Skip to content

Matterhorn 150

İnsanoğlu Matterhorn'un zirvesine ayak bastığından beri 150 sene geçti. 'Büyük Zafer' ve 'Büyük Felaket' hâlâ konuşuluyor.

Matterhorn yalnızca ihtişamıyla beni kendine hayran bırakmıştı. Alpler’deki en erişilmez zirve olduğu düşünülmekteydi. Tırmanmaya çalışıyor, başarısız oldukça daha da motive oluyor, yıllar geçtikçe garip bir dürtüyle tekrar tekrar geri geliyordum. Ya zirveye ulaşmak için bir yol bulacaktım, ya da gerçekten erişilmez olduğunu kanıtlayacaktım.

Edward Whymper, Scrambles Amongst the Alps

Alp Dağları, Akdeniz’i saymazsak Avrupa tarihinin en fiyakalı başrol oyuncusu. Batı dünyasının her safhasında karşımıza çıkar. Medeniyetin ilk ayak izleri Alpler’in derinliklerindeki mağaralara resmedilir, yüksek yaylalarda hayvancılık yaygınlaşır, Habsburg orduları karanlık vadilerde telef olur. Avrupa’nın kanlı tarihine sahne olan bu muhteşem sıradağlar, kıtanın göbeğinde haşmetle yükselmesine rağmen asırlar boyunca tam olarak keşfedilemez. Alpler’den bahsederken hayal ve hakikat birbirine karışır, Hannibal’in filleri ve hayalet karnavalları içiçe geçer. Alpler, binbir gece masallarını kıskandıracak efsanelerle hatırlanır; mağaralara hazineler saklayan cüceler, çobanları cezbeden şuh periler, çocukları devasa kazanlarda kaynatan cadılar… Tâ ki 19. asra dek.

19. asırda Avrupa cemiyetlerinde yeni bir moda başlar: Dağcılık. Londra, Zürih, Tirol gibi şehirlerde dağcılık kulüpleri kuran maceraperest burjuvalar, ellerinde pipolar, kafalarında valon şapkalar, ceplerinde sararmış haritalar ile Alpler’in en çetin tepelerine tek tek tırmanmaya başlarlar. Dağcılığın bir spor disiplinine dönüştüğü bu dönem, tarih kitaplarına Golden Age of Alpinism unvanıyla geçer. Aşağı yukarı 1850’lerde başlar; ve 1865’te, efsanevî Matterhorn tırmanışıyla biter.

Zirveden aşağı bakınca kargacık burgacık şekiller ve pürüzsüz çizgiler görülüyordu – karanlık uçurumlar ve dalgalanan vadiler, sarp kayalıklar ve buzlu zirveler, kâh kasvetli ve ağırbaşlı, kâh ışıl ışıl ve bembeyaz; duvarlar, kuleler, zirveler, piramitler, kubbeler, külahlar, helezonlar… Dünya’ya bahşedilmiş her kombinasyon, kalbin arzuladığı her kontrast vardı.

Edward Whymper, Scrambles Amongst the Alps

Edward Whymper, İngiliz bir ressam. 1860 yılında cüzi bir ücret karşılığında Alpler’in gravürlerini çizmek için yola koyulur. Dağlar arasında gezerken karşısına Matterhorn çıkar. Resimlerini defalarca görmüş olmasına rağmen hakikatin ihtişamı altında ezilir. 4478 metre boyunca yükselen, piramidal şekliyle buzdan bir kaleye benzeyen bu azametli zirveye hayran kalır. Whymper yalnızca gravür çizmek için çıktığı seyahatin sonunda dağcılıkla ilgilenmeye başlar. Bir yandan Alpler’deki pek çok zirveye tırmanır, bir yandan Matterhon’un zirvesine ulaşmak için planlar yapar.

Hem Britanyalı romantiklerin bu eşsiz zirve hakkındaki yazılarını okur, hem de İsviçre köylülerinin batıl inançlarını merakla dinler. Dağ başlarında gezinen çobanlar, Matterhorn’un yalnızca Alpler’deki değil, dünyadaki en yüksek dağ olduğunu anlatırlar; zirvedeki terk edilmiş bir şehirden, harabeler arasında ayin yapan hortlaklardan bahsederler. Whymper 19. asrın ilmî ciddiyetiyle gülünce, “alay edersen şeytanlar seni lanetler” diye tehditler savururlar. Keza aklın yolundan şaşmayan Britanyalı seyyahlar da mantığı bir kenara bırakıp destansı cümlelerle Matterhorn’u methederler. Artık Matterhorn, Whymper için bir obsesyon haline gelmiştir. Altı yıl boyunca tam sekiz kere tırmanmaya çalışır ama her seferinde başarısız olur.

