Skip to content

Jeremy Spoke in Class Today

Timeline for what Asian-Americans get called in pickup basketball: In 1980, it was “Bruce” (as in Lee). In 1995, “Jackie Chan.” In 2000, “Yao,” for Yao Ming. In 2012, “Jeremy.”

5 şubat pazar gününün ilk saatlerinde, programa bakıp o kadar maçtan hangilerini izlerim diye düşünen, averaj bir nba izleyicisinin knicks – nets maçına tav olduğunu hiç zannetmiyorum. ben de olmadım. ne var ki, aynı anda oynanan diğer maçların kiminin erken kopması, kimilerinin de paralel anlarda molaya girmesiyle, bir anda kendimi madison square garden’da buldum. ah o molalar… ortalama bir nba molası, gecenin o saatinde zamanı büküp yavaşlatabiliyor, bir türk dizisinde başrol oyuncusuyla dakikalarca bakıştığınız bir sahnedeymişsiniz gibi.

her neyse. garden’da knicks, bilinen, sinir bozucu basketbolunu oynuyor, nets ise d-will dışında izlenecek iki genç yıldız adayı brook lopez ve marshon brooks’tan yoksun, kendine saygısı olan hiçbir takımda beraber beş çıkmaması gereken shawne ve shelden williamslarla arz-ı endam ediyordu. zaten kötü giden knicks, son iki gecede alınan iki mağlubiyetin tatsız yorgunluğuyla üçüncü gecede üçüncü maçına çıkmıştı ve carmelo & amare ikilisinden birinin potayı dövdüğü, diğerinin faul problemine girdiği bir gecede, alışılanın dışında bir isimle, kaotik guard rotasyonunda daha önce doğru düzgün süre alamayan son günlerin cinderella’sı jeremy lin oyuna girdikten sonra1 kazandı. maç bittiğinde oyuncular birbirlerini kutlarken, salonda pearl jam’in yazımıza da adını veren jeremy şarkısı çalıyordu ve ertesi gün new yorklu berberlerin saç-sakal traşı yaparken, müdavimleriyle konuşacağı konu (çağın twitter lûgatıyla, tt) belirlenmişti. öyle ki, koç d’antoni de maç sonunda, jeremy’i efsanevi yarış atı secretariat2 gibi koşturacağını söyledi ve bir gün sonra genç adamı utah’a karşı kariyerinde ilk kez ilk beş başlatıp, 45 dakika süre vererek gerçekten de koşturdu. jeremy, 13’ü son çeyrekte olmak üzere 28 sayı atıp, 8 de asist yaptı ve tahmin edin ne oldu? knicks yine kazandı. debut ilk beş gecesinde bir oyuncu, bu rakamlara en son 1981’de, detroit topraklarında ulaşmıştı. ufak tefek, esmer bu delikanlının adı ise isiah’tı.

şimdi biraz geriye sarmak istiyorum kasedi müsaadenizle. hikayemiz, daha sonra adamımız jeremy ile beraber joshua ve joseph’i dünyaya getirecek olan gie-ming ve shirley lin’in, 70’lerin ikinci yarısında daha iyi bir hayat ve daha iyi bir akademik eğitim için tayvan’dan amerika’ya göç etmesiyle başlıyor. indiana’da bilgisayar mühendisliği phd’si yapan bu tayvan göçmeni çiftin asıl tutkusu ise basketbol. baba gie-ming, ilk kez tayvan televizyonunda gördüğü nba görüntüleriyle, mantıklı bir neden gösteremeden hepimiz gibi oyuna aşık olmuş ama aslında eşi gibi hayatı boyunca basketbol topunu eline almamış 1.70’lik bir geek. anne shirley ise büyük bir ‘dr j’ hayranı.

