Skip to content

Kameraya Bakma!

“Savaşıyormuşsun gibi yürü geç! Bu, televizyon için. Sadece yürümeye devam et. Kameraya bakma. Kameraya bakma.”

Coppola’nın Apocalypse Now adlı filminin meşhur şafak baskınında sudan çıkmış balık edasıyla karaya adımını atan ve kendini bir bombardımanın ortasında bulan Yüzbaşı Willard’a –tesadüf bu ya, arkasındaki askerin sırtına Coppola’nın öznel kamerasının gölgesi düştükten hemen birkaç saniye sonra- savaş mahallinin orta yerindeki film ekibi işte böyle seslenir. Bu, sinema tarihinin en ilginç cameo’larından biridir ve filmin yönetmeni Francis Ford Coppola’yı birkaç saniyeliğine o film ekibinin yönetmeni, filmin görüntü yönetmeni olan Vittorio Storaro’yu ise Coppola’nın yanı başındaki kameraman olarak görüveririz.1

Yukarıda bahsettiğim sahnenin çekilmesinden yaklaşık 22 sene önce ölen –toprağı bol olsun- Bertolt Brecht, şu birkaç saniyelik kısmı çok büyük olasılıkla aydınlık yüzünde muzip bir tebessümle izler, ardından şimdi birbirinden berbat tasarımlı web sitelerine kötü çevirilerle kopyalanıp yapıştırılacak bir özlü söz bahşederdi.

Brecht’in ‘epik tiyatro kuramı’ ile seyircisinde ateşlemeyi hedeflediği aktif eleştirel tutumu, kapitalizmin belki de en saf halinin hüküm sürdüğü ülkesinin Vietnam hevesi ile tüm damarlarında hisseden Willard’ın film boyunca deneyimleyeceği aydınlanma, belki de işte bu sahnedeki ‘yabancılaştırma efekti’nden besleniyordu: “Sahnede gördükleriniz bir oyundan ibaret, bunu unutmayın ve oyuna kapılıp giderek sizden beklediğim şu aktif eleştirel tutumdan uzaklaşmayın!” Bu haliyle, Willard’a olduğu kadar, filmi izleyenlere de net bir mesaj niteliği taşıyor –özellikle de 70’li yılların sonunda dünyaya hakim politik hava göz önünde bulundurulduğunda. Diyalektiğin doruklarında geziniyoruz: “Her boku bildiğinizi mi sanıyorsunuz, titreyin, kendinize gelin ve gerçek bilgiye ulaşın!”

Brecht’in kuramını sıcağı sıcağına sinemaya uyarlayan Godard ise oyuncularını uzun ve kaydırmalı çekimleriyle gayet deneysel şekilde kullandığı kamerasına baktırmaktan hiç çekinmemiş, hatta Anna Karina gibi dünyanın gelmiş geçmiş en güzel yüzlerinden birini de keşfetmenin verdiği cesaretle bu konuda fazla cüretkar davrandığı da olmuştu. “Kameraya bakmak” Godard’la başlamamış, “dördüncü duvar”, yani kameraların, ışıkların bulunduğu, bizim asla göremediğimiz duvar Godard’la çatırdamaya başlamamıştır; amma velakin, tam da Brecht’in kuramında işlendiği gibi, tamamen “siyasal amaçlı” bir anlatıdan geri durmayan da yine kendileridir.2

Sadece Godard değil, sinema tarihine geçmiş birçok filmde yönetmenler oyuncularını doğrudan kameraya baktırmıştır –sizin de aklınıza bir çırpıda onlarca kült örnek gelecektir.3 Yabancılaştırma etkisinden artık sıyrılalım, daha büyük örnek kümeye yönlenelim ve “kameraya bakmanın”, tu kaka sayıldığı geleneksel anlatıdaki olası sonuçlarına bakalım.

TE

Basit ifadelerle; kurmaca filmlerin büyük çoğunluğunun ortak özelliği, izleyene bunun bir film olduğunu hissettirmemektir. Dördüncü duvar yıkılmaz, kamera görünmez, varlığı bile hissettirilmez. Burada en büyük rol –doğal olarak- oyunculara düşer. Kameranın varlığını hissettirmek demek, oyuncuların ortaya koymaya çalıştığı tüm hissiyatın sahte olduğu anlamına gelir. Bu anlatı biçiminde kameraya baktığınızda ağlamanız sahteleşir, sevinçleriniz sahteleşir, korkularınız sahteleşir, hikayeniz sahteleşir. Oyunculuk kariyerine yeni başlayan ya da amatör işlerde hatır için görev alanların sette ilk birkaç saati mahcup bir biçimde “kameraya baktım!” deyip çekimi kesmekle geçer.

Bir filmi, yalan olduğunu bile bile, ama aynı zamanda gerçeğin de ta kendisiymiş gibi izleriz. Ne kadar çok özdeşlik ilişkisi, o kadar az eleştirel tutum. Filmin sunduğu gerçeklik mahremdir, dokunulamaz; kameraya bakan gözler ise yalanı açık eder: “Sahnede gördükleriniz bir oyundan ibaret, bunu unutmayın!” Yönetmenin özel bir tercihi değilse tam bir felaket!

120 dakikalık koca bir film çekersiniz, dikkatlerden kaçan bir çift göz filmin tüm büyüsünü yarım saniyede yerle bir eder. Bazen de tek plandan oluşan ses getirecek bir kısa filme maddi manevi büyük yatırımlar yaparsınız ve sahneyi baştan çekme şansınız olmayacaktır, çünkü başrol oyuncusu sahnenin ve sahnenin çekildiği sokağın ortasında katledilir; işte tam o anda kameraya bakan bir çift göz, izlediğimiz şeyin gerçekliğini ve inandırıcılığını yarım saniyede yüzlerce parçaya ayırır.4

“Kameraya bakma! Savaşıyormuşsun gibi yürü geç! Bu, televizyon için. Sadece yürümeye devam et. Kameraya bakma. Kameraya bakma.”


  1. http://www.youtube.com/watch?v=4av6Ba88hNM
  2. “Breaking the fourth wall” terimi; sinema, televizyon ya da tiyatroda oyuncuların, her şeyin kurmaca olduğunu hareketleri veya konuşmaları ile belli etmeleri olarak özetlenebilir.
  3. Persona’da Elisabet’in oğlu Bergman’ın kamerası ile pek yakın temas kurar, High Fidelity’de Rob kameraya anlatır da anlatır, Amélie sinema salonunda bizlere bir şeyler fısıldar, Strangers On A Train’deki tenis maçında Bruno tribünden gözlerimizin içine içine bakar, Annie Hall’da Alvy lafını kameraya baka baka sokar, liste böylece uzar gider; Fight Club, The Great Dictator, Psycho, Funny Games, House of Cards ve kusursuz Dean Lerner karakteriyle Garth Marenghi’s Darkplace gibi sayısız film ve dizi de gözlerimizin içine bakan kahramanlar sunarlar.
  4. Üstelik kameranın sahibi de yönetmen değil, DİHA: http://www.youtube.com/watch?v=ELWXNw83ihA