Skip to content

Premier League yahut Sömestre

Ada futbolunun literatüründe devre arası diye bir şey yok ama yolun yarısında yuvarlak masada toplanmak farz olmuştu.

“Uzun zamandır görüşmüyoruz, toplanalım da bir good ol’ hoşbeş çevirelim” diye düşündük. Beş sandalye, beş soru; Premier League konuşacaktık.

Hoşbeşin de unutulabilecek bir şey olduğunu zor yoldan öğrendik. İlk olarak, soruları belirlemek her zamankinden uzun sürdü. Sorular nihayet şekillendiğinde ise Fikret Özer, en çok cevaplamak istediği soruyu sona bıraktı ve cevaplayamadı; Güner Çalış, izlemekten en çok keyif aldığı takımı sona bıraktı ve baş ağrısına yenik düştü; İnan Özdemir, kusursuz Mesut Özil videosunun peşine düştü ve Youtube içinde bir fasit daireye kapıldı.

Aramızda ne yapacağını bilen tek kişi Ozan Can Sülüm’dü, ilk sözü de o aldı.


Ligin değişen dengeleri ve Leicester City anomalisi üzerinden bir “Premier League nasıl tersine döndü?” tartışmasıyla başladık. 

OZAN:

Premier League’in tersine dönmesini Emre Özcan bayağı basit açıklamıştı; alttakiler çok para buldu, eskisinden daha kaliteli oyuncular aldılar ve çok güçlendiler. Üsttekilerse yaptıkları astronomik transferlerden süperstar performansı alamadı ve alt tarafın yaptığı transferler onları üsttekilere yaklaştırdı.

Şimdi iyi güzel de, Leicester tam olarak böyle değil, onu n’apacağız bilemiyorum. Tamam, Demarai Gray transferiyle 34 milyon net harcamaya çıktılar bu hafta itibariyle ancak bir kadro yapısıyla Leicester bana hiç bunu çağrıştırmıyor. Baktığım zaman daha çok sonunu tahmin edebileceğiniz bir Hollywood spor filminde görebileceğimiz klasik bir grup görüyorum; hor görülmüş, dışlanmış, kenara atılmışların bir araya gelmesiyle oluşan bir kadro.

Vardy’si, Mahrez’i bir şekilde scouting olarak geçebilir, ki Vardy bence tam olarak öyle değil. Ancak takımın ideal 11’ine baktığımızda kendi takımında şans bulamayıp yollananlar veya kontratı yenilenmeyenler var hep. Her şeyden ötesi, Yunanistan tarihine Euro 2004’ün tam tersi olarak geçen bir eleme grubu performansı çıkar(t)ıp Faroe’ye iki maçta yenilen ve kovulan bir Ranieri de var başlarında.

Kritik nokta takımın özgüvenle çalışıyor olması. N’Golo Kante, ki geçen sene Caen’in maçlarının yarısından fazlasını seyretmiş biri olarak yaptıkları benim için gurur kaynağı, güven pompası olarak çalıştıkça bu takımı kırmak gerçekten zor. Kaldı ki Vardy ve Mahrez böyle atmaya devam etmeyecekler belki ama, Ranieri’nin elinde şu an hızlı ve direkt oynayan bu takımı yeri geldiğinde Pulis’in Stoke’una (Albrighton orta, Fuchs taç, Huth vs. gol) çevirecek rotasyonu da mevcut.

Kadroyla ilgili olarak şunu söyleyip bitireyim; Vardy-Ulloa-Okazaki-Kramariç gibi derin forvet rotasyonu, Kante-King-Drinkwater-Gökhan-James-Hammond gibi merkez orta saha rotasyonu ve Huth-Morgan-Wasilewski-Benalouane-Moore gibi stoper rotasyonu var bu takımın. Hani Leicester bir yerde düşer diyoruz, götüremez diyoruz ya, en azından United gibi Wolfsburg deplasmanına hayatında ilk kez A takım maçına çıkan adamla gitmeyecekler. Mütevazı ama derin kadro onların esas silahı olabilir.

Ben ilk dörtte kalabileceğini düşünmüyorum bu takımın. Yalnız ne olursa olsun Bundesliga-Hoffenheim sonrası heyecanlandırdılar herkesi. En azından Avrupa’yı hak ediyorlar.

Diğerlerine gelince. Aslında Leicester’dan farkları yok. Premier League şu anda diğer liglerden bir de şöyle ayrılıyor; ligin büyükleri artık çok daha kırılgan. Stoke’taki bir oyuncunun Old Trafford’a ya da Etihad’a çıkarken hissettikleriyle Frankfurt’lu bir oyuncunun Signal Iduna’ya çıkarken ya da Genoa’dan bir forvetin Juventus Arena’ya çıkarken hissettikleri aynı değil. Özellikle bu sezon daha kırılgan, daha yenilmeye müsait, eskisine göre daha çabuk dağılan ve rakibi oynatan takımlara dönüştü Premier League’in büyükleri. Evet Premier League her daim sonuncunun üçüncüye konuk olduğu maçtan galibiyet çıkarabileceği bir ligdi ve biz onu bu yüzden çok seviyorduk ancak bu sezon öyle değil. Kadro ve teknik direktör konusunda, 1-2 yıl hatta belki de daha az zaman sonrasında, ligde mücadele eden büyükler şu an eski hallerinden çok uzaklar. Chelsea, United, Liverpool gibi babaların, Everton, Southampton ve Swansea gibi kalburüstülerin aynı anda bu süreçten geçiyor olmaları da küçükler için yolu açtı, bence hepsi bu.

leicester-vs-diego-costa

GÜNER:

Antrenmanların maç ciddiyetinde geçmesine özel bir önem atfeden Arsene Wenger’i rahatsız eden bir şeyler var. Böyle hissettiği vakitlerde yapmaya alışık olduğu üzere, oyunu durduruyor ve Gilberto Silva’yla konuşmaya gidiyor. Gilberto, Dünya Kupası’nı yerinde takip eden Arsene’in bu görev esnasında gözüne kestirdiği ve David Dein’den özel olarak talep ettiği bir oyuncu. Patrick Vieira’nın iki senedir aranan partneri olması bekleniyor. Fakat Invincibles’ın ortaya çıkması için henüz iki sezon daha var ve İngiltere’deki ilk sezonunu geçiren Gilberto, Brezilya’dan alışık olduğu üzere çok fazla yan pas yapıyor. Belki de geri kalan tüm ligler için, onun pozisyonunda oynayan birinin yapması gereken doğru şey bu. Bu fikri Arsene de onaylıyor ve “Yaptığın çok iyi,” diyerek söze başlıyor, “ama senin ileriye doğru oynamanı istiyorum. Çünkü biz İngiltere’de böyle yapıyoruz.”

Bu hikaye 2002 yılına ait. Ama üzerinden on seneyi aşkın bir süre geçmesine karşın, Premier League’in temel gerçekliği hala aynı denebilir.1 İleriye doğru oynuyorsunuz. İngiltere’ye transfer olan her yabancı oyuncu, Gilberto Silva gibi oyununda değişikliklere gitme ve Premier League’in küçük sırlarını öğrenme zorunluluğuyla karşılaşıyor. Yeterli sabır ve inancınız varsa, iki sezon dahi bekleyebilirsiniz. Erik Lamela, şu anda Tottenham’ın en değerli oyuncularından biri. Ama çok parası ve az zamanı olan Premier League kulüpleri için ilk tercih, genellikle başka bir oyuncuyu transfer etmek oluyor. İngiltere’de böyle yapıyorlar.

Hollywood senaryosunu andıran sezon seyirlerinde, Leicester ve Watford’u bu noktaya getiren iki temel şey var. Birincisi, bu ekiplerin geçmiş sezonların birikimi sonucu oluşan güçlü temeller üzerine inşa edilmiş oldukları gerçeği.2 Bir önceki sezonu toplamda 41 golle bitiren Deeney-Ighalo ikilisi, kaldıkları yerden devam ediyorlar aslında. Son 10 maçında 7 galibiyet alan ve o dönem ligin en tempolu futbolunu oynayan Leicester da öyle. Yabancı, yeni fikirleri olan hocaların güçlü, çalışır temelleri olan takımlar ile ilk sezonlarında zirveye çıkmalarına ilk kez şahit olmuyoruz.3 İkincisi ise, çok hızlı, hatta en hızlı oynuyorlar. Leicester ve Watford, ligde en az topa sahip olan sırasıyla üçüncü ve dördüncü takım. Başarılı pas yüzdelerinde Leicester ligin en kötüsü, Watford sondan üçüncü sırada. Zaten tam da böyle bir şeyi hedefliyorlardı. Hayranlıkla izlediğimiz N’Golo Kante, birtakım hesaplamalara göre geçtiğimiz sezon Avrupa’nın en direkt oynayan takımı olan Caen’den transfer edildi,4 Flores de sezon öncesinde taraftarın çok sevdiği ama fazla çalışmayan golcü Matej Vydra’yı takımdan şutlamıştı. Ben Leicester ve Watford üzerinden genel çıkarımlar yapabileceğimizi düşünmüyorum. Premier League’in yarattığı iki yeni, sıradan canavar sadece.

Ama başka meselelerden söz edebiliriz. Premier League başka bir açıdan tersine dönmüş olabilir. Televizyon gelirlerindeki artış yeni, zengin bir orta sınıf ortaya çıkarıyor ve bu yeni durum, büyükler ile küçükler arası ilişkileri tekrar belirleyebilecek derecede önemli olabilir. Büyükler daha fazla transfer yapmaya ve daha güçlü olmaya devam edecek, ama artık orta sıralarda yer alan her takımın da bir yıldız oyuncusu var. Yohan Cabaye’ın Palace’a transfer olacağını kim tahmin ederdi ki? Veya Xherdan Shaqiri’nin Stoke’a? Senelerdir konuşulan Premier League’in NBA’leşmesi durumuna dair en güçlü örnek bu olsa gerek. Bundan sonra olacakları da merakla bekliyoruz.

