaşmaların merkezinde ise Lola durmaktadır.

Filmin bu bir yere varmayacak zannedilen döngüsü içinde karakterler aynı ritm ve mutsuzlukla hareket ederler. En sonunda ise yıllardır âşık olduğu erkeği bekleyen Lola muradına erer ve diğer erkekleri bırakıp ilk aşkıyla birlikte Nantes’dan uzaklaşır. Lola uzaklaşırken ona yıllardır âşık olan Cassard ise pis işlere bulaşmak üzere Afrika’ya gitmektedir. Lola’nın filmin sonunda mutlu mesut kocasıyla Nantes’dan arabayla uzaklaşırken, elinde bavuluyla Afrika gemisine doğru hızlı hızlı ama bir o kadar da hüzünlü şekilde ilerleyen Cassard’ı gördüğü sahne belki de filmin en güzel sahnesidir. Bununla beraber Amerikan askerine âşık genç Cecile de evinden kaçmış ve Nantes’ı terk etmiştir. Kısacası herkesin Nantes’ı terk ettiği ama sadece bir kişinin, yani Lola’nın mutlu bir şekilde terk ettiği bir filmdir Lola.

Yalnızca bir kişinin mutlu olup geri kalanların yandığı bir film olan ve daha baştan Max Ophüls’e adanan Lola, özellikle başroldeki Anouk Aimée’nin (Fransızların Türkan Şoray’ı diyebiliriz, tabii yine bahsettiğimiz yılların Türkan Şoray’ın Türkan Şoray olduğu yıllar olduğunu hatırlatarak) performansı ile bir kat daha değerli hale geliyor. Ama Anouk Aimée’nin şahane performansı dışında da, Lola, bir yere ulaşamayan akınların döngüsünü kusursuz bir şekilde anlatabildiği için,  unutulmamayı hak eden bir film.

film-lola1


  1. Merhum eleştirmen Roger Ebert bu soruya Chicago Sun-Times’da şöyle bir yanıt vermişti: :(
  2. Bir istisna var tabii. Yoksa bu yazıyı yazmaz, Karadayı izlerdik.
  3. Aslında müzikal dediğimiz şeye bir dinamitle yaklaşıp sonrasında ortalığı toz duman eden bir Une Femme Est Une Femme (Kadın Kadındır) tecrübesi de vardır ama bu golün görülmesi için bir elli yıla daha ihtiyaç olduğu görülmektedir.
  4. Rainer Werner Fassbinder’in Lola’sı vardır mesela. Severiz.