gie-ming, los angeles’ta bir iş bulunca indiana’yı terk ederler. uzun çalışma saatleri ve yorucu iş günlerinden bir kaçış arayan gie-ming, hayatı boyunca eline top değmemiş olmamasına rağmen, basketbol oynamayı öğrenmeyi kafasına koyar. ders çalışır gibi hayranı olduğu oyuncuların video kasetlerini izleyerek çalışır ve ancak birkaç yıl sonra bir basketbol sahasına gidecek cesareti kendisinde bulur. birçok baba gibi, hayallerini dünyaya gelecek çocuklarıyla yaşatacaktır gie-ming. haftada üç gün, ödevleri biter bitmez üç erkek çocuğunu da alıp basketbol sahasına götürür. onun video kasetler izleyerek, hayranı olduğu eski zarif yıldızlardan öğrendiği temel basketbol fundamentallerini oğullarına sabırla öğretir. çocuklar henüz 5-6 yaşlarındayken mahallenin küçükler liginde oynamaktadır ama kardeşi josh’un anlattığına göre jeremy maçlarda hiçbir şey yapmadan baş parmağını emmektedir sahada. bunun üzerine annesi shirley, maçlara gitmeyi bırakır. bir süre sonra jeremy, annesinin tekrar maçlara gelmesini istediğinde, eğer gerçekten kendisini verecekse geleceğini söyler shirley ve ondan sonra izlemeye gittiği ilk maçta küçük jeremy, lig kurallarının izin verdiği maksimum sayıyı atar. kardeşi josh’a göre, jeremy’nin oyunu o günden itibaren hiç hız kesmez.

üç kardeş de kendi liselerinde basketbol oynamaktadır ama hem fiziksel hem de oyun olarak öne çıkan jeremy’dir. kısa sürede lise takımının yıldızı olur ama ne olursa olsun, o acımasız amerikan lise hayatında, uzakdoğu asıllı bir amerikalıdır ve bu jeremy’ye hoş olmayan şekillerde sık sık hatırlatılmaktadır. buna rağmen son senesinde, california’da division II’da yer alan okulu pato alto lisesi’ni sürpriz şekilde eyalet şampiyonu yapar. buna rağmen, kolej başvuruları da istediği gibi gitmez. şampiyonluğu bir kenara bırakırsak, harika bir sat puanına ve gayet iyi bir not ortalamasına rağmen hiçbir division I okulu burs vermek için kapısını çalmaz. o da cv’sini ve maç görüntülerinin olduğu bir dvd’yi berkeley, stanford ve hayallerini süsleyen ucla gibi okulların yanı sıra, ivy league okullarının tamamına yollar. cevaplar iç açıcı değildir, hayatı boyunca karşısına çıkartılan ırk kartı işini yine zorlaştıracaktır.3 başvurduğu okullardan sadece brown ve harvard, basketbol takımlarında garanti bir yer önerir jeremy’ye, ancak bu ikisi de bilindiği gibi ivy league okullarıdır ve spor programlarından ziyade akademik eğitimleriyle dünya çapında bilinen bu elit okullar sporculara burs olanağı tanımazlar. bilmeyenler için bu zümreye dahil diğer okulları da sayarsak belki bir çağrışım yapar; yale, princeton, dartmouth, upenn, cornell ve columbia. sonuç olarak harvard’ı seçer jeremy. bu noktada, çoğu insanın girmek için birbirini bıçaklayacağı harvard’ın nesini beğenmiyorsun gibi bir soru oluşabilir kafanızda ancak basketbol programı geleneğine sahip değildir ivy league okulları ve sporculara burs vermedikleri için de her zaman, gazozuna, daha düşük profilli basketbol takımlarıyla bilinirler. öyle ki, nba’de en son bir harvardlı boy gösterdiğinde takvimler 1953’ü gösteriyordu4 ve yale mezunu chris dudley 9 sene önce basketbolu bıraktığından beri nba’de ivy league çıkışlı bir oyuncu görülmüyordu.

harvard günleri de sanıldığı kadar kolay geçmez jeremy için. konu spor olduğunda, ırkçılık teması, her zaman siyahiler açısından işlenir. ancak siyahların zamanla kendilerini kabul ettirdiği amerikan spor sahnesinde, bir asyalı olarak jeremy de lisede olduğu gibi tacizlerle karşılaşır. öyle ki, mezunları toplumda önemli yerlere gelmeleriyle bilinen diğer ivy league okullarına karşı deplasmanda oynadığında bile, “chink”ten5 tutun, “wonton çorbası”na kadar tonla ırkçı söylemle karşı karşıya kalır.

ama bu olayların gelişimini etkilemesine izin vermez. öyle ki, her ne kadar çok zayıf bir konferansta yer alsa da, 3. yılında, division I’da kendi konferansının sayı, ribaund, asist, top çalma, blok, şut yüzdesi, 3 sayı yüzdesi ve serbest atış yüzdesi sıralamalarında ilk 10’da yer alan tek oyuncu olur. boston college ve uconn gibi çok daha kuvvetli okullara karşı iyi maçlar çıkarır. harvard yılları biterken jeremy nerdeyse okul tarihinin bütün rekorlarını kırmıştır.