FİKRET:

Ranieri’nin sezon sonu hedefi 40 puana ulaşmakken, Leicester 2015’in bitmesine birkaç gün kala 38 puanla liderdi. Ranieri’ye bu konudaki düşüncesi sorulduğunda “Şimdi hedefe ulaşmak için gereken diğer 2 puanı da almak istiyorum. Bundan sonra oyuncularımla sakince, ne başarmayı istediklerini konuşup kendi fikirlerimi anlatacağım” diyordu. Bundan sonra ne olursa olsun, 2015’in takımı için mucize bir sezon olduğunu ve bu gerçeğin değişmeyeceğini söylüyordu. Ranieri’ye göre takım içindeki arkadaşlık ve futbolcuların oyundan aldıkları zevk üst düzeydeydi, takımın ruhu vardı, başarılarının sırrı da buydu.

Ruh, mucize… Metafiziğin, parapsikolojinin oyuna katılmasına, ruh çağırma seansına dönen futbol muhabbetlerine (bkz. 2000 ruhu) artık herkes alıştı. Fakat Leicester gibi takımları tepelerde görebilmek için hacı hoca üfürüğünden çok, söylemesi kolay, gerçekleşme olasılığı düşük tek bir şey gerekiyor. Takımdaki tüm oyuncuların, bir dönem boyunca 10 üzerinden en az 7-8 ile oynaması ve diğer üst sıra takımlarında bunun tersinin yaşanması. Olasılık düşük olduğundan çok karşılaşılan bir durum değil ve bu yüzden mucize olarak görülüyor. Sezona iyi hazırlanan takım iyi sonuçlar aldığında ve form durumu düşmediğinde futbolcular mutlu oluyor, birbirleriyle iyi geçiniyor ve buna da ruh deniyor.

Leicester EPL özelinde, kağıt üstünde güçsüz gözükse de elindeki futbolcular dünyanın elit futbolcuları arasında. Klişe gibi olacak ama milyonlarca lisanslı futbolcunun bulunduğu ve bunların çok büyük bir kesiminin bu ligin hayaliyle yaşadığı bir ortamda seçilip bu 20 takıma girebilmiş oyunculardan oluşan bir takım. Ortalamada tüm takımların yetenek seviyesi birbirinden zannedildiği kadar da farklı değil fakat sezon boyunca verimleri çok farklı. Takım sporlarında takımın genel formu, yıldız oyuncu ve teknik detaydan daha etkili oluyor. Ellerindeki futbolcular bu seviye futbolu sürekli oynayamadıkları için Leicester’da oynuyorlar. Büyüklerdeki isimler ise tam tersi sebepten oralara kadar yükseliyorlar. Formlarını korusalar bile, büyükler kendine geldiği anda tepeden inmeye başlayabilirler.5 Karşılarında her zaman Oscar, Willian, Hazard gibi futbolcularla düşme hattına giden, Di Maria’yı canı sıkılıp gönderen, sezon başında kiralık gönderdiği Januzaj’ı apar topar geri çağıran tuhaf menajerlerin takımlarını bulmaları zor. EPL’in büyükleri olması gereken seviyede değil ve bu değiştiğinde bu sürprizler için yeniden uzun bir süre beklemek gerekecek.

Takımlar para kaynaklarının artmasıyla birbirlerine yaklaşmış olabilirler ama transfer sisteminde karar verici birim federasyon değil de, menajerler ve sponsorlar olduğu sürece terse dönüşten bahsetmek için çok erken. Bu sezona bakıp heveslenip sonra da hayal kırıklığı yaşamaktansa, 4-5 sezon daha bu şekilde devam ederse nasıl bu noktaya geldi diye incelemek daha iyi olur.

wenger-mesut-nacho

Sırada Arsenal vardı. Burası nispeten kolaydı. Her yıl bu mevsimde sorulanı sorduk: “Bu sene, o sene mi?” 

FİKRET:

Evet. Bu “Evet” cevabını vermek hiç kolay değil çünkü arkasında bir sürü belki var. O yüzden “bence” eklemekte fayda var.