En nihayet 1865 yılında yedi kişilik bir kafile halinde Matterhorn’un zirvesine ulaşırlar: Lord Francis Douglas, Charles Hudson, Douglas Hadow, Michel Croz, Peter Taugwalder Sr, Peter Taugwalder Jr ve Edward Whymper.

Whymper zirvedeyken dağcılık tarihine geçtiğinin farkındadır. Birkaç gün içinde Avrupa sathındaki tüm tırmanış kulüpleri kendisinden bahsedecektir. Huşuyla dolar; ebediyete uzanan göklere ve Alpler’in diğer zirvelerine şükran ve saadetle bakar; Mont Blanc, Monte Rosa, Dent Blanche… Buzdan duvarlar, kuleler, kubbeler; bütün alem karların altında beyaz ışıklarla parlayarak mukaddes bir şarkı söyler.

Her gece, anlıyor musunuz her gece, onları görüyorum. Birbirlerine eşit mesafede, mükemmel bir ahenkle, yalvaran bakışlarla aşağı düşüyorlar. Sanırım onları asla unutamayacak, çehrelerini ebediyen göreceğim.

Edward Whymper

Zirvede bir saat kaldıktan sonra kendilerini birkaç metre arayla tek tek halata bağlayan kafile, ihtiyatla inişe geçer. Herkes birbirinin hareketlerini kollar, kimse bir başkasının hamlesi bitmeden harekete geçmez. Fakat yola çıktıktan yarım saat sonra Hadow’un ayağı kayar ve yalpalayarak hemen önündeki Croz’a çarpar; akabinde arkasındakileri de çekerek çığlıklar içinde boşluğa düşer. En tepedeki Whymper ve baba-oğul Taugwalder ailesi bir yandan kayaları, bir yandan halatı tutmaya çalışırken halat kopar. Artık yapabilecekleri hiçbir şey kalmamıştır. Lord Douglas, Hadow, Croz ve Hudson iki yana açılmış elleriyle kayaları tutmaya çalışarak, imdat nidalarıyla buz kütlelerine çarparak aşağı düşer.

Avrupa, Alpler’deki en zor zirve kabul edilen Matterhorn’un “fetih”1 haberiyle çalkalanır; dağcılık kulüplerinden kaşif cemiyetlerine, bulvar gazetelerinden saray sohbetlerine dek. Zaferin ihtişamı ve felaketin fecaati herkesi şok eder. Hatta Kraliçe Victoria dağcılığı yasaklamayı bile düşünmesine rağmen son anda vazgeçer.

Whymper ve arkadaşlarının Matterhorn seferi on yıllar boyunca Avrupa dağcılık tarihinin en meşhur hikayesine dönüşür. Uğruna gravürler resmedilir, senfonik eserler bestelenir, epik şiirler neşredilir, siyah-beyaz filmler çekilir. 1865’in hatıraları dağcılık cemiyetlerinde hâlâ ilk günkü heyecan ve korkuyla anlatılır.2

Untitled-23_81

Matterhorn macerasının 150. yılını yad ediyoruz. İsviçre’de 2015 boyunca akla gelebilecek her aktivite tertipleniyor; sempozyumlar, tiyatrolar, sergiler… Hatta zirveye ayak basan ilk kafilenin şerefine Whymper’ın rotası ışıklandırılıyor. Yüksek rakım dağcıları Himalayalar’ın zirvesinde ne kadar tehlikeli maceralara atılırlarsa atılsınlar, genç kuşak kaya tırmanışçıları ne kadar teknik rotalar bulurlarsa bulsunlar, Matterhorn’daki büyük zafer ve büyük felaket asla unutulmayacak. Dünya’nın dört bir yanından gelen turistler Matterhorn’a bakarken hâlâ şükran ve dehşetle ölülerin izlerini seyrediyor. Whymper ve arkadaşlarının hayaletleri, binlerce yıllık canavar masallarına karışıyor.


  1. “Fetih” kelimesi 2000’lere dek dağcılığın lügatinde vazgeçilmez bir terimdi. Ben kelimeyi sevmeyenlerdenim. “Doğaya karşı savaş açmak” gibi anlamsız, sevimsiz, beyhude manalar taşıyor. Yüksek rakım dağcılığının önemli isimlerinden Lionel Terray’ın meşhur bir kitabı var: Les Conquérants de l’inutile. Dağcılık tarihinin belki de en meşhur ismi olan Reinhold Messner de kendini aynı şekilde tarif ediyor: Beyhudenin Fatihi.
  2. Gustave Doré imzalı iki litograf. Matterhorn’un fethini ve dönüş yolundaki korkunç kazayı tasvir ediyor.