Skip to content

Şafak 14: Il Faut Inventer

Beş yaşındayken odasına kapanıp kendi triangle-and-two varyasyonlarını geliştirdiği rivayetlerini bir kenara bırakalım, ileri istatistik çağının çıkardığı yeni "dahi koç" aslında kim?

Brad Stevens ile ilişkilendirilen birçok sıfat var. 1999 yazında doğduğu yerden fazla uzakta olmayan DePauw’dan Ekonomi diplomasıyla mezun olduğunda Brad, bunların pek azına sahipti. Ülkenin basketbol başkentinde çocukluk saplantısı haline getireceği şeyi pek fazla araması gerekmemiş, odasındaki devasa Reggie Miller posterinin gölgesinde kendisini bütün etkilenimlere açık bırakarak geçirdiği ilk gençlik dönemlerinin sonunda ilk büyük düş kırıklığını yaşamıştı.

Lise son sınıftayken takımı sırtına alıp bölgesel finallere çıkaran Brad, burada da maç başına 32 sayı ortalama ile oynayacaktı. O güne kadar deneyimlediği her şeyi değersiz kılan bir gerçeklik düzeyine erişmiş gibiydi. Aslında bu düzey, o günlerde herkesin tav olduğu Hoosiers filminden çok kopuk sayılmazdı. Bir şekilde o gerçekliğe transfer olmuş gibiydi. Küçük mahallesinin küçük lisesinden daha önemli olduğunu duyumsayabiliyordu. Yaz tatiline kadar her gün sınıftaki sırasında gözlerini kapadığında gelecekte resmini asacakları duvarı görüyor, yapacağı konuşmayı tasarlıyordu.

Yaz tatilinin son günlerine kadar kapısını çalan bir Division I okulu bile olmadı. Mercer’dan bir davet mektubu almıştı, fakat bunun ancak yakın bir aile dostunun devreye girmesiyle mümkün olduğundan şüpheleniyordu. Bununla birlikte, ona sunmayı planladıkları şeylerin Georgia’ya gitmeye değmeyeceğine kanaat getirmişti. Belki de dört sene boyunca sahaya girmeyi beceremeyecek bir walk-on olarak kalacaktı. Gerisinde bıraktığı sanrısına kapıldığı o tanıdık gerçeklik düzeyine çoktan inmişti. Hem DePauw’daki program bir stajyerlik fırsatı da öneriyordu.

31 numaralı lise formasını çerçeveletti. Reggie posterinin karşısına yakışacaktı.

De Pauw’da ilk üç sezonunda ortalama 18 dakika sürede 8 sayı kaydeden verimsiz bir kolej guardıydı. Oyuna dair geliştirdiği kavrayış, tüm takım arkadaşlarının önündeydi. Çocukluğunun tamamını komşularının arka bahçesindeki saha ile ev1 arasında mekik dokuyarak tüketmesi boşuna değildi. Fakat bunu oyununa yedirmekte zorlanıyordu. Hayatının en güzel günlerinde o bölgesel final ve 32 sayı ortalaması vardı. Ve hiç kimse takımı öne koyan bir oyun yaklaşımıyla 32 sayı atamazdı. Bu seferlik gönülsüz davranmaya hakkı vardı. Son sezonuna girilirken koçu Bill Fenlon, onu ve diğer son sınıf öğrencilerini yanına çağırıp “Bu sene parlak bir freshman çekirdeğimiz var. Geleceği düşünüyorum ve onları kademeli olarak başrole soyunduracağım. Sizden bir adım geri atmanızı istemek zorundayım” dediğinde de bunu sürdürebilirdi. Mızmızlanmanın düş kırıklığını hafifletmediği noktaya gelmişti, bir rota değişikliği gerekiyordu.

Birkaç ay sonra diploması elindeydi. Bu yazı postacı bekleyerek geçirmeye hiç niyeti yoktu. Her şeyden önce, geçen zamanda hayatının kadınını bulmuştu. Öteki sorumluluklardan farklı olarak, ağırlığını hissetmekten hiçbir zaman gocunmayacağı bir sorumluluktu bu sırtındaki. Tracy hukuk okuluna girmekte kararlıydı. Bu yolda görünürde yüklü çekler yoktu, en azından bir süreliğine.

Civardaki en fiyakalı şirketlerden, farmakoloji devi, Eli Lilly’deki açık bir pozisyonu gözüne kestirmişti. Pazarlama departmanında hızlı öğrenen bir Ekonomi mezununa ihtiyaç vardı. Kısa hayatı boyunca Brad’in en iyi yaptığı şey buydu. Prozac’i uygarlığa kazandıran Anadolu kaplanlarının bunu fark etmesi uzun sürmeyecekti. Onu yıllık 44 bin dolarlık bir bordroyla ihya ettiler.

Yapması gereken şey bir düzine alan araştırmasıyla, ona en başından beri ilgi çekici gelen bazı istatistiksel yöntemleri kullanarak, pazara sürülen yeni Lilly ürünlerini doğru segmentle buluşturmaktı. Brad (ya da kurumsal e-postalarını bitirirken tercih ettiği imza ile B.S.) de biliyordu ki birçok arkadaşı kariyerlerindeki ilk görev tanımlarıyla bu düzeyde bir uyuşma yakalamayı ancak hayal edebilirdi.

Fakat çok geçmeden bir şeyleri ıskaladığını fark edecekti. Bu ikinci aydınlanmayı bir düş kırıklığı olarak adlandırmak gerekmese de, yoğun bir kendine acıma ihtiva ediyordu.

Bazı akşamlar eve döndüğünde sadece basketboldan konuşuyordu. Tracy onu durdurmuyordu. Basit bir sebebi vardı. Gözlerindeki ışıltıyı özlemişti ve o sıralar bunu yeniden görmenin tek yolu birtakım lise koçlarının flex offense paternleriyle ilgili derinlikli eleştirileri dinlemekten geçiyordu. Hem bunun için hazırlıksız olduğu da söylenemezdi. Brad henüz üçüncü buluşmalarında onu bir buçuk saat uzaklıktaki bir lise maçına götürmüştü. Blue Jasmine’deki Cate Blanchett gibi sayıklayabileceği bir ‘tanışma şarkısı’ yoktu, yerini bununla dolduruyordu: “Anderson ile North Central oynuyordu, oraya Amerika yerlilerinin kubbemsi çadırlarını andırdığı için The Wigwam diyorlardı.”

Tracy’nin teşviklerinden güç alıp günlük işinden artakalan zamanda bir lise takımında gönüllü asistanlık yapmaya başladı. Hatta birkaç bağlantısını kullanıp, bir maçlığına bir AAU takımını çalıştırma fırsatı bile buldu.

Öte yandan 44 bin doların saçtığı serotonin dumanları çabuk dağılmıştı. Bunun hayatını daha iyi kıldığı tartışılırdı ve birkaç ayın ardından kendini içine sürüklediği yolun neler getirebileceğini daha belirgin olarak seçebiliyordu. Her şeyin, sihirli bir şekilde, en iyi senaryoya uygun olarak ilerlediğini farz ediyordu. Neler olabilirdi? Proje takımı iyi yoldaydı, şirkete gözle görülür bir katma değer sağlıyordu. Eli Lilly’nin vergi sonrası kazançlarından paylarına düşen para artabilirdi. Bu neyi değiştirirdi? Daha büyük bir apartman dairesini karşılayabilirlerdi. Yeni daire, uykunun güvenli sahasına geçişini kolaylaştıracağını umduğu mastürbasyonlar için ilave bir konfor anlamına gelebilirdi. Bir terfi? Bu onu daha büyük biri yapar mıydı? Tıpkı lise sondaki gibi, daha büyük biri olduğunu hissettirebilirdi kuşkusuz. 35 yaşında elinde kalan tek şey, bir yanılsama olacaktı. Sıradan insanlardan, sokakları dolduran ayaktakımından, tartışmasız olarak ayrıldığı yanılsaması… Öte yandan, bu yanılsamayı en kötü senaryonun gerçekleşmesi halinde dahi cebinde sayabilirdi. Tırnak içindeki başarısızlıklarının yaratacağı tırnak içindeki düş kırıklıklarının, sıradan insanların sıradan düş kırıklıklarından üstün olduğunu düşünecekti. Olur da hayatının dünyanın işleyişinde herhangi anlamlı bir fark yaratmadığına ayarsa bile, yirmili yaşlarının sonunda kendisini bir ‘başarısızlık’ olarak etiketlemesine yol açan değer yargılarının özel değer yargıları olduğunu ve dolayısıyla her halükarda ümitsizliğinin bile ayaktakımının sıradan ümitsizliklerine koşut addedilemeyeceğini savunacaktı. Bu oyunda kaybetmek, imkansız bir görevdi. Zira o gün geldiğinde, kaybedilen şeylerin algılanmasına/gözle görülmesine izin vermeyecek yepyeni bir perspektif geliştirilmiş olacaktı. Bir zırh vazifesi görecek bu perspektifi kazanmak, tek başına yeterliydi.


Dünya kendi mezarını kazmakla meşgulken, bir kürek kapıp sıraya geçmek çok kolaydı. Dahası onun durumunda bu hayli davetkar duruyordu ve -belki eski dirimli Brad’i özleyen Tracy dışında- kimse ondan bir açıklama beklemeyecekti. Küreği bir kenara attı. En yakın lisenin basketbol salonundan içeri girdi, antrenman yapan çocukları izleyip notlar aldı. Böylelikle, yeniden Brad oldu.


Brad

Bölgenin en görkemli programı değildi ama başlangıç için daha iyisi olamazdı, Butler’da gönüllü asistanlık yapabileceğini söylüyorlardı. Kolay olmayacaktı. Annesi, babası ve Tracy’nin ailesi, hepsi bunun gençlik dönemlerine özgü bir heves olmasından endişe ediyordu. Plana göre gün boyu takımla birlikte olduktan sonra akşamları bir zincir restoranın muhasebe işlerine bakacak, geceyi de bir arkadaşının evinde geçirecekti.

2000-01 sezonu başlamadan bir gün önce Hinkle Fieldhouse, üzücü bir haberle yankılanmıştı. Takımın asistan koçlarından Jamal Meeks, kendisine yönelik (fuhuşa teşvik ve uyuşturucu ile ilgili) toplamda üç suçlama öne sürülerek tutuklanmıştı. Ofisteki bu boş yer için ilk baş antrenörlük sezonuna hazırlanmakta olan Thad Matta, ilk izlenimlerine güvendi. Asistan koç unvanı için erkendi ama bu tutkusu ilk bakışta somut biçimde fark edilebilen gencin ikinci bir işe ihtiyaç duymadan tüm mesaisini Butler’a vermesini sağlamalıydı. Onu yanına çağırdı: “Bugünden itibaren Butler Üniversitesi’nin, dur bakalım, Basketbol Operasyonları Koordinatörü olacaksın. Eğer sen de istiyorsan.”

“The Butler Way” felsefesini inşa eden Barry Collier’dan kavuğu devralan Matta da bu oyuna en az el verdiği genç Ekonomi mezunu kadar ihtirasla bağlıydı. Fazla bekleme yapmadan, koçluk merdivenlerinde yol almak ve ismini o şaşaalı panteonun bir köşesine yazdırmak istiyordu.2 Butler Yolu kulağa güzel geliyordu: Takımı bireylerin üzerine koyan, bu yolda bağlılık talep eden, bencilliği yasaklayan ve gerçekliğin her çeşidini kabul eden bir anlayış. Buna rağmen Xavier’ın seksi teklifini masada bırakamadı. Bu da 2001 yazından itibaren yeni patronun, Matta’nın kıdemli asistanı Todd Lickliter olacağı anlamına geliyordu.

Brad’e büyük şansı veren Matta olsa da, teknik ekipte saygısını kazanmakta en başarılı olduğu kişi Lickliter olmuştu. Her maç öncesinde rakip takımı etüt etmek için video odasına girer ve hazırladığı VHS kasetlerini kendi notlarıyla birlikte, maç toplantısında kullanması için, Lickliter’a teslim ederdi. Kıdemli asistan bu çaba karşısında çoğunlukla çok iyi iş çıkardığını ama bu haliyle bu savunma paternlerinin bu komplike notlarla birlikte tam olarak anlaşılmasının mümkün olmayacağını, kendisi kadar parlak bir arka plana sahip olmayan oyuncuların da takip edebileceği daha basit şeylere ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Minnetini gösterememenin verdiği sıkılganlık da sözlerine eşlik ediyordu.

Bir yılın ardından Lickliter nihayet minnetini göstermenin fiyakalı bir yolunu bulmuştu. Brad’i tam zamanlı asistanı yaptı. Birlikte çalıştıkları altı sezonun sonunda Lickliter, Iowa’nın teklifini kabul etmeye karar verdiğinde yerini kimin alacağıyla ilgili tek şüphe vardı. Çoğunluk tarafından muhafazakar bulunan Collier, koçluk koltuğunu 30 yaşını henüz doldurmuş birine bırakabilecek miydi? Başkan idmanın bitiminde sahaya inip oyuncularla konuşmuş, toplantıdan tek isim çıkmıştı.

bs1

NBA çevrelerinde Rockets genel menajeri Daryl Morey’nin yönetim ofislerindeki poster çocuğu olarak sunulduğu Analitik Hareketi, kolej basketbolu coğrafyasına da sirayet etmişti. Brad’e göre bu yeni bir şey değildi. Yıllardır bir yığın koç, oyunu okumalarında onlara yardımcı olacak bir ipucu bulabilme umuduyla teknolojinin açtığı yeni alanlarda en ücra köşelere değin hafiyelik yapıyordu zaten. Birçok maçı görüntülere başvurmadan önce, sadece ileri istatistiklerin sunduğu iki boyut üzerinden tahlil etmeyi yeğlediği doğruydu. Bir istatistikçiye maaş bağlayan ilk kolej koçu olduğunu3 ve bunu finanse edebilecek birilerini bulursa bir istatistik ekibi kurmak için can attığını da inkar edemezdi. Derdi tüm gazetecilerin onu görmek ve göstermek istediği “takım elbiseli, evrak çantalı ve yarım çerçeve gözlük takan istatistik dehası” stereotipi ileydi. Bundan fazlası olduğunu biliyordu. O gün antrenman sahasında oyuncuların, ismi üzerinde söz birliği etmelerinin ‘ileri’ istatistiklerle çok az ilgisi vardı.

Birlikte çalıştığın bir grup üzerinde saygı tesis etmek zor bir iş. Bu grubun henüz yirmili yaşlarının eşiğindeki, başını belaya sokmaya çok müsait, basketbolcu gençler olduğunu düşünün. Şimdi de otuzuncu yaşınızı henüz doldurmuş ve daha önce hiç baş antrenörlük yapmamış biri olarak onlar üzerinde saygı tesis etmeniz gerektiğini. Onun yolu belki Butler Yolu kadar yakalayıcı bir formülizasyona dayandırılmamıştı. Ama daha etkiliydi. Bu ilk adımları sırasında beklentilerle boy ölçüşmekte zorlanan ve sonunda yoldan fena halde çıkan, işi bu genç oyunculara şiddete kadar vardırıp ‘aile içinde olan aile içinde kalır’ mavalına sığınan onca örnek varken4 Brad bir kere bile tökezlememişti. Psikoloji hakkında ondan daha fazla şey bilen birilerine danışmıştı. Üniversitedeki liderlik sempozyumlarından aşina olduğu bir teoriyi tekrarlamışlar ve Brad’i kenarda onlara liderlik etmesini bekledikleri kişide gördükleri her mütereddit, endişeli ve güvensiz jestin oyuncuları da negatif etkilemesinin kaçınılmaz olduğu hususunda uyarmışlardı.

“Bir şeylere kızdığında ve bizim üzerimize -gerçekten- geldiğinde, biraz daha “taşaklı” (moxie) oynamamızı söylerdi. Kelime ağzından çıkarken bunun birisine söyleyebileceği en sert, en müstehcen şey olduğunu açıkça hissederdik.”

Görevdeki ilk sezonunda karşılarında Matta’nın çalıştırdığı Ohio State vardır. Devreyi 1/16 üçlük atarak kapatmışlardır, 20 sayılık fark soyunma odasındaki bütün yüzleri düşürmüştür. Kapının kenarındaki çöp kutusunu yanına çeker. Elinde duran maç notlarından birisini buruşturarak top yapar. “Bunlara artık ihtiyacımız yok” der ve kağıttan topu oturan oyunculardan birinin üzerine doğru atar. Beş dakika sonra, bütün takım sırayla çöp kutusunu hedef almaya başlamıştır. Bu korsan şut idmanını takip eden ikinci yarının sonucu 45-16 Butler lehinedir. Tarihin en verimli şut idmanı için bir çöp kutusu ve birkaç kağıttan top yetmiştir.

Saygı tesis etmenin bir yolu bu olabilir. Bir başkası ise performans talep ettiğin kişiyi, bu yolda en az onun kadar çaba sarf ettiğine inandırmaktır. 2010 yılının Mart ayı, ülkenin Brad’i gerçekten tanımaya başladığı günleri getirecekti. UTEP ve Murray State karşısında beklemediği kadar zorluk yaşayan Butler, önce 1 numaralı seribaşı Syracuse’u, ardından esaslı 2 numaralardan Kansas State’i geçip Final Four’a tarihinde ilk kez kapağı attığında eş zamanlı olarak ilk ‘mesih’ başlıkları da atılacaktı. Brad artık lisesinde yapacağı konuşmaya kafa yormuyordu. Bununla birlikte The Indianapolis Star’ın baş sayfasındaydı, bu resmin lise binasının baş köşesine asıldığından emin olabilirdi. Bu kendisini Butler’dan büyük hissetmesine yol açmadı. “Birileri beni kovmadığı sürece, alacağım hiçbir teklif beni Butler’dan koparamayacak” diyordu, sıraya girmekte vakit kaybetmeyecek Oregon, Wake Forest, Illinois ve UCLA gibilerini kastederek. Onlara Andy Rautins’i sağına penetre etmeye zorlamanın onu panik odasına sürükleyeceğini, Kansas State’in perdelere hangi durumlarda hangi reaksiyonları verdiğini öğrettiği için kendisine minnettar olan bir oyuncu grubu oluşturmuştu. Sahada sürekli onların arkasını kollayacağından, bunun için video odasında uykusuz gecelere her zaman hazırlıklı olacağından emin oldukları bir koçun güveniyle 40 dakikalığına olduklarından büyük hissediyorlardı. Çoğu zaman rakip koçun savunma prensiplerine kendi oyuncularından daha hakim olduklarını düşünürlerken, bunun böyle olması anlaşılabilirdi bir bakıma. Birlikteyken her şeye bir cevabı olamayacağını samimiyetle itiraf ediyordu, ama onları cevaba götürecek doğru sorulara teşvik edeceğinden şüphe duymuyorlardı. Tek talebi her zaman bir arada kalacak karakteri göstermeleriydi. (Bazen de biraz daha “taşaklı” oynamaları.) Zira beş kişinin doğru yöne, geri kalan beş kişinin yanlış yöne yürümesindense on kişinin de yanlış yönde yola koyulmalarını tercih ederdi. Bu on kişinin yanlış yolda olduklarını kavrayıp, birlikte girdikleri bu çıkmazdan kurtulmanın bir çaresini bulmaları her zaman daha mümkündü.

O sene Michigan State’i yenip şampiyonluk maçı oynamaya hak kazandılar, finalde ‘sempatik kaybeden’ rolüne büründüklerinde oyuncuların insan üstü eforunun yanında Gordon Hayward’ın orta sahadan savurduğu topun arkasındaki deha da manşetlere taşınıyordu. Cinderella hikayesinin yüzü olan Hayward’ı kaybetmesine rağmen Butler, takip eden sezon da fileleri kesmek için son engele kadar ilerlemeyi başarıyordu. Bu kez çirkin bir maçtan şampiyon çıkan Connecticut olacaktı.

brad-tracy

Brad bugün Massachusetts’ta göreve geldiğinden beri esaslı değişiklikler yapmaya fırsat bulamadığı odasında oturuyor. Gerçekten de düşünüldüğü gibi Deron Williams’ın savunmada perdelerin yüzde kaçının altından, yüzde kaçının üstünden geçmeyi tercih ettiğini, Knicks’in Carmelo Anthony üzerinden oynadığı izolasyonlardan pozisyon başına kaç sayı bulduğunu ve bu niceliğin savunmanın yardım tercihlerine göre gösterdiği değişikliği ve bunun gibi bir düzine şeyi analiz etmeye çalışıyor. Belki bir başkası da tartışma götürmez bir özdeşim keşfettiğini sandığı Rick Pitino üzerinden, kolej koçluğundan doğrudan NBA’e geçiş yapan koçların yüzde kaçının başarılı bir kariyer elde ettiğini çıkarsamakla uğraşıyordur. Bir anlığına tüm bu zırvaların Brad’i anlatmaya yeteceğini düşündüyseniz, artık düşünmüyorsunuz.


Bay S.

Öğle arasına yirmi dakika vardı. Odak Grubu ile çalışması planlanmıştı, fakat saatlerdir yedi çift ölü göze bakmaktan başka bir şey yapmadığı düşünülürse herhalde buna ‘çalışma’ denemezdi. Odak Grubu’nun yüzde 57’sinin toplantının bir bölümünde içi geçmişti. Bunların yüzde 25’inin uyuklamasına doygun bir horlama da eşlik etmişti. Bay S. (artık e-postalarının sonunda bu imzayı tercih ediyordu) masanın her iki tarafına, birkaç kez, ünlü farkında-olmayabilirsiniz-ama-zamanım-çok-değerli bakışlarından göndermiş ama görünen o ki sökmemişti. Toplantıyı on dakika erken bitirmeyi önerdi. Odak Grubu’nun yüzde 71’i bu öneriyi, rahatlama içeren bir ses tonuyla onayladı. Bunun için ANOVA kullanmasına gerek kalmamıştı.

Gözleri öğle yemeğinde ona eşlik edecek birilerini aradı. Akşam yemeklerini yalnız başına yemek yeteri kadar hüzün vericiyken, buna ihtiyacı olduğunu düşündü. Birkaç dakika içinde toplantı odasındaki uyku mahmurluğu-kasvet karışımı havaya daha fazla tahammül edemeyeceğinde karar kıldı. Plazanın önünde nerede yiyeceğini bilemez halde dolaşırken, şişmanlara özgü o yürüyüşten edindiğini fark etti ürpertiyle. Toplantı odasındakilerin yüzde 50’sinin şişman kabul edilebilecek bir kiloda olduğunu düşündü, bu gruba Bay S. de dahildi.

O günlerde sık sık hayattaki varlığının gerçek anlamda bir ‘fark’ yaratıp yaratmadığını sorgularken buluyordu kendini. Bu sorgulamayı en son bu sıklıkla ziyaret ettiğinde, Eli Lilly’de henüz birkaç ayını doldurmuş olmalıydı. Bu fark yaratamama kaygısıyla hayati bir dönüm noktasına savrulduğunu hissediyordu o günlerde, şimdinin aksine. Şimdi sadece düşünüyordu. Bunu bir yere vardırmak konusunda öyle güçlü bir arzusu olduğu söylenemezdi… Hem fark yaratmak da neydi ki? Artık bunu en ucuz spor ayakkabı reklamlarında bile kullanıyorlardı: Fark yarat! Bu dünyaya izini bırak! Bunu en iyi sloganlaştıran, şu son dönemde sürekli rastladığı düşük bütçeli kamu spotu programıydı muhtemelen. Ebeveynleri tarafından ihtiyaçları karşılanamayan sorunlu çocuklar için bir tür mentörlük, yahut abilik/ablalık müessesesiydi akıllarındaki. 1 FARK YARAT kelimesine denk düşen telefon hattını bile almışlardı… “Şuradaki reklam panosunda bile var!” 36 yaşındaydı ve içinden ilk kez doğaçlama hareket etmek geliyordu. Akıllı telefonunun ekranında tuşlamaya başladı: 1-F-A-R-K-Y-A-R-A-T.

13 yıllık bir pazarlama çalışanı olarak, elbette bunun kendisine yöneltilmiş anlamlı bir tesadüf/gönderilmiş ve cevap beklenen ilahi bir mesaj olduğu düşüncesinin tipik bir tüketici yanılsaması olduğunu çok iyi biliyordu. Yine de… Hayatında takip edeceği bir rol modeli bulamayan 12-18 yaşlarında bir erkek çocuğuna gönüllü mentörlük yapmakla ilgilendiğini söyledi telefondaki kadına. Bunun için üçer saatlik iki çalışmaya katılmalıydı ve psikolojik açıdan uygun niteliklere sahip olup olmadığını ölçecek bir testi doldurması icap edecekti.

Güvenle yanıtladığı sorulardaki aşırı dürüstlüğü başına iş açmıştı. Alkol kullanımı komiteyi endişeye sevk etmişti.

— Bay Stevens, anlıyorum ama, bunun için uygun bir aday olduğunuzdan emin değiliz.

— Lütfen, bana Bay S. deyin. İş hayatımda yoğun bir stres yüküyle baş etmeye çalışıyorum. Alkol bu mücadelede doktorumun da yüreklendirici bir biçimde onayladığı yöntemlerden biri. Dilerseniz ona ulaşabilirsiniz. Dosyamda bilgileri olmalı… Bay Akkerman. Buna ihtiyacım var. BİR FARK YARATMAYA çok ihtiyacım var.

Komitenin onun için ayarladığı ilk küçük kardeş, bonusuyla birlikte gelmişti. Matt adındaki bu 12 yaşındaki veledin hiperaktif olduğunu fark etmek için bir dakika yeterliydi. Bu tip çocukların bir yaşıtıyla birlikteyken dayanılmaz hale gelmesi içinse o kadar süreye bile gerek yoktu. Bay S.’in Civic model arabasının arka koltuğunda birlikte olduğu yalnızca aynı yaşta alelade bir çocuk değildi üstelik, aynı zamanda ikiziydi. Gidecekleri yere henüz ulaşmamışlardı, hatta yolun yarısını bile katetmemişlerdi. Çocukların gürültüsünü insani boyutlara çekmeliydi. Bay S. ağızları dolu ve bir şeylerle meşgul olurlarsa yolun devamına katlanabileceğini düşündü ve bir dondurma dükkanına girmek için sağa çekti. Döndüğünde Civic’in arka koltukları boştu. Beklediği gibi, komite bunu ‘trajik bir sorumsuzluk örneği’ olarak dosyalamak için çok hevesliydi.

İkizler felaketinin üzerinden bir yıldan uzun bir süre geçmişti. Olayların seyri Bay S.’in canını sıkmış olsa da, birkaç ay telefonla durumu hakkında güncelleme talep ettikten sonra mentörlük işini zihninden tamamen silebilmişti. Sadece altı saatini ve daha fazlasını çöpe atmasına neden olan çalışmalar ve teste lanet okuyordu. Telefonu çaldı, 1-F-A-R-K-Y-A-R-A-T numarasını başlangıçta teşhis edemedi. Hala ilgileniyorsa yeni bir mentörlük fırsatı doğabileceğini söylüyordu telefonun ucundaki ses, bu kez çocuğun uyuşturucuyla başı birkaç kez derde girmiş, daha belalı, bir tip olduğu uyarısıyla birlikte. İkizlerden kötü olabileceğinden emin değildi. Etraflıca düşünmek için biraz süre istedi. Şansını bir kez daha deneyecekti. Bir fark yaratmaya bir şans daha…

Bu defa çocuğu varoşlardaki evinden teslim alması gerekiyordu. İlk denemede kapıyı yarı çıplak bir kadın açtı, annesi olmalıydı. Yarı çıplak olduğu kadar yarı baygındı. “Bobby evde yok, nerede olduğunu tanrı bilir” dedi. Ne zaman geleceğini sormak istedi ama bunun yararı olmayacaktı. İçinden ‘armut dibine düşermiş’ diye geçirip, mahallenin tekinsiz sokaklarından gerisin geri evine doğru yola koyuldu. İkinci denemede de hemen hemen aynı tabloyla karşılaşacaktı. Kadının üzerindeki geceliğin bile aynı olduğuna yemin edebilirdi. Daha fazla ısrar etmeye gerek yoktu. Komiteye durumu bildirdiğinde pek şaşırmadıklarını, zamanını boşa harcadıkları için üzgün olduklarını söylediler. “Ziyanı yok” dedi Bay S., fakat çocuk adına kötü hissediyordu. Muhtemelen başa çıkamayacağı kadar çaresiz bir vakayla karşılaşacaktı ama annesini gördükten sonra zavallı çocuğu uyuşturucuyla başı derde girdiği için suçlayamazdı.

Artık kesinlikle bu zorlama abilik/ablalık müessesesiyle hesabı kapattığına inanıyordu. Kampanya da büyük bir başarıya ulaşmamıştı. Mentörlük talebiyle başvuranların sayısı gitgide azalıyor olduğundan olsa gerek, iki ay sonra bir kez daha komite tarafından arandı. 16 yaşında bir kızın mentörü olmakla ilgilenip ilgilenmeyeceğini sordular. Kendini alaya alarak “Bir ayyaşla 16 yaşında bir kızı yan yana getirmekten çekinmeyecek misiniz” diye sormayı düşündü bir anlığına. Bu kadar düşmemeliyim dedi, ilk düşüncesinin bu olmasından utanarak: “Kız hakkında daha fazla şey duymak istiyorum, tabii eğer mümkünse.”

Destinée adındaki bu kız da boş bir sabıka kaydıyla gelmiyordu. Yakın zamanda birkaç kez fahişelik teşebbüsü sırasında yakalanmasının üzerine yerel mahkeme kızı ıslah evine göndermeyi düşünmüş, ancak ailesinin hali vakti yerinde ve daha önce çuvallamış olmalarına rağmen kızlarını doğru yetiştirmek konusunda istekli görünmesi sebebiyle bu kamu spotu programına yönlendirmişti. Daha kişisel şeyler duymak istiyorum dedi, artık direksiyon koltuğuna o geçmişti ne de olsa. “Bay S., bunun gizlilik politikamıza aykırı olduğunu bilecek kadar uzun zamanı geride bıraktınız bu programda.” Sınırları biraz daha zorlayabilirdi. “Bana uygun gördüğünüz o iki veledi ve yüzünü görme şerefine bile nail olamadığım, fakat hala ara sıra aklıma geldiğinde kötü kaderinden dolayı vicdan azabı çekmeme yol açan 30. Cadde’deki çocuğu hatırladığımda bu küçük ricaya hakkım olduğunu düşünüyorum” dedi. İyi kotarmış olmalıydı. “Bay S. bu programa dahil olurken en hafifinden ‘sorunlu’ diye adlandırabileceğimiz bazı çocuklarla iletişim kurmanız gerektiğini biliyor olmalıydınız. Ama Destinée’nin en büyük tutkusunun basketbol olduğunu söyleyebilirim. Okula geri dönüp kalan derslerini verebilirse tek amacı, Butler Üniversitesi’nden basketbol bursu kazanmak… Bay S., hatta mısınız?”

“Basketbol” sözcüğünü duyduğu anda ufak çaplı bir şok geçirmişti. O meşum öğle arasında 1-F-A-R-K-Y-A-R-A-T’ı tuşlarken bile aşırı anlamlar yüklenen tesadüflerle alay etmekten geri kalmıyordu. Bu yanılsamaya gerçekten düştüğü söylenemezdi, bu zayıflığa kendi iradesiyle kapıldığına herkesi temin edebilirdi. İsteyerek düştüğü bir yenilgiydi. Hayatına buyur etmekten keyif aldığı bir kaybedişti. Bu yüzden bir ‘kaybediş’ sayılmamalıydı belki de. Kesinlikle sayılmamalıydı. Ancak bugün geldiği noktada, telefonun ucundaki ses ona en büyük tutkusu basketbol olan bir kızın mentörü olmak isteyip istemeyeceğini soruyordu. İsmi Destinée olan bir kız. Alay eden değil alay edilen konumunda olduğunu bildiğinden emin olmak istiyordu sanki birisi… “Evet,” dedi, “hattayım. Adresini alabilir miyim? Destinée ile şansımı denemek istiyorum kesinlikle. Son bir kez.”

applebees

Destinée ile Applebee’s adında bir zincir restoranda buluşmak üzere randevulaştılar. Basketbol bağlantısını öğrendikten sonra kıza duyduğu yakınlığa rağmen, diğer arka planını düşünmekten kendini sakınamıyordu. Açık seçik şeylerle gelip, şehirdeki itibarını zedeleyebilirdi. Burası şirketin merkez ofisine yakın sayılırdı… Çok geçmeden fotoğraftaki surete uyan bir kız belirdi kapıda. Doksanlardan sağ çıkan üç oduncu gömlekten birini geçirmişti üzerine. Indiana’da siyah bir kızın üzerinde görmeyi bekleyeceğiniz son gömlek. “Buradan 1992’deki bir Nirvana konserine geçiyorsun herhalde” diyebilirdi, birlikteyken daha rahat hissettiği biri giymiş olsaydı bu gömleği. Gözünü dikip gömleğe bakmak -vermek istediği ilk izlenim düşünülecek olursa- pek iyi bir fikir değildi. Çekingen bir sesle “Siz Bay S. olmalısınız” diyerek böldü bu düşünceleri Destinée. “Bana Brad de” diye cevap verdi yıldırım hızıyla. Aynı hızla bunun ürkütücü bir samimiyet geçişi gibi tınlayabileceğinden çekindi. “Şu komitenin tuhaf uygulamaları var, ismimi açıkça söylememe rağmen gizlilik politikalarına aykırı olduğu için beni sadece Bay S. olarak takdim etmelerinin yeterli olacağını söylediler.” Alaycı bir gülümseme vardı şimdi suratında. Bu açıklamayı yemeyecek kadar zeki duruyordu zaten en başından beri. “Bak Brad, burada olmak benim için de senin için olduğu kadar sıkıntı verici. Bu işi kısa tutalım. Şu meşhur komitenin ve diğerlerinin düşündüğünün aksine, bugüne kadar yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Şu an ihtiyacım olan tek şey, evime dönüp bütünleme sınavlarına çalışmaya devam etmek. Butler’a girmemin tek yolu bu.” Bay S. araya girmeye çalıştı. “Butler…” “Evet Butler. Bir de buraya bir arkadaşımı daha çağırmam problem yaratır mı? Yaratmayacağını umuyorum. Mahkemeden bu yana evden çıkmama neredeyse hiç izin vermiyorlar. Anlıyorsundur, görmem gereken biri. Butler’ın erkek takımının asistanlarından o da. Erkek basketbol takımının yani… Benim hayalim basketbolcu olmak. O da geldi, konuşuruz.”

Masaya yönelen adam bir yerlerden tanıdık geliyordu. Kendisini tanıtmaya gerek duymadan, Bay S.’i açıkça görmezden gelerek, Destinée’nin karşısına oturdu. “23 numara,” diye haykırdı Bay S., “Jamal Meeks!” Bütün bu buluşma hikayesinin stresi görmezden gelinmenin ağırlığıyla birleşmişti ve kontrolü iyiden iyiye kaybetmişti. Seksenlerin sonundaki bu undersized Hoosiers guardının adını istemsiz olarak belleğinden çağırabilecek kadar kendindeydi yine de. Onu ilk kez 12 yaşında izlemişti. Sabahtan akşama komşuları Brandon Monk’ın arka bahçesindeki potayı mesken edinip, dönemin Hoosiers ve Pacers takımları üzerine konuştukları günlerdi. Destinée ve Jamal, her ikisi de, Bay S.’in bu tuhaf çıkışı sonrası korkuya kapılmışlardı. “Destinée bu adam kim en ufak bir fikrim yok ama başka bir yerlerde otursak, ne dersin?”

Destinée gözleriyle yalvarıyordu Bay S.’e. Onunla olmanın hakkı olduğunu düşündü önce, 1 FARK YARAT yüzünden çarçur ettiği zamanlar ona en azından böyle bir hak kazandırmalıydı. Mucizevi tesadüfünün, doğa üstü güçlerin ona mesajının tadına varmak için bu yarım saatini dolu dolu kullanmalıydı. Ancak bu şekilde Destinée’nin hayatında bir fark yaratabilirdi. Çocukluğu ve ilk gençliği boyunca basketbolu saplantı haline getirmişti en nihayetinde, teoride bu onu bu iş için mükemmel insan yapardı. Öte yandan Destinée tüm bunlardan habersizdi. Hiçbiri onun suçu değildi. 1 FARK YARAT ile önceki tecrübeleri (İkizler felaketi ya da uyuşturucu müptelası anne) onu hiç ilgilendirmiyordu. Kendi hayatıyla bir fark yaratma iradesi gösterememiş biri, şimdi bunu onun hayatını kullanarak yapmayı mı planlıyordu? Bunun için onun hayatında hak iddia etmesi, yarım saatliğine bile olsa, kabul edilebilir miydi? Cadde üzerindeki otomobillere bedenini sunması mı fahişeliğe daha yakındı, yoksa uzun zaman sonra elde ettiği bu özgürlük fırsatını bir başarısızlık abidesiyle geçirmeye itilmesi mi?

Destinée adına sorduğu soruların hiçbirine yanıt bulamadı. Başından beri doğru soruları sormakta, onlara yanıt bulmaktan daha başarılı olduğu söylenirdi. Ve bu sefer, gerçekten, iyi iş çıkardığını düşünüyordu. Destinée’nin hala üzerine çevrili gözlerini gördüğünde, başını onaylar biçimde yavaşça öne eğdi.

Garsonu çağırıp henüz servis edilmemiş yemeklerin hesabını istedi. “Burada ödemeyi Sodexo ile yapabiliyor muyuz?”

* İcat etmek gerekir. “Eğer tanrı yoksa onu icat etmek gerekir. Adalet yoksa onu da.”

  1. Beş yaşındayken odasına kapanması teranesi bir şehir efsanesinden ibaret değil aslında. O yıllardan itibaren evde tutkuyla yaptığı tek iş, kaydedilmiş NBA maçlarını izlemek. []
  2. 2004’te son derece sıradan bir Xavier takımına (şimdilerde daha çok Avrupa’da bilinir olan senior Romain Sato ve Lionel Chalmers önderliğinde, freshman Justin Cage ve Justin Doellman’ın ekstra katkılarına ihtiyaç duyan bir takım) Elite Eight oynatıp, Ohio State’te Greg Oden, Mike Conley, Evan Turner, Jared Sullinger gibi büyük lise yıldızlarının etrafında güçlü takımlar yaratabilmesiyle merdivenleri üçer beşer çıktığı söylenebilir. Henüz fileyi kesememiş olması büyük bir şanssızlık. []
  3. http://sportsillustrated.cnn.com/-college-basketball-mens-tournament/news/20130320/drew-cannon-butler/ []
  4. Bir tanesi şurada ama elinizi hangi eyalete atsanız böyle birkaç örnek bulabileceğinizden eminim: http://www.youtube.com/watch?v=6TXZraPv120 []
[fbcomments]