Olmazsa bir daha olmayacak değil ama bu sene büyük bir fırsat ve bunu kaçırmayacaklar. Düz mantıkla, ilk yarı sonunda bir takımın kalecisi ve 10 numarası ligin en iyi 11’ine yazıldığında büyük itirazlar gelmiyorsa o takımın şampiyonluğa ulaşması şaşırtıcı olmaz. Van der Sar 40 yaşına girerken hala Manchester United kalesini koruyordu ve o günlerde Ferguson, kendisi oynamak istediği sürece kaç yaşında olursa olsun kalede olacağını söylüyordu. Bunu sadece van der Sar iyi bir kaleci olduğu için değil, kalecinin takıma verdiği güvenin, lider özelliklerinin takım için olan önemini bildiğinden, bunun da ötesinde güvendiği, sadık futbolcularla oynamayı sevdiğinden söylüyordu. Petr Cech de Wenger’in kalecisi/futbolcusu/adamı. İstediği kadar oynayacak ve oynadığı sürede bu tek şampiyonluğu olmayacak.

Mesut da diğer uçta Wenger’in takımını çekip çeviren, hatta bazen kendi takımı haline getiren, Arsenal’in sahadaki güzelliği. Abartmak istemiyorum ama kendine Zlatan egosuyla değil de, gerçekten öyle olduğu için “özelim” diyebilen bir futbolcu. Çok yerde söylendi, bu zamanın futbolcusu değil. Tekniği, sahada yapabildikleri, oyun görüşü üst düzeyde olmasına rağmen modern futbolda yeterli değil gibi görünüyor. Ama dilinden anlayan birileri çıktığında, bildiğiniz her şeyi size unutturuyor.6 Mesut’un en büyük avantajı, istemeden de olsa, geldiğinde gösterilen aşırı sevgiyi, beklentiyi karşılayamaması oldu. Mesut sahnenin en önünde olacak, yüzünde flaşlar patlarken hala gülümseyebilecek bir yıldız değildi. Geride durmaya, absürd işlerini normal göstermeye alışkındı. Bu yüzden sahada sevginin ve sonrasında nefretin en büyüğü ona gösterildiğinde kendi gibi oynamaktan çıkmıştı. Sol beke gelip top almaya çalışan, sürekli ben buradayım diyebilmek için çırpınan, koşan ama yeteneği bu olmadığından yetersiz görülen, günün sonunda hayata küsmüş yüz ifadesine bürünen bir futbolcu olmuştu. Ama bu “başarısız” dönemi ilgiyi biraz olsun üzerinden alıp, Wenger’in ona güveni de tam tersine daha da artınca Mesut tekrardan sahanın lideri konumuna geldi ve Giroud bile 10 gole ulaştı.

Peki ya Mesut olmazsa? Bunu düşünmeye gerek yok çünkü Mesut devam sıkıntısı yaşayan, kendine bakamayan bir futbolcu değil. Oyunu o kadar seviyor ki maç kaçırır mı sorusunu sormaya bile gerek bırakmıyor. Tam da bu yüzden Brezilya’ya sekizinci golü atamadı diye Türkçe bir küfür sallıyor.

Wenger’in kazanmakla ilgili bir problemi yok. Bunu çok önceleri gösterdi. Öncelik sorunu vardı ve artık şampiyonluğu finansal işlerin önüne koymuş durumda. Cech ve Mesut’un (ve sonra da Alexis’in) takımının, Wenger gibi bir hocanın liderliğinde, eğer bir ucundan kupayı elinde hissederse bırakması çok zor. Ellerinden alabilmek için Neuer, Iniesta ve Guardiola gerekiyor ama hiçbiri bu ligde değil. O zaman ilan ediyorum:  2015/16 şampiyonu Arsenal’dir.

OZAN:

“8 senedir kupa kazanamayan Arsene Wenger ve öğrencileri” şeklindeki maç tanıtımlarından bıkmıştım artık. Sadece benim için değil, aslında herkes için kupa kazanmaktan fazlasını ifade etmeliydi Arsenal ya da Arsene Wenger. FA Cup şampiyonlukları sonrası tanıtımlar kötü bir İngiliz esprisine dönüştü (işin garibi burada, Türkiye’de): “8 sene sonra kupa kazanan Arsene Wenger ve…”

O zaman anladım ki Arsenal’ın kupa kazanmasının ya da sportif başarısının pek önemi yok. Sadece benim için değil, dünya için böyle. Transfer yapılmayan ama Arsene’e kızılamayan bir sezona çok iyi başlamak, devre arası problemler yaşamak, sakatlıkların zirve yapması, devre arası yine transfer yapmamak, Şampiyonlar Ligi’nde içeride kaybedip dışarıda kazanıp deplasman golüyle elenmek ve dördüncü sıra. Bu kısır döngü tüm futbol insanlarının alıştığı, bu senaryonun dışına çıkma ihtimali olduğunda herkesin huzursuzlandığı bir olaya dönüşmüş. Bu döngüyü kırmak için biri lazımdı.

Ramsey bir ara denedi, yakınına yaklaşamadı. Alexis geçen sene denedi, olmadı. Mesut yapacak sanırım.

