Skip to content

İngiliz Haftası: #4

Ekibin Gülhane'deki üç tarafı ekranlarla çevrili masasında maçlar ancak muhabbete meze olabildi. Premier League'in dördüncü haftasından da bu dörtlük çıktı.

Yazıhane’nin gizli kahramanı Kubilay Kahveci’yi Ankara’ya uğurlamak için ekibin hatırı sayılır bir bölümü, bu cumartesi Gülhane’deki favori maç izleme mekanında buluştu. Üç tarafı denizlerle -aman ekranlarla- çevrili masada, bu jeopolitik konuma rağmen, maçlar ancak muhabbete meze olabildi. Pişman değiliz, bu haftalık da bunlar çıktı. 

Küçük Britanya

Geç uyandım usta, geç de yattım, hastayım da biraz hala, aksırıp tıksırıyorum ama eve kapalı kalmışım kaç gündür, ayrıca iki hafta olmuş anturajdan da kimseleri görmemişim. Bir gün önce dönen “İngiliz Haftası #4 (BULUŞMALI)” başlıklı mail’leri okumuşum, “Pırömiyer Lig izleyeceğiz” diye biralı muhabbet çevrilecek, sevdiğim işlerden. Toplanılacak mekân turistik yerde olmasının haricinde de kıllı bir yer işsiz adama pek gelmez aslında, ama olsun evde oturup eksiye geçmemişim, gidilir.

Kahvaltı ediyorum acele acele, işsiz adamın tedirginlik ve suçluluk hissini itinayla besliyorum içimde, kaybolmasın istiyorum sanki, yanlış şeylere tutunuyorum çoğu zaman olduğu gibi. Garip. Alp’i arıyorum, açmıyor, uyuyordur büyük ihtimalle. Doktor sağlam uyur fırsatını bulduğunda, hafta sonundan da iyi bir fırsat yok artık onun için, hakkıdır. Konuşuyoruz öğlen 2 gibi, saat 4’te harekete geçsek yetişiriz saat 5’e diyoruz. Tramvaya bineriz paşa paşa gideriz diyoruz ama planlarda değişiklik yapıp üzerinde Marmaray yazan gıcır gıcır banliyö treniyle Sirkeci’ye varıyoruz, yolda artık herkeslerin unuttuğu Patty Hewes’dan Ellen Parsons’dan konuşuyoruz, ordan yukarı doğru tramvaya bineceğiz hesapta ama Murat Can’dan gelen haber ve önümüzden geçen tramvaylar yürümeye yönlendiriyor bizi, havalar müsaitken İBB marka insan konservesine dizilmeye gerek yok, kışın bol bol fırsatımız olacak. Vuruyoruz Sirkeci’den yukarı tramvay yolunu takip ederek. Sur içindeyiz, turistik mi turistik bir yerdeyiz, hava güzel güneşli hafif de esintili, turist olmak istiyorum ben de etrafta yürüyenler gibi, hayattan zevk alır gibi yürümek için. Sağlam bir koku geliyor vuruyor yüzümüze, “bok gibi kokuyor” diyorum, “gibi değil bok” diyor Alp, çekiyoruz ister istemez bünyeden içeri. Kokunun difüzyonundan hızlıyız, arkamızda kalıyor şehirden ful organik koku, kahverengi ekran çok keyifli. Sağımızda “Empire Palas” diye bir mekân görüyoruz, tabelası emperyal bir şaşaa taşımıyor, içimizden biri gibi adeta. Bir de kuruyemişçi ve aynı zamanda aktar görüyorum, adı “Afrodizyak bilmemne”, bir kadın kapının üç adım ötesinden içeri bakıyor, dükkânın girişinde duran bir adam da “gel gel” yapıyor eliyle içeri, çok erotik. Biraz daha yürüyoruz, bol Britanya soslu Türk işi mekâna varıyoruz, elemanlar içerde, masalar birleştirilmiş biralar söylenmiş muhabbet dönüyor, çöküyoruz biz de masaya.

Her yer koli koli maç içerde, duvarlarda televizyonlar asılı, her birinde ayrı bir maç, içerisi nüfus olarak da Küçük Britanya. Maç takip etmek zor iş hele bir de muhabbet dönerken sağlı sollu. Bir zil sesi duyuyorum, gol olmuş, kafayı çeviriyorum golü arıyor gözlerim, yakalıyorum son anda, Crouch atmış. “Eliyle almış ibne” sesine çeviriyorum kafayı sonra geri televizyona dönüyorum fakat kaçırıyorum top kontrolünü Crouch’un ama “almıştır” diyorum kendi kendime. Ne içersin diyor garson bize de, markasıylan söylüyorum, Tuborg diyorum, bilinçliyim ya, glikoz şurubuna geçit vermiyorum ama öksürürken kapıya çıkıp sigara içmeyi ihmal etmiyorum. O kadar ihmal etmiyorum ki Afyon’da angus yetiştiren bir Amerikalı’yla tanışıyorum, kendinden emin dünya vatandaşı bir Montana’lı, “Phil Jackson bu yaz geldi mi memlekete” diye sormayı unutuyorum. Bir sonraki ihmal etmeyişimde hava kararmış, Antalyaspor-Galatasaray maçı açılmış televizyonlardan birinde, Liverpool’un maçı da başka bir ekranda devam ederken ben kendimi zehirlerken meraklı bir dayı içeriye şöyle bir göz atıyor aldığı gol haberinin üzerine “Kim attı?” diyor, “Galatasaray” diyorum, “ben de 2-0 olduğunu tahmin etmiştim” diyor, “yanlış tahmin etmişsin 3 oldu” diyorum “Bira ne kadar?” diyor bunun üzerine, “kol gibi” diyorum “12”, “aşağıda solda 7.5” diyor, “eyvallah” diyorum gidiyor, içeri giriyorum tekrar.

Küçük Britanya’da isli bira da satılıyor fakat daha önce o kazığı yediğimden o gün yanaşmıyorum. Hâlbuki sarı kaplı Brit bir tütün var yanımda ve sigara kağıdımda da “Papier de Damas” yazıyor. Elimde isli bira ağzımda “Aslan Yürekli Rişar Loyd ve Mahdumları”nın yuvarlanmış tütünü, “İşte Pırömiyer Lig bu” diye bağırıp kadeh kaldırabilirim, bunu yaparsam da İngiliz konsolosluğundan madalya beklerim. Yapmıyorum.

Çıkıyoruz mekândan, vuruyoruz yokuş aşağı ve yarım saat sonra fasulyeye muhlamaya düşüyoruz, fasulyeci dükkânı kapatmak için bizi bekliyor. Muhabbeti kesiyoruz, günahımızı ödüyoruz yolumuza gidiyoruz. – Arda Arşık

İhtiras Tramvayı

Marlon Brando 1948’de hiç tanınmayan genç bir aktör olarak A Streetcar Named Desire oyununun seçmelerine gitmek için, New York’tan Provincetown’a kadar otostop çeker. Söylentiye göre repliklerini okumaya başlamasının ardından 30 saniye geçmeden Tennessee Williams elini hafifçe kaldırır, ‘iyisin’ der ve rolü ona verir. Bir süre sonra seyirci oyuna sadece Brando’yu izlemek için gelmeye başlamıştır. O yıl boyunca Broadway’de bir dolu genç adam kendini yetersiz hisseder ve aktörlüğü bırakır.1 Fakat oyunu beyazperdeye taşımaya karar veren stüdyo, başrolü Brando’nun oynamasını istemez. Yeteri kadar parıltılı bir yıldız değildir, fazla gençtir, sesi kısıktır… Rolün ilk aşamada teklif edildiği John Garfield ise Vivien Leigh’in gölgesinde kalmaktan çekinir ve teklifi geri çevirir. Dönemin oyuncu öğretmenlerinden Stella Adler, bu tuhaf gencin kuşağının en büyük aktörü olacağı kehanetinde bulunup stüdyoya ısrarda bulunduğunda deli gözüyle bakılır. Bugünse A Streetcar Named Desire hala Amerikan sineması için cinin şişeden çıktığı ve aktörlük tekniklerini tamamen değiştiren oyun olarak anılmakta.

