Skip to content

Bir Üstadın Peşinde, Köln’de…

Sinema tarihinin bence en büyük bestecisi Ennio Morricone'yi canlı izleyebilmenin hissettirdikleri...

Bu satırlar yazılırken 88. Akademi Ödülleri’nin kazananları daha belli olmamıştı. Ennio Morricone, 500’den fazla filme yaptığı orijinal müzikleriyle belki 10 kez hak ettiği ama (2007’de verilen onursal ödülü saymazsak) hiç alamadığı Oscar’ı henüz almamıştı. Neyse ki üstat, 87 yılı aşan ömründe kendini kanıtlamaya ihtiyaç duymayacak kadar muhteşem işlere imza attı da o heykelcik, koleksiyonunda eksik bir parçayı tamamlamaktan öte bir anlam taşımayacak. Üstat hiç bilmeyecek belki, ama bundan sadece 10 gün önce Köln’de verdiği konserde bulunan bir turist ise, hayatı boyunca hiçbir zaman unutmayacağı, başka hiçbir akşama benzemeyecek o akşamı sayesinde yaşamış, kendi naçizane anılar koleksiyonunda yeri doldurulamayacak bir deneyimi baş köşeye koymuştu bile.

Daha önce Türkiye’de konser vermemiş olan Morricone’nin, 22 Şubat 2014’te İstanbul’da bir konser vereceği duyurulduğu zaman, kendi durumuma göre yüksek sayılabilecek bilet fiyatlarına bakmadan biletimi almış, ancak sadece 5 gün kala sağlık sorunları nedeniyle iptal edildiğini öğrenince o sıralar 85 yaşını devirmiş üstadı hiçbir zaman canlı izleyemeyeceğimi düşünmüştüm. Sonra da saçma sapan hayat gailesi içinde unutmuştum bu hayal kırıklığını…

Geçtiğimiz Kasım ayında bir gün, en sevdiğim “Sergio Leone” müziklerini dinlerken yeniden aklıma düştü, acaba üstat hala konser veriyor muydu? Hemen bir araştırma yaptım ve 60. Sanat Yılı şerefine bir tura daha çıkacağını, Ocak, Şubat, Mart ve Mayıs aylarında çeşitli Avrupa şehirlerinde konserler vereceğini öğrendiğimde, artık onu kaçırmamak için sıradan bir beyaz yakalının sahip olduğu bütün olanak ve koşulları zorlayacağımı derhal anlamıştım. Şehirleri ve konser tarihlerini inceledikten sonra 18 Şubat’ta Köln Lanxess Arena’daki konserde karar kıldım. Bileti satın almam ve Türkiye’ye getirtmem, sonra Almanya Vizesi alabilmek için tam 30 gün beklemem gibi tuhaf olaylardan oluşan çileli süreç bu yazının konusu olmadığı için atlıyorum. Bu süre zarfında konserde müziklerini dinleme ihtimalim olan Le Professionel‘i ve Cezayir Bağımsızlık Savaşı‘nı izledim, konser kayıtlarını her gün işe giderken dinleyerek kendi çapımda bir hazırlık dönemi geçirdim.

1998’de açılmış çok amaçlı bir salon olan Lanxess Arena’ya (ertesi gün aynı salonda Almanya Buz Hokeyi Ligi DEL takımlarından Kölner Haie’nin maçını izledim mesela) konserden bir buçuk saat kadar önce geldim. Türkiye’de çok alışık olmadığımız tarzda bir ortam vardı ama yurtdışında bu tür etkinlikleri görmüş olanlar için yeni bir şey söyleyebileceğimi düşünmüyorum. Maçı da, konseri de, benzer kefede bir etkinlik, bir eğlence gibi görmeyi başarabiliyorlar diyebilirim yalnızca. Yeterince gezinip ortamı kolaçan ettikten sonra, yerimi bulmak için içeri girdiğimde aklımın köşesinden bile geçmeyecek bir şeyin başıma geleceğini hiç tahmin etmemiştim. Bileti alırken salon haritasında oldukça normal bir yerde gözüken koltuğum, tribünlerin kavis yaptığı bir bölümdeydi. Yerimi bulup oturmak için koltuğu yere indirdim ve o da ne? Benim koltuğum -artık nasıl başardılarsa- hemen yanımdaki koltuğun üstüne biniyordu. Yan koltuktaki hanımefendiyle gereğinden fazla samimi bir şekilde oturmak zorunda kalacaktım yani. Biz durumun şaşkınlığını yaşarken görevlilerle birtakım konuşmalar yapıldı ve birkaç dakika sonra beni, aksaklıktan ötürü özür dileyerek boş olan başka bir yere geçirdiler. Neyse ki yeni yerim bir öncekinden kötü değildi -hatta biraz daha iyiydi diyebilirim- de üstün Alman teknolojisine olan güvenim sarsılmasına rağmen yıkılmadı. Konserler için 20.000 kapasiteye ulaştığı söylenen arenada tahminim en az 16-17 bin civarında seyirci yerlerini aldı, ama daha fazla da olabilir, çok çok küçük boşluklar kalmıştı.

Ennio_Morricone_3

20:00’de başlaması gereken konserde çok fazla gecikme olmadı. Önce Macar Kodály Korosu ve Csokonai Ulusal Tiyatro Korosu, ardından uzun süredir Morricone’yle çalışan Çek Ulusal Senfoni Orkestrası yerlerini aldı. En sonunda da Ennio Morricone tek başına sahneye geldi, alkışlar arasında seyirciyi selamladı, son birkaç yılda olduğu gibi kendisi için getirilmiş koltuğa oturarak konseri başlattı. Sahnenin iki tarafında bulunan ekranlarda hangi filmden hangi şarkının çaldığı yazıyordu. Ayrıca belirli konseptlere ayrılmıştı konser… Her şeyini kaybetmiş bir adamın ağıdı, La Migliore Offerta‘nın müzikleriyle, Giuseppe Tornatore’ye saygı bölümüyle başladı, arkasından La leggenda del pianista sull’oceano ve Baarìa geldi. “Karışık” olarak nitelendirebileceğim dört şarkılık Scattered Sheets bölümü geldi sonra, Maddalena ve sinema tarihinde müziğini en “çarçur” etmiş film diyebileceğim Le Professionel‘in harika Chi Mai‘si ile konserdeki ilk gözyaşlarım döküldü.

Hemen sonrasında Morricone’nin yine uzun yıllardır çalıştığı, muhteşem soprano Susanna Rigacci sahneye davet edildiğinde konserin zirvesine ulaşılmıştı, bu elbette “Sergio Leone” bölümüydü: L’Uomo Dell’Armonica büyük ve harika bir sürpriz oldu, ardından İyi Kötü Çirkin’in Il forte‘si ve akabinde herkesin bildiği teması, ikinci kez gözyaşlarımı tutamadığım Bir Zamanlar Batı’da (Jill’s Theme), A Fistful of Dynamite (Sean Sean) ve Ecstasy of Gold ile ‘çabuk atımı getirin, Arch Stanton’a gidiyorum’ diye bağırmak üzereyken konserin ilk bölümü bitti, 20 dakikalık ara verildi.

Dışarı çıktığımda yanımdaki adam benimle Almanca konuşmaya başladı, bilmediğimi söyleyince nereden geldiğimi sordu. Bana ne kadar duygulandığını, Henry Fonda’nın, Charles Brunson’ın resmen gözlerinin önüne geldiğini söyledi, ben de bu isimlere Claudia Cardinale’yi ekledim. Üç gün sonra Leverkusen – Dortmund maçına gideceğimi söyleyince hemen Hakan Çalhanoğlu dedi, sormadığım halde Türkiye için oynama kararını çok iyi anladığını ve hak verdiğini söyledi. Ben de yetiştikleri ve her şeyi öğrendikleri ülkede oynamalarının son derece normal ve anlaşılır bir durum olduğunu söyledim, Mesut Özil dedim. Sonunda olay “kişisel tercihlere saygı” noktasında kapandı. Farklı bakış açılarıyla olsa da aynı noktaya varabilmemiz güzeldi. Hem konserde hem de bu yazıda Esat Yılmaer’in meşhur Chicago Bulls röportajındaki “Postacı’dan yılın itirafı” bölümü kadar eğreti duran bu kişisel ‘ara’nın ardından devam etti konser, ben de devam ediyorum.