harvard’ın ekonomi bölümünü 3.1 gibi yüksek bir gpa ile bitiren jeremy için artık draft zamanı gelmiştir. ancak tıpkı lise son sınıfta olduğu gibi, bir üst seviye için yine ilgi görmez ve draft edilmez. ama o 2010 yazı, jeremy’nin adını, bir kenara not etmemize neden olan yaz olacaktır. dallas’ın yaz ligi kadrosunda kendine yer bulan jeremy, o akşam washington’la oynayacaktır ama tabi ki gecenin assolisti, 2010 draftının 1 numarası john wall’dur. yazının sonunda bulabileceğiniz youtube6 linklerinden7 de görebileceğiniz üzere, jeremy müthiş oynar ve zamanla izleyenleri de arkasına alarak john wall’u çok zor durumlara düşürür. dün gece de, ki bu sefer ciddi bir nba maçında, wall’a karşı geri adım atmadı.

nba tv’de görüntüleri izlediğimde kim bu çocuk dediğimi hatırlıyorum çünkü sezon öncesi kamplardan hatırladığımız son asyalı, japon guard yuta tabuse’ydi ve kendisinin affına sığınarak söyleyelim, berbat bir oyuncuydu. etkileyici yaz ligi performansının ardından nba rüyası gerçekleşmişti jeremy için ve daha da iyisi, teklif yapan takımların arasında, izleyerek büyüdüğü golden state de vardı. golden state’te geçen çaylak sezonun ardından, önce kendini houston’da buldu ama sadece 12 gün sonra, tıpkı golden state’te olduğu gibi, salary cap hesapları yüzünden serbest bırakıldı ve tam işlerin kötüye gittiğini düşündüğü anda, iman shumpert daha ligin ilk maçında sakatlanınca new york onu kadroya katmaya karar verdi.

jeremy o kadar karamsardı ki, takımda çok uzun ömürlü olamayacağını düşünüp, new york’ta dişçilik okuyan kardeşinin öğrenci evinde kalıyormuş. hatta bütün dünyaya “ben buradayım” dediği nets maçının akşamı, kardeşinin evi dolu olduğu için, takım arkadaşı landry fields’ın salonundaki koltukta uyumak zorunda kalmış. nereden baksan çok sempatik bir adam ve tam bir underdog hikayesi.

jeremy, bir anda amerika’da yaşayan birçok asyalının kahramanı oldu. öyle ki, durumu çok güzel özetleyen bir saptama var nytimes’ta.

Timeline for what Asian-Americans get called in pickup basketball: In 1980, it was “Bruce” (as in Lee). In 1995, “Jackie Chan.” In 2000, “Yao,” for Yao Ming.

In 2012, “Jeremy.”

saha içine bakarsak, izleyebildiğimiz kadarıyla d’antoni’ye çok uygun bir guard. savunma ve atletizm defekti elbette var ama iyi bir pick and roll guardı ve hızlı ilk adımıyla pota altına girebiliyor ve bitirebiliyor. tahmin ediyorum ki, stoudemire ve chandler gibi tipik p&r uzunları jeremy’yi oldukça sevecektir. diğer alternatiflerin douglas, shumpert ve bibby olduğunu,  baron’ın da form tutmasının uzun süreceğini düşünürsek, jeremy’nin yakında kendi evine çıkacağını tahmin etmek hiç de zor değil.


  1. deron williams gibi gayet ciddi bir matchup’a karşı, jeremy kenardan gelip 25-5-7 yaptı
  2. meraklısı, daha önce karaladığım şu yazıya bakabilir. http://torinolu.blogspot.com/2008/04/secretariat.html
  3. 2009’da açıklanan rakamlara göre ncaa division I okullarının basketbol programlarında yer alan oyuncuların sadece binde 4’ü asya asıllıdır
  4. harvard, tarih boyunca nba’e en az oyuncu gönderen ivy league okuludur
  5. uzakdoğulu insanlara karşı kullanılan ırkçı bir tabir, bir nevi “nigger”
  6. http://youtu.be/PvkXmMcGfLo
  7. http://youtu.be/whVEiYap1F4