Mesut övmeye gelmedim, zaten övgüye ihtiyaç duyan bir şey oynamıyor, ne oynadığını anlayamıyorum. Herkesin söylediği şey, hatta yukarıda da yazdım, Vardy ve Mahrez sezon sonuna kadar böyle gitmeyecekler, illa ki düşecek oradan Leicester deniyor ya, Mesut sezon sonuna kadar böyle gidecek gibi.

İş sadece Mesut’ta bitmiyor. Sağ-sol kanatta oynayan, geldiğinde tek görevi Walcott’un koşusunu görmek olan Mesut’un etrafında bir takım var artık. Mesut çizgide olduğunda farklı, merkezde top aldığında farklı diziliyor Arsenal ama herkes kendisini Mesut’a hizalıyor. Alexis’in yokluğunda takımın ritminin hiç bozulmaması saf Mesut etkisi, geçen sene olsa başı kesik tavuk gibi dolanırdı hücumcular.

Bir Arsenal taraftarı olarak istemediğim tek bir şey var, bu takımın Mesut’suz test edilmesi. Futbolsever olarak merakla, taraftar olarak korkarak izlerim bu ihtimali. Sezon sonuna kadar Arsenal’ın geçmesi gereken tek test olası bir Mesut’suz senaryodan çıkabilmek.

Bu sene o sene mi, bilmiyorum. Bu sene o sene değilse o sene bir daha gelmez mi, galiba.

İNAN:

2016’nın kilometre taşlarını henüz araştırmadım. Bu sene de yirminci, otuzuncu, ellinci yılını yaşayan çok önemli politik, tarihi, kültürel olaylar olduğuna eminim. Sadece şimdilik araştırmadım. Fakat bildiğim bir şey var, benim için mühim günlerden biri 3 Aralık olacak. Zira bu tarihten tam 10 yıl önce 7 abonesi olan SuperBeliGirl hesabı, Youtube’a iki Dejan Bodiroga videosu eklemişti. Hemen birini izleyelim:

Nasıl buldunuz? The Killers parçasıyla birlikte Virtus Roma formalı, kariyerinin sonundaki Bodiroga’yı izliyoruz. Çok sıradışı bir şeyler yapmıyor. Zekasının yaşlılıkla birlikte doğan açıkları kapattığı yıllardan bazı anlar bunlar. Ama kesinlikle önemsiz değiller. Kötü görüntü kalitesine, uyumsuz müziğe ve alakasız geçişlere rağmen Sırp oyuncunun kariyerini tamamlıyorlar. Bu anlar, başkalarını tetikliyor ve sonunda onu izlemenin verdiği hissi anımsıyorsunuz. O eski “Birazdan bir şeyler olacak” hissi. Bodiroga birazdan bir şeyler yapacak.

Bu yıla dair yeni bir kilometre taşı da Arsenal’in şampiyonluğu olabilir. Premier Lig’de sezonun yarısı geride kalırken zirvedeler ve kupaya son yıllarda hiç olmadığı kadar yakınlar. Bazıları, hâlâ beklemenin en doğrusu olduğunu, erken konuşmamak gerektiğini söylüyor. Orta sahada Arsene Wenger’in öğrencilerinin yeteri kadar yırtıcı olmadığı, Southampton deplasmanındaki gibi bazen ortadan kaybolabildiği konuşuluyor. Ne olursa olsun, bir heyecan ve ihtimal var. Arsenal şampiyon olabilir.

Bu bizi Mesut Özil’e getiriyor. Arsenal’in ligin geri kalanındaki fikstürüne bakmak, ara transfer döneminde kadroya katabilecekleri isimler üzerinden yorumlar yapmak isterdim. Lakin bunlardan anlamıyorum. Onun yerine Youtube’da gördüğüm çok büyük bir eksikten bahsedebilirim. İyi bir Mesut Özil videosu yok. Bu yazı için harcadığım saatlerde dolaşıp durdum ama hiçbirinde tatmin edici bir sonuç alamadım. Bu şaşırtıcı çünkü aslında Mesut ağır çekimde çok iyi duran bir oyuncu. Onu en iyi anlatma biçimi her şeyi olduğundan daha yavaş göstermek olabilir. Bileklerine odaklanır, zihnini anlamaya çalışırsınız. Arkaya koyulacak alakasız bir müzik, asistleri ve çalımları süsler. Kötü tekrarlar etkiyi arttırır, fondaki parçanın duygusal bölümleri yakın çekim planlarla kesişerek kalburüstü bir video ortaya çıkarır. Ve bu müthiş olur.

İnanın bana, bu bir eksik. Mesut Özil’in en büyük özelliği, tıpkı Bodiroga gibi, size birkaç saniye sonra bir şeyler olacağını hissettirmesi. Henüz bunu görmüyorsunuz, o açı ya da aralık sizin bilginiz dahilinde değil ama bir şeyler olacak. Ve siz bunu izleyeceksiniz. Video da bunu yapmalı. 3 dakika 19 saniye sürmeli ve her anında birazdan olacakları merak ettirmeli. Sonunda –Bodiroga videosu gibi– tatmin edici hiçbir şey olmasa da bu hissi sürdürmesi yeterli. Bu geldikten sonra belki gerçekten şampiyonluk konuşmaya başlayabiliriz.

no-more-spursy

Bu sırada Güner baş ağrısını yendi ve Mauricio Pochettino’yu öksüz bırakmadı. 

GÜNER:

Spursy. Premier League çevrelerinde uzun yıllardır bir küçümseme jesti olarak karşımıza çıkan bir sözcüktü bu. Spurs gibi yapmak. Spursy, Urban Dictionary’de şöyle tanımlanıyor: sürekli ve kaçınılmaz olarak beklentilerin altında kalmak.7 Ama Spurs taraftarının buna elbette bir itirazı olacak.8 Bu tabiri ilk ortaya attıklarında, yetenekli ama non-fonksiyonel, belki biraz çıtkırıldım ama klas sahibi oyuncuları kastettiklerini söylüyorlar. Haklılar da. Son elli senedir hiçbir dönemde şampiyonluk adayları arasında yer almamasına karşın, istikrarlı olarak Hoddle, Ginola, Lineker, Gascoigne, Berbatov, van der Vaart klasında oyuncuların ağırlandığı bir kulüp oldu Spurs. “Spursy yıllardır yanlış şekilde kullanıldı,” diyor bu savunmayı yapan taraftarlardan biri. “Eskiden umursardım, ama artık değil. Neden mi? Çünkü Spursy bir sözcük değil. Bir ruh hali.”

Mauricio Pochettino’nun dönüştürdüğü Tottenham’ın nasıl bir şey olduğunu ve neden bu kez niyetlerinde gayet ciddi olduklarını, Gary Neville’ın Valencia’ya uçmadan evvel yazdığı son yazılardan birinde görebiliriz. “Bana İngiltere’deki en iyi hocanın kim olduğunu soracak olursanız, size cevabım Jose Mourinho olurdu. Ama kimi model almak istediğimi soruyorsanız, hiç düşünmeden bir çırpıda vereceğim isim Mauricio Pochettino” diyor Neville. İngiltere Milli Takımı yardımcı antrenörü olarak görev yaptığı sırada, Tottenham’lı oyuncularda gözlediği psikolojik değişimden bahsediyor. “Artık savaşmaya hazır bir şekilde geliyorlar. Çalışmaya hazırlar. Sanki yaptığımız tüm toplantılara katılmak istiyorlar. Sorumluluk sahibi oyunculardan beklediğiniz tüm özellikler bu grupta mevcut.”

Tottenham, bu sezon ligde yalnızca iki kez yenildi. 14 maçlık yenilmezlik serisi kulüp için bir Premier League rekoru. Geçtiğimiz sezon oynadıkları 45 maçın yalnızca beşinde rakipten daha az koşmuşlardı, bu sezon muhtemelen bu rekoru da geliştirecekler. Bir takımın ne kadar iyi olduğunu göstermede en başarılı analiz araçlarından biri olan beklenen gol (expG) tablosuna göre, Arsenal ve Manchester City ile beraber ligin geri kalanına fark atmış durumda Tottenham. Kısacası, gerçekten çok iyiler ve daha da korkutucu olanı, yaş ortalaması 25 dahi olmayan bir takımla, ligin yaş ortalaması en düşük takımıyla oynuyor olmaları.9 Sağduyu kaçınılmaz olarak daha da iyiye gideceklerini gösteriyor.

Şu sıralar, Jürgen Klopp takımlarında yaşanan sakatlık krizleriyle ilgili yazılara sıkça denk gelebilirsiniz. Çünkü çok fazla sprint atıyor, çok efor sarf ediyorlar ve de Gegenpressing öyle değil mi? Peki Pochettino’da neden böyle değil? Bir spor bilimleri uzmanı olan yardımcısı Jesus Perez10 ile birlikte her oyuncuya özel antrenman programı hazırlıyorlar. Sakatlık sorunları sebebiyle Premier League’deki ilk maçı için 23 yaşına kadar beklemek zorunda kalan Ryan Mason, geçtiğimiz sezonun hemen hemen tamamında ilk 11’deydi. “Hayatım boyunca hiç bu kadar fit hissetmemiştim” diyordu Kane. Fazlasıyla zorlu geçen çift antrenmanlar yapıyorlar. “Bizim felsefemiz şu: Maçlarda acı çekmek istemiyorsanız, antrenmanlarda sıkı olmalısınız” diyor Pochettino. Fitness konusunda gerçekten toleransı yok. Bir buçuk sezondur takımda olan Andros Townsend, fitness koçuyla hararetli bir tartışma yaşadığı için artık genç takımla antrenmanlara çıkıyor.

İngiltere’de stadı devlet yapmadığı için, bu işi Daniel Levy’nin üstlenmesi gerekiyordu. Spursy imajının oluşmasında en önemli pay sahibi kişi olan Daniel ‘Hoca Öğütücü’ Levy, Olimpiyat Stadı ihalesini West Ham’a kaptırınca farklı bir yola girmek zorunda kaldı ve aslında bugüne gelen tüm güzel şeyler bu şekilde, bir zorunluluktan başladı. White Hart Lane yıkılacak ve şu anda olduğu yere daha büyük, aynı isimle, yeni White Hart Lane’i yapacaklar. Bir süreliğine, eskisi kadar har vurup harman savurmamaları gerekiyor. Çünkü krediler ödenecek. Bu süreçte, maliyetsiz ve genç (dolayısıyla yüksek satış potansiyeli de olan) oyuncuları tercih eden Pochettino ile beş yıllık sözleşme yapmak ve tüm ipleri ona bırakmak iyi bir fikirmiş sahiden de. Geçmişte menajerin üzerindeki yapılanmaları belirleyen Levy idi. Bale’den gelen 100 milyon poundluk bonservis bedelini berbat bir şekilde kullanan sportif direktör Baldini’yi getiren de o olmuştu mesela. Ama artık böyle yürümüyor. Pochettino bir buçuk senede birçok alanda temizlik yaptı ve İtalyan’ın koltuğuna da Southampton’dan tanıdığı Paul Mitchell’ı oturttu. Bugün Dele ‘Hz.’ Alli olarak çağırdığımız futbolcuyu,11 Mitchell getirmişti. Tottenham, artık Pochettino’nun takımı.

“Bu oyuncu grubuyla beraber büyümek ve her sezon başka yeni gençler ekleyerek kendimizi yenilemek, motivasyonumuzu sürekli yüksek tutmak istiyoruz. Bu bizim rüyamız. Şampiyon olmak.”

Pochettino, burada bir miras bırakmak istiyor.

Tottenham’ın bu sezon ne kadar iyi olduğuna dair benim söylemek istediğim son bir şey var. Geçtiğimiz günlerde aynı şu an bizim yaptığımız gibi Spurs taraftarları da kendi aralarında devre arasının en iyilerini belirlemeye çalışıyorlardı. Adaylar çoktu, kıyasıya bir oylama oldu. Harry ‘Ben Tek Sezon Oyuncusu Değilim’ Kane, Toby Alderweireld, Erik Lamela, Eric Dier veya Mousa Dembele. Sahiden hangisini seçebilirsiniz ki? Onlar için ne yazık ki daha fazla yerim kalmadı. Tottenham harika bir takım demekle yetiniyorum.

deulofeu-martinez

Son söz, Türkiye Roberto Martinez Dostları Cemiyeti eşbaşkanından.

GÜNER:

Bu sezon bir süreliğine özel olarak Everton’ı izledim. Bir ay boyunca, her hafta sonu. Bunun iki sebebi vardı. Birincisi, Roberto Martinez’i çok seviyordum. Wigan ile Chelsea’yi yendiği, forvette Jason Scotland gibi bir adamın oynadığı o ilk maçı12 nedense hala hatırlıyorum. Bobby özel bir adama benziyordu, zaten tanıdıkça daha da sevecektim. İkincisi ise, Everton ligin en iyi futbol oynayan üç takımından biriydi artık.13 Yani Wigan’ı oturup da her hafta izlemiyordum, ama üçüncü sezonuna girdiği Everton, bu seneki takım, muazzam oynamaya başlamıştı. Yalnız bir sorun vardı. İyi oynadıkları ölçüde maç kazanamıyorlardı. Taraftarı olduğum Aston Villa’yı 4-0 yendikleri hafta sonu, artık bunun değişeceğini düşündüm. Kolay bir fikstür geliyordu ve yeni yıla ilk dört yarışı içinde girebilirlerdi. Hak ettikleri de buydu çünkü. Bir süreliğine özel olarak Everton’ı izlediğim o sinir bozucu periyot, işte bu şekilde başladı.

Everton, Villa’yı 4-0 yendiği o günden bu yana (21 Kasım’dan beri) ligde maç kazanamıyor. Arada çok garip şeyler de oldu. 80. dakikasına 2-0 önde girdikleri Bournemouth deplasmanından her nasılsa 2-2 beraberlikle döneceklerdi mesela. Derken, 90+4’te Barkley golü attı. Everton taraftarı sahaya indi. Çıkarıldılar. Maç 90+7’ye kadar uzadı ve santra sonrası Everton bir gol daha yedi. 3-3. Martinez’in takımının ilk 10 sıradaki takımlara karşı hala bir galibiyet yok ve bu gerçekten korkunç bir istatistik.

Korkunç, çünkü ligin en dominant forveti Everton’da oynuyor. Şu an 21 yaşındayken Chelsea’nin 40 milyon pound teklif ettiği, kendi ceza sahası içinde Cruyff dönüşü ile rakibinden kurtulacak kadar özgüvenli oynayan, sıradışı bir İngiliz stopere sahip Everton. Sürekli Zidane videoları izleyen ve milli takımdaki yerini de sağlamlaştıran Ross Barkley, belki de Liverpool’un mavi yakasının Rooney’den bu yana gördüğü en özel yetenek.14 “Tamamı 21, 22 yaşlarında olan Stones, Barkley, Lukaku, Deulofeu gibi oyunculardan oluşuyoruz. Eğer onları 26 yaşındayken, tecrübe kazandıklarında almak isterseniz, muhtemelen 250 milyon pound ödemeniz gerekecek” diyor Martinez. Taraftardan sabır istiyor.

“Gerçek şu ki, üç sene öncekinden çok farklı bir yaklaşımı tercih ettik. Maçları nasıl kazanması gerektiğini bilen, tecrübeli oyunculardan kurulu, ama belli bir limiti olan bir takıma sahiptik. Artık muazzam bir potansiyeli olan, bu sınırı aşabilecek, çok genç oyunculardan kurulu bir ekibiz.”

Genç oyunculardan kurulu takımların çoğu kez hünerleri ile değil ama yüksek enerjileriyle fark yarattığını görürüz. Tottenham böyle bir takım. Everton ise farklı. Yeni Everton’ın hiçbir zaman için kendini ifade etmekle ilgili bir sorunu olmadı. Gerard Deulofeu, bu anlayışın vücut bulmuş hali. Her gittiği kulüpte fazla benmerkezci bulunup dışlandı, Everton’da ise tam olarak bu yüzden kutsanıyor. Martinez için oyunu bir parça küstah bir tavırla oynamak, en az oyuna akıl katmak kadar önemli. Arrogance, basın toplantılarında sık duyduğumuz bir sözcük. Dolayısıyla sorun bu takımın tecrübesizliği veya sorumluluktan kaçması olamaz. Mo Besic, yanlış faul kararı sonrası yeri yumrukluyor. Everton’ın sorunu, muazzam potansiyeli gerçekleştirme idealinin gerçeklikle tam olarak örtüşmemesi. Evet, Everton ligin en fazla gol atan üçüncü takımı, ama aynı zamanda kendi sahasında en fazla gol yiyeni de. Maç başına en fazla dribbling yapan takım, diğer yandan maç başına en fazla kafa golü yiyeni. Everton’ın harika oynadığı ama yalnızca bir gol atabildiği ilk yarı sonrası saçma sapan bir kontra atak veya kornerden yediği golle berabere bitirdiği bir maç, bu sezonun tekrarlayan hikayesi.


  1. http://grantland.com/the-triangle/arsenal-gunners-defensive-solidity-champions-league-monaco-counter-attack/
  2. Bu satırları yazan adam, sezon öncesinde Watford’un sezonu 20. sırada bitireceği kehanetinde bulunmuştu. İyiymiş.
  3. Martinez, 72 puan ile bitirdiği sezonla Everton kulüp tarihine geçti. Wenger, bir değil ama ikinci sezonunda, Graham’in takımına yaptığı küçük eklemelerle şampiyon olmuştu.
  4. http://www.economist.com/blogs/gametheory/2015/12/competitive-balance-football
  5. İnsanları kendime güldürmek gibi olacak ama, Sunderland de çok güzel maçlar çıkardı. Everton’dan altı gol yemeyi bırak, o maçı nasıl kazanamadılar anlayamadım. Benzer bir çıkışı ikinci devre onlar bile yapabilirler.
  6. Mesut gibi bir futbolcunun önemini anlamak için şunları otuz sene sonra okuduğunuzu düşünün: Yıllarca Avrupa’da, İspanya’da ve İngiltere’de asist kralı oldu, Berlin Madame Tussauds’a balmumu heykeli kondu, dönemin UEFA başkanının, Dünya Kupası final maçı sonunda formasını istediği tek futbolcuydu ve kupayı kaldırmaya üstsüz gitmek zorunda kaldı…
  7. http://www.urbandictionary.com/define.php?term=Spursy
  8. http://www.thefightingcock.co.uk/forum/threads/we-want-our-spursy-back.14129/#post-759586
  9. http://www.football-observatory.com/Tottenham-youngest-team-in-the-English-Premier
  10. Ben kendisini daha çok şu şekilde hatırlıyorum: https://twitter.com/oolegunnar/status/579287552802312193
  11. Pekdoğru’ya sevgiler.
  12. Bilginiz olsun diye söylüyorum, 30 maçta 1 gol atabildi. Bu da o maç: http://news.bbc.co.uk/sport2/hi/football/eng_prem/8269672.stm
  13. Diğer ikisini merak ediyorsanız, Arsenal ve Tottenham. Tabii ki şahsi tercihler.
  14. Barkley’nin de bir boks sevdalısı olduğunu not düşelim.