Skip to content

Yağan Yağmur, Esen Rüzgâr

11 Ekim 1963’te Paris kan ağlıyordu. Kaldırım serçesi Edith Piaf, ciğerlerine yerleşmiş illete yenik düşüyordu. Kanserdi, 47 yılda yaşamının sonlanmasının esbab-ı mucibesi. Yaşam tarzı uygun bulunmadığından, Paris Başpiskoposu cenaze törenini yapmayı reddetmişti. Sokaklarda toplanan on binlerce insan kiliseye gerekli cevabı vermişti.

Tevatüre göre can ciğer dostunun öldüğü haberini sabah saatlerinde almıştı Jean Cocteau. Cinsel yönelimiyle de dikkat çeken sanatçı, telefonda “Piaf öldü. Ben de ölebilirim” demişti. Birkaç saat sonra da kalbi durmuştu.

“Yazarsam rahatsız ediyorum. Film çevirirsem rahatsız ediyorum. Resim yaparsam rahatsız ediyorum. Resmimi gösterirsem rahatsız ediyorum, göstermesem de rahatsız ediyorum! Rahatsız etme bende gelişmiş bir benceri. Ölümümden sonra da rahatsız edeceğim” diye haykırmıştı Cocteau. Haklıydı da zira onun beyninden dökülenler, kim bilir belki de zamanının çok ötesindeydi.

Yakın arkadaşı için 1941’de kaleme aldığı metinle bitirmeli. Bu satırların yazarı kırk fırın ekmek yese de yanına yaklaşamaz!

“O taklit edilemez. Geçmişte hiçbir zaman bir Edith Piaf olmadı, gelecekte de olmayacak. O göklerin akşam yalnızlığında için için yanan bir yıldızdır. Birbirlerine sarılmış çiftler eğer hala sevmeyi, acı çekmeyi ve ölmeyi biliyorlarsa, bu biraz da onun yüzündendir. Şu küçük insana bakın; elleri, yıkıntılar arasından fırlamış bir kertenkeleninki gibi. Bonapartvari bir alın ve henüz görmeye başlamış bir kör gibi bakan gözler. Böyle biri nasıl şarkı söyler? Kendini nasıl ifade eder? Gecenin büyük iniltilerini o daracaık göğüslerinden nasıl çıkartabilir? Bakın işte söylüyor; daha doğrusu, nisan bülbülünün yaptığı gibi, aşk şarkısını deniyor. Bülbülün şarkısını hiç duydunuz mu? Zorlanır. Tereddüt eder. Davranır. Soluksuz kalır. Sonra yükselir ve tekrar düşer. Ve birdenbire “bulur”. Bir nağme tutturur ve altüst olur. Kendini ve dinleyecisini yoklayan Edith Piaf, çok kısa zamanda buldu şarkısını. İşte tepeden tırnağa bedeninin her yerinden çıkan sesi,siyah kadifeden büyük bir dalga gibi seriliyor. Bu sıcak dalga, bizi sarıyor, üstümüzden geçiyor ve bizi içine alıyor. Artık olan olmuştur. Edith Piaf, dalın üstüne konan görünmez bir bülbül gibi, ortadan kaybolacaktır. Geride yalnızca bakışını, soluk ellerini, ışık saçan mum alnını ve büyüyen, yükselen, daha da yükselen, sonra yavaş yavaş kendini tamamlayan ve giderek, kendisi olan sesini bırakacaktır. İşte tam o anda, Edith Piaf’ın dehası ortaya çıkar ve her birimiz bunu farkederiz. Kendini, şarkılarını, müziği ve sözlerini geride bırakmıştır artık. Bizi aşmıştır. Sokağın ruhu, onu çevreleyen binalara geçer ve şehirdeki bütün odalara yayılır. Edith Piaf değildir şarkı söyleyen:Yağan yağmur, esen rüzgâr, serpilen ayışığıdır.” 1


  1. http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=304