Konserin ikinci bölümü üstadın muhtemelen çok kısa bir süre sonra “Oscarlı” diye anılacak The Hateful Eight müzikleri ile başladı. “3 Adagio” bölümünde 3 ağır şarkının en çok etkileyeni tabii ki Bir Zamanlar Amerika’da‘nın unutulmaz Deborah’s Theme’iydi. Sonra üstadın biraz geride kalmış eserlerinden, The Red Tent müziklerinden 3 tane, The Mission müziklerinden 3 tane çalınmasıyla konser bitti. Notlarım beni yanıltmıyorsa 26 şarkı dinlemiştik. Bis’te üç şarkı daha çalındı: Abolisson, Ecstasy of Gold ve On Earth As It is In Heaven. Benim gibi bütün salon elleri patlarcasına alkışladı Morricone’yi, o da son şarkıyı ayakta yönetti. Her bis’te sahneden temkinli ama sağlam adımlarla ayrılıp aynı şekilde geri geldi. 2. Ecstasy of Gold‘da Rigacci’ye sahneden ayrılırken yine eşlik etti. Katıldığım hiçbir konserde böylesine alkış tutmamıştım, ellerim acıyordu üstat sahneden son kez ayrıldığında. Bana öyle geliyor ki konser sabaha dek sürse yerimden ayrılmazdım. Elbette Nuovo Cinema Paradiso temasını1, Here’s To You‘yu da dinlemek isterdim, üstadın konserlerinde neredeyse hiç çalmadığı, benim ise en sevdiğim müziği olan İyi Kötü Çirkin’in Il Triello‘sunu da, daha onlarca başka şarkısını da, ama her güzel şey gibi o da bitmek zorundaydı.

Kendim için ne kadar değerli bir iş yaptığımı idrak edebilecek durumda değildim, ancak konserden sonra bunu farkedebildim. Farkettiğim başka bir şey daha vardı, Morricone’nin en bilinen müziklerinin yanında diğer müzikleri de gerçekten harikaydı, örneğin The Mission’ın Gabriel’s Oboe‘su daha önce dinlediğim halde bu kadar muazzam gelmemişti kulağıma. Konserde müziklerini dinlediğim ama izlemediğim tüm filmleri izlemek istiyordum adeta.2 Bir insanın gerçekten yaptığı neredeyse bütün işler belli bir seviyenin üzerinde nasıl olur, olmuş işte…

Ennio_Morricone_2

Dünyayı geçiyorum, Türkiye’de bile en koyu Morricone hayranı olduğumu iddia edemem. Sadece hayatta bazı şeylerle sadece 1 kez karşılaşabileceğimizi görecek kadar yaşadım. Salondan çıkıp Messe-Deutz istasyonuna doğru yürürken, Ennio Morricone’nin müziklerindeki coşku, neşe, ama en çok hafif bir hüzünle karışık umut duyguları içinde ‘iyi ki gelmişim’ diyebiliyordum. Ve kesinlikle en mutlu bendim bütün o kalabalık içinde, çünkü şundan emindim ki hiçbiri benim kadar uğraşmamıştı orada olabilmek için. Salondaki binlerce insan da duygulanmıştır muhakkak, 60’lardan günümüze tüm insani duyguları en tepelerde yaşatan aynı yolculuğa onlar da çıktı benimle. Ama hiçbiri o gözyaşlarını dökebilmek için o kadar yol tepmemişti, hiçbiri o konserin biletinin, üzerinde “Herr Burak Davran” yazan kargonun Almanya’dan Türkiye’ye olan yolcuğunu 10 gün boyunca ve neredeyse saat saat heyecan içinde beklememişti. Konserden sadece 24 saat kadar önce işten evine doğru giderken, Ankara’da Hava Kuvvetleri’nin arkasındaki patlamanın çok kısa süre sonrasında oradan geçip kan revan içinde yaralıları, ne yapacağını bilmeden oradan oraya koşuşturanları, tam bir Ortadoğu kaosunu gören ben, 72 saat sonra yine aynı şehre dönüp ülkenin olanca duyarsızlığı içinde normal hayatına devam edecek olan ben, Avrupa’nın kesinlikle en modern şehirlerinden birinde, yaşadığımız coğrafyanın tüm savaş çığırtkanlarını, tüm adaletsizliklerini, tüm acılarını, ayrıca kendi bütün kişisel dertlerimi birkaç saat için bile olsa aklımdan çıkarabilmiştim. Evet, konser muazzamdı ama oraya gelebilmek için yaşadıklarım, “yolda olmak” da her zamanki gibi öyleydi. Ennio Morricone görebilmek için “yola koyulmak” ise asla unutmayacağım deneyimlerimden biri olarak benimle kalacak, konserin bileti ise bu deneyimin en kutsal emaneti…


  1. http://soundsfromthedarkside.com/2016/02/22/ennio-morricone-60-years-of-music-ziggo-dome-amsterdam/ Büyük bir kederle öğreniyorum ki üç gün sonraki Amsterdam konserinde bis’te çalınmış. Bis’teki bu tek fark dışında Köln’deki setlistle aynı.
  2. Konserde teması çalınmadı ama bu yazıyı yazmadan önce 1970 yapımı Elio Petri filmi Indagine su un cittadino al di sopra di ogni sospetto‘yu izledim, o ne güzel bir film ve filmle birlikte akıp giden ne güzel bir müziktir…