Skip to content

Çok Güzelsin

Tolstoy'un da dediği gibi; güzellik, bizde herhangi bir arzu uyandırmadan, bize zevk/haz veren şeydir.

Maximillian Cohen’den hallice Matematiksel İstatistik hocamız,1 belki de 150. kez anlattığı bir teoremin büyüsüne bizleri de katmaya çalışıp tamamen doğal ve yapıcı bir tavırla, “Bu sizi heyecanlandırmıyor mu?” diye sorarken; yine bir sınav sorusunu ise, “…Elde ettiğiniz sonuç sizi şaşırtmıyor mu?” diye bitiriyordu.

Kendi adıma cevap vermem gerekirse; derste anlattığı teorem beni heyecanlandırmamış, sınav sorusuna ise, “İstatistiğin içinde var böyle şeyler hocam, çok da şaşırmamak lazım” diye yanıt vermiştim. Kimsenin, hiçbir şey bilmiyor ya da her şeyi biliyor olabileceğini düşünmediğinden, sınavlarda asla 0 ya da 100 puan vermezdi, notları 1 ile 99 arasında değişirdi. Yukarıdaki cevabımla o sınavdan 15 puan almıştım.

Mantık ve Ahlak’ın ardından, felsefe kapsamındaki üçüncü normatif bilim olan Estetik, güzellik temeli üzerine kuruludur. Peki “güzel” nedir? 4 bin yıllık goygoy ve birbirinden bilge insanların yıllar boyu süren kafa yormalarından sonra, şunu söyleyebiliriz: Bilmiyoruz. Bilmemize de gerek yok, çünkü “güzel”den anlaşılan da zamanla birlikte değişir, “güzel”e bugünden çıkıp bakmak gerekir –becerebilirsek. Estetiğin güzellik ve sanat gibi kavramlarla sınırlandırılıp sınırlandırılmaması bile tartışma konusuyken, kaynağının ne olduğu üzerinde uzlaşılamamışken verilebilecek en iyi cevap, haddimizi de bilmenin rahatlığıyla, basit bir “bilmiyorum”dur.

De gustibus non est disputandum, ulan!

Yine de, bir sanat eserinin alelade bir eserden farkını güzelliğin belirlediğini, haz uyandırma, bir amaca hizmet etme, yüce olma gibi yan unsurların da tetikleyici ve tamamlayıcı olduğunu söyleyebilir; Sanatçı-Sanat eseri (estetik obje)-Biz takipçiler (estetik süje) arasındaki ilişkiyi, Türkçe hali pek yaygın olarak kullanılan şu Latince ifadeyle kestirip atabiliriz: De gustibus non est disputandum. Zevkler ve renkler tartışılmaz!

Tüm bu girişin nedeni, matematiğin bende gecikmeli de olsa yarattığı hazzı ve bu hazzın kaynağını, önce yarım yamalak bilgilerimin temelindeki Aristoteles’in “güzellik” yaklaşımıyla, ardından tıpkı o hazzın kaynağındaki hocam gibi güzel bir sakala sahip bir başka adamla buluşturmaktı. Aristoteles, güzelliğin dışsal niteliklerini “uyum” ve “orantı/simetri” olarak belirler ve güzelliğin kendisini neredeyse matematik olarak değerlendirir. Ortada bir bütün vardır ve o bütünü oluşturan her şey birbiriyle uyum halindedir.

Andrea Pirlo2

O kadar cahilim ki, neredeyse İlber Ortaylı’nın hışmına uğrayacağım!

Bazılarımız bu uyumu ve simetriyi bir dağ manzarasında, bazılarımız bir şarkıda, filmde ya da işte her nerdeyse bulur ve onunla kişisel alışverişini gerçekleştirir. Bir şarkıyı üst üste 60 kez dinlemek, bir resme saatlerce aralıksız bakmak gibi şeyler için uyum ve simetriden ya da estetik süjeye, yani bana verdiği hazdan söz etmek belirleyici unsursa, bana bunları yaptıran herhangi kişi/olay/sahneyi de bu sınıfa keyfimce dahil edebilirim: Andrea Pirlo gibi.

Zinedine Zidane’ın gözümde adeta tanrılaşmaya başlaması, sol ayağıyla yaptığı köşe vuruşlarına tesadüf eder. Snooker oyuncusu Ronnie O’Sullivan’ı sol eliyle yaptığı incecik vuruşlar eşliğinde izlerken hissedilen haz da üç aşağı beş yukarı aynı orijinden çıkmaktadır. Spor tarihindeki sayısız özel ismin varlığına rağmen, sadece bu iki ismi tanrısallaştırmaya gidecek şekilde ayrı bir yere koymamın nedeni, aynı anda birçok olasılığı düşünüyor olmaları, sonsuz uyumları, hiç sekteye uğramayan simetrileri ve her hareketleriyle uyandırdıkları hazdır.

Futbol sahaları dikdörtgen şeklindedir. Sahanın yanlarında yer alan iki uzun çizgi taç çizgisi, kısa kenarlarda yer alan çizgiler ise kale çizgisi olarak adlandırılır. Kale çizgileri 45 ile 90 m arasında ve birbirleriyle aynı uzunlukta olmalıdır. Taç çizgileri de yine birbirleriyle aynı uzunlukta ve 90 ile 120 m arasında olmak zorundadır. Diğer taraftan, uluslararası maçlarda bu uzunluklar kale çizgileri için 64 ile 75 m, taç çizgileri için ise 100 ile 110 m olarak belirlenmiştir. Sahanın tüm çizgileri aynı kalınlıkta olup, 12 cm’nin üzerinde olmamalıdır. Sahanın dört köşesine de yüksekliği en az 1,5 m olan ve ucu sivri olmayan birer bayrak direği dikilmesi zorunludur. Orta saha çizgisi hizasında, taç çizgisinin en az 1 m dışına da dikilebilmektedir.

Her iki kale çizgisinin ortasına birer kale yerleştirilir. Zemine dik iki direkle, bunları birleştiren ve zemine paralel olan bir üst direkten oluşur. Kale direkleri tahta, metal veya onaylanmış diğer malzemelerden üretilmiş; kare, dikdörtgen, yuvarlak veya elips şeklinde ve beyaz renkli olmalıdır. İki direk arasındaki mesafe 7,32 m, üst direkle zemin arasındaki mesafe ise 2,44 m’dir. Tüm direklerin boyutları eşit olmalı ve 12 cm’yi geçmemelidir.

Matematiğe, geometriye doydunuz mu? Hayır mı? Öyleyse devam: Rakibiniz serbest vuruş, korner kullanırken ya da santra yaparken, toptan 9,15 m uzakta durmanız gereklidir. Ceza sahası çevresinden kullanılan serbest vuruşlarda hakem, defans oyuncularının oluşturduğu barajı da bu mesafeye çeker. Bu mesafe, topun, barajın üzerinden geçip alçalarak kaleye yönelmesine yetecek açıyı sağlamaktadır.

Pirlo’dan ne çektin be Joe Hart

Yukarıdaki kimi örneklerden anlaşılabileceği üzere; matematiğin ve sonsuz olasılık hesabının, daha oyunun genel kurallarından başlayıp her departmanında etkin olduğu futbol, rakamlara boğulmadan yorumlayamadığımız bu oyun, yaklaşık 5 saniyelik bir Dünya Kupası maçı sekansının başrolündeki İtalyan bir aktörün varlığıyla, bir anda apayrı bir kulvara dahil olabiliyor. İtalya’nın İngiltere’yi 2-1 yendiği maçın son dakikasında Andrea Pirlo’nun Joe Hart’ın kalesine doğru kullandığı serbest vuruş, matematik, geometri, sanat, estetik gibi yarım yamalak bilgilerimin olduğu tüm alanlara meydan okumuş, yaklaşık 15 saattir, aralıklarla aynı 5 saniyeye bakıyor olmamı sağlamıştır. (Tesadüf bu ya; Pirlo tarafından Euro 2012’de atılan tarihin en güzel Panenka penaltılarından birinde sağ alt köşeye doğru sonsuz bir uçuşa geçmek de yine Hart’a kısmet olmuştu.)

Pirlo dünkü maçta istatistiklerle alay etti. Üç yıl önce, 32 yaşındayken Juventus’a transfer olan, sözleşmesi kısa bir zaman önce iki yıl daha uzatılan “Herkesin Futbolcusu” Pirlo, yine çok büyük saygı duyduğumuz Steven Gerrard’ın başını çektiği İngiltere orta sahasına çok ağır gelirken, tüm olup bitene, 90 dakika boyunca, nefes alıp verme rahatlığında yön verdi.

Bazı başbakanlar büyük ustalardır ya hani sözüm ona; bazı başkanlar ise daha da büyük ustalardır. Başbakan Andrea Pirlo sanki bir proje gibi. Ama öyle Cristiano Ronaldo cinsinden bir proje değil. Ronaldo’nun baklavası yok onda belki ama, sakalı başka kanallar açıyor, sahada topa her dokunuşu, hatta bazen de dün akşam İtalya’nın attığı ilk goldeki gibi “dokunmayışı” bile çok evvelden hesaplanmış birer ihtimal olarak görünüyor. Biraz ileri giderek: O her şeyi görüyor, onun her şeyden haberi var. Bu kadar farkındalık fazla, içinde nefes aldığın bir organizmanın yaşam temposunu bu denli baskın şekilde idare edebilmek saçma.

Andrea Pirlo, play-station oynuyor. Andrea Pirlo, Woody Allen izliyor. Andrea Pirlo, Brescia’daki çiftliğinde şarap yapıyor. Andrea Pirlo şarap içiyor. Andrea Pirlo sarhoş da oluyor. Andrea Pirlo bazen faul yapıyor. Andrea Pirlo bazen bir hava topuna çıktığında yüz kasları kontrolsüz bir şekilde gevşiyor. Andrea Pirlo bazen poz veriyor.

Tolstoy’un dediği gibi; öznel bakış açısıyla bizler, bize özel bir zevk veren şeye “güzellik” diyoruz. Nesnel açıdansa, güzellik, bütünüyle mükemmel olan şeydir ve tarafımızdan yalnızca öyle kabul edilir. Ama her iki güzellik kavramı da tek ve aynı şeye varır, çünkü bir çeşit zevk alma söz konusudur. Güzellik, bizde herhangi bir arzu uyandırmadan, bize zevk/haz veren şeydir.

Tam da bu yaklaşımdan hareketle, Andrea Pirlo “güzel”dir. Durdukça da güzelleşmektedir.

  1. Prof. Dr. Enis Sınıksaran []
[fbcomments]