Paul Scholes’un erken jübilesi sonrası onu dönemin yıldızlarından ayıran en keskin detayın, tutkuyla bağlı olduğu ve en iyi yaptığı işi bir nevi memuriyet gibi yaşaması olduğundan bahsetmiştim.2 Doğduğu ve hayatının tamamını geçirdiği Salford ile Trafford arası sadece 3 kilometreydi ve Scholes iki idman arasında çocuklarını okuldan almaya fırsat bulabiliyordu. Altyapılardaki o rüya takımdan birlikte çıktıkları David Beckham ve Ryan Giggs’te var olmayan bu yaşam stili, kariyeri boyunca onun sahada yaptığı işlerin benzersizliğine imrenerek bakmaktan fazlasına gücü yetmeyecek bazı futbolcuların gölgesinde kalmasının temel nedeni oldu. Oyununun zirve yıllarında Steven Gerrard, Frank Lampard ve hatta bazen Gareth Barry gibilerine yer açmak için onu sol çizgiye çekmeye karar veren kimi teknik direktörlere tosladı. Yeteri kadar parıltılı bir yıldız değildi, yaşını alıyordu, kart görmeye fazla meyilliydi… Tüm bunlar yaşanırken, Zinedine Zidane ise ona saygı duruşu mahiyetinde birkaç söz söylemek için bulduğu her fırsatı kullanıyordu: “Paul Scholes, hiç kuşkusuz ki, kuşağının en iyi orta sahası.” Zidane artık yalnız değil, bugünlerde bu fikir hiç olmadığı kadar popüler.3

Geride bıraktığımız yazın büyük transferi Robin van Persie de kulübün son üyesi olmak için hiç vakit kaybetmedi. Southampton karşısında kendisine ilk kez Manchester’ın kırmızı yakası için onbirde yer buldu ve unutulmayacak bir hat-trick ile galibiyeti getirdikten sonra kendisine yöneltilen tebrikleri hızlıca savuşturdu.

“Paul Scholes’a büyük bir teşekkür borçluyum. O oyuna girdikten sonra, yolunda gitmeyen her şey bir anda işlemeye başladı. Verdiği her pas, doğru pastı. Bunu sahadaki herkes hissetti, ben de kesinlikle onlardan biriyim. Bunun yanında 30 metrelik birkaç tane inanılmaz pas gönderdi. O takımınızdaysa her an tetikte oluyorsunuz, çünkü onun yetenekleri söz konusuyken her şey mümkündür. Benim için maçın adamı o.”

O gün Scholes 60. dakikada oyuna girmişti. 30 dakika yetti, Sir Alex Ferguson elini hafifçe kaldırdı ve ikinci bir emre kadar rolü yeniden eski sahibine verdi.

Scholes’un ilk kez Salford’dan otobüse binip de United tesislerine geldiği gün, İngiliz futbolu için cinin şişeden çıktığı gündü. Ne yazık ki ülke futbolu adına karar verenler, cinin yere dökülüp heder oluşunu seyretmeyi seçti. – Cem Pekdoğru

Bu takım olur (vers. 2012-13)

Farklı dillerde, her sezon başında, aşağı yukarı her Arsenal taraftarı tarafından söylenen “yok yok, olur bu takım” cümlesi en az “Come On You Gunners” kadar meşhurdur topçular efradı için. Bu cümleyi tetikleyen en önemli olay, sezon başında gelen sağlam bir galibiyettir genellikle. Geçen sezonki 8-2’lik Manu maçını atarsak (ki bence geçen sezon takımın 3. olmasında olumlu anlamda etkisi vardır, Wenger’i uyandırmıştır), iki sezon önce 6-0’lık Blackpool galibiyeti, üç sezon önceki 6-1’lik Everton deplasmanı ihtişamı her sefer “ya millet çok hakir görüyor ama bence çok iyi takımız be” diye konuşturmuştur Gunner’ları. Sezon başında oynanan umut verici maçların yeni versiyonunu oynadı Arsenal Southampton’la. Hafta sonunda.

Southampton ligin en zayıf takımlarından. Evet, Gaston Ramirez gibi biri var ya da Adam Lallana var ama iki genç, potansiyelli adamınız olunca Championship seviyesinin üstüne çıkamıyorsunuz. Maça felaket girdiler, bu da Arsenal baskısına direnci tamamen düşürdü. Zaten bence Premier League için fazla yumuşak bir takım. Değişik.

İlk yarıda, gol atsa açılacak denilen Lukas Podolski diyenleri yanıltmadı ve hücumda inisiyatif alıp ilk golü hazırladı, ikinci golü attı, üçüncüyeyse katkı yaptı. Ha maçın ilk yarısında So’ton’ın kendi kalesine attığı gollerin birebir aynı olması ve üzerine top gelmemesine rağmen gol yemeyi başaran Şıtensni’nin (okunuşu yazıyorsun, yine ı-ıh) performansları futbol komediye rahatlıkla girer.

İkinci yarısı zaten formalite olan maçta açıkçası bir umut Giroud’nun da girip gol atmasını bekledim. Aslında galiba herkes Giroud’nun gol atmasını bekliyor artık Arsenal’da. Santi iyi başladı, Gervinho adam oldu, Jenkinson sadece yapabildiği az sayıdaki işi yapıyor, Ox gitgide büyüyor ve Poldi sazı eline aldı. İşin kötüsü Arsenal’a “bu takım olur” diyebiliyoruz, bu maçta da hücumda ne kadar boğucu bir takım olduğunu gösterdi Topçular ama Giroud’ya artık en büyük savunucusu olan ben bile çekinerek bakıyorum. Premier League ayağına biraz büyük geldi. Yakında ya pes edecek, çıkarıp arkasına basacak Chamakh gibi, ya da ayakkabı olana kadar deneyecek, sonunda ayakları şişecek.

Bu takım “ligden düşeceksiniz ehehe” diyenlere cevap vermeye devam ediyor. Şimdi bir Manchester City deplasmanı var önlerinde. Oradan gelecek bir mağlubiyet, hedefini doğru seçenler için çok da önemli değil. Önemli olan bu takımın vadettikleri. Belki bu kez en iyi Londra takımı olamayacak Arsenal, ancak Şampiyonlar Ligi yine var görünürde. Belki de rotasyondan vazgeçilirse gelecek bir kupa… Ama yok yok, bu takım olacak. – Ozan Can Sülüm

23. Göz

Sadece futbol takımıyla değil, bir şehir olarak da Liverpool ile romantik bir bağ kurmak çok kolaydır. 60’lardan itibaren dünyaya armağan ettikleri müzik gruplarından liman kenti oluşuna, Ada yağmurlarından Scouse aksanlarına kadar Liverpool’a dair her şey apayrı bir nitelik taşır. Bunu dalga geçmeyi çok sevdiğiniz şekilde futbol romantizmine yorabilir, Premier Lig’de talihi bir türlü gülmeyen kırmızı rengin geçtiği her şeyle alay edebilirsiniz. Ve bütün bunlar aslında Liverpool’un gerçekten “bir kulüpten daha fazlası” olduğunu görmenizi engeller. Bu sizin kaybınız, Liverpool’un değil…

Kente ayak bastığınızda hissettiğiniz ilk şeyi tanımlamak için bazı kelimelerim var: Melankoli veya depresyon. Siz de kendi sözcüklerinizi seçebilirsiniz. Liverpool’un size ilk anlattığı bu. O anda ne The Beatles var aklınızda ne de Steven Gerrard. Sadece bu insanların hayatlarını iş, ev ve pub üçgenine hapseden düzenin kökenlerini merak ediyorsunuz. Bir şeyler olmuş olmalı, asık suratların geçmişinde bir şeyler yaşanmış olmalı.

Bir şeyler olmuş. Birçok şey aslında. Anfield Road’u gezmenin yabancı bir futbol kulübünün stadına turistik bir geziden ayrıldığı nokta da burası zaten. Dünya çapında birçok kulübün tarihinde acılar, savaşlar, trajediler, kahramanlar var. Ve fakat kaçı bugün kentle bağını eskisi gibi tutabiliyor? Ve fakat kaçı taraftarıyla ilişkisini 60 sene önceki gibi sürdürüyor?

Anfield Road’un en güzel yanı İstanbul’a ya da Liverpool’a dönüşü değil. Çıkışında yan sokağa girmeden karşınıza çıkan o anıt. Hillsborough anıtı. Heybetli bir heykel, eser, anıt karşılamıyor o gün kaybedilen 96 kişiyi. Bir küçük bölüm, çiçeklerle, fotoğraflarla ve hatıralarla süslü. Her şey Liverpool’a uyuyor aslında, kareli kağıtlara yazılan o mesajlar, fotoğraflardaki gülen çocuklar, aile resimleri, portreler, yerdeki yazılar. Her şey Liverpool’a ait, her şey Liverpool’u anlatıyor, burası Anfield, burası gerçekten de Anfield.

23 yıl sonra gerçek ortaya çıktı. Gerçek değil aslında bu “GERÇEK” olarak yazılmalı. İngiliz hükümeti, 1989 yılında Hillsborough Stadı’ndaki Liverpool-Nottingham Forest maçında ölen 96 kişi adına özür diledi. Suçlu yetkililerdi, güvenlik güçleri, önemli kademelerde bulunan kurmaylar. O günden bu yana alkolik, yağmacı, katil gibi sıfatlarla itham edilen Liverpool taraftarı dışında neredeyse herkes suçluydu aslında. O gün orada bulunanların ezelden beri bildiği gerçek, artık tüm Ada’nın zihnine çakılmıştı.

96 kişi. Sloganlarda kullanınca, hashtag yapınca, “96 için Adalet” diye tişört bastırdığınızda aslında tam olarak anlamını kavramadığımız 96 farklı hayat, 96 farklı hikaye, 96 farklı trajedi. Belki de hepimiz İşçi Partisi Milletvekili Steve Rotheram gibi tek tek isimleri okumalıyız, kendi kendimize.4

Şimdi herkes bir sonraki adımı bekliyor. Suçluların tespiti yetmez, cezalar da gelmeli. Yakınlarını kaybeden aileler “Acaba benim çocuğum, kocam, kardeşim, yeğenim de kurtarılabilir miydi?” diye kendi kendine düşündükçe bir sonraki adımı bekleyecek. John Berger’in kelimeleri bu hüzünlü yolda herkese pusula olabilir:

“Suçlar unutulmamalı, belgelerini, kayıtlarını muhafaza etmeliyiz. Çünkü suçluların ilk işi bunları yok etmektir. Bu efendiler yalnız masumları katletmekle kalmaz, hafızayı da yok ederler. Daha ne kadar yoksullaştıracaklar bizi? İşte kayda geçirmenin, delilleri muhafaza etmenin, hatırlamanın aciliyeti bundandır. İşledikleri suçlar unutulmayacak, her kıtada ağızdan ağıza dolaşacak…”

O gün herkes orada olabilirdi ve o gün bazıları orada kurtarılabilirdi. Liverpool şehri bunu asla unutmayacak. Hafızayı bu sefer yok edemeyecekler. – İnan Özdemir


  1. Ender Arslan’ı izledikten sonra ‘ben de yapabilirim’ deyip basketbola başlayan çocukların yaşadıklarının aynısı, ters istikamette.
  2. http://numaraiki.blogspot.com/2011/08/18-baska-turlu-bir-kahraman.html
  3. http://therepublikofmancunia.com/quotes-about-paul-scholes/
  4. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1100820&Yazar=TANIL-BORA&CategoryID=103