Skip to content

Herkesin Hornby’si Kendine

Hornby kitapları, bir erkeğin sahip olabileceği en önemli servetlerden...

Alttaki yazıların fitilini, Kerimcan’ın attığı bir tweet ateşledi. Raftaki Hornby kitaplarının altında “Bir erkeğin sahip olabileceği en önemli servetlerden” yazıyordu. “Adam haklı” diyen çok olunca, Etgar Keret yazısından güç alıp “Herkes kendi Hornby’sini anlatsın madem” noktasında buluştuk.

Bu seferki ‘bir büyüğümüz’ olduğu için, mesai uzun sürdü. Biraz da tembellik ettik, doğrudur. Ama iyi-kötü, bir şekilde kendisiyle hesabımızı masaya döktük. Hatamız olduysa affetsin, çok seviyoruz.


“… Bu aidiyet duygusu, insanların bir Çarşamba gecesi Plymouth’taki manasız bir maça gitmek için neden onca yolu teptiklerini kavrayabilmek için şarttır. Bu duygu olmasaydı futbol ticari bir meta olmayı başaramazdı. Peki bunun sırrı neredeydi? Acaba kulüp, her hafta takımlarının peşinden köşe bucak ülkeyi dolaşan taraftarlara, benden daha fazla mı “aitti”? Ya her sezon toplasan on kadar maça giden, ama 1938’den beri Highbury’ye takılan yaşlı amcaya ne demeli, kulüp ona ait değil mi, ya da o kulübe? Elbette böyle. Ancak benim bunu keşfetmem için aradan birkaç yıl geçmesi gerekiyordu; o vakte kadar benim açımdan acı yoksa, kazanılacak hiçbir şey de yoktu. Acı çekmedikçe, zangır zangır titreyip, takım flamamla gözyaşlarımı kurulamadıkça iyi zamanların keyfini çıkarmak tek kelimeyle imkansız oluyordu.”

Fever Pitch’teki bu paragraf, kitabın en çok aklımda yer eden kısmı galiba. O aralar aidiyet ve sadakat üzerine çok kafa yorduğumdan mı bilmiyorum ama bir insanın geçmişine bakıp, o döneme ait yaşadıklarını daha geniş bir perspektifle değerlendiriyor olması çok yakın geliyor. Spora çoğunlukla haddinden bile fazla anlam yükleyen biri için bu günlüğün ilgi çekici olmaması söz konusu değildi. Suat Kaya’lı 1-0’lık galibiyetler ile ligde kalan Konyaspor, Sertan Eser’i izlemenin eşsiz keyfi, David Rivers’ı izlemek için sırf sabahın köründen beri beklediği sırasını korumaya çalışırken 13 yaşında hala niye polisten cop yediğini anlayamayan bir çocuk, “Sergen attı, şampiyonluk geldi!”, Ali Sami Yen’deki Karşıyaka maçının her saniyesinin bugün bile benim için nasıl bir stres unsuru olduğu ya da kısaca Khalid El-Amin ve diğerleri… Farklı dönemler, farklı mekanlar ama Nick Hornby’nin taraftarlık deneyimi hiç de yabancı değil bana. Benzer yollardan geçmiş milyonlarca taraftara dair saf duyguları anlatıyor, çünkü kendisi de onlardan biri.

Hayatını Arsenal maçlarının etrafında anlatması, kendi hayatına dair anılarını da benzer şekilde hatırlama eğilimi olan, spor konusunda hastalıklı bir bünyeye doğal olarak daha yakın geliyor. Ancak asıl mevzu anlattığı hayatın hiç de yabancı gelmemesi. Ergenlik dönemi ya da üniversite hayatı, oradaki adam size hiç yabancı değil. O kadar samimi geliyor ki hayatınıza dokunmaması imkansız. Nick Hornby bayağı bayağı çevremden biriydi resmen, beni geçmişimde bir yolculuğa çıkaran türden hem de. Aynı onun gibi izlediğin vasat bir maçtan aklında kalan bir anekdotu saatlerce sorgulayabiliyor, geçmişinizde nelerin hayatınız üzerinden belirleyici olduğuna kafa yoruyor, hayatınızın kelebek etkisi anlarını düşünüyorsunuz.

Paris’te Belletti o golü attığında ne hissetti ya da ondan üç hafta önce Riquelme penaltı noktasına gelirken hangi totemleri yaptı, merak ediyorum zira o anları yaşaması kadar, o anların fotoğrafını da çekip bambaşka bir şekilde anlatabiliyor Nick Hornby.

“İnsanların hayatlarının en güzel anı olarak tanımladıkları anların hiçbiri karşılaştırmak için uygun değil gibi görünüyor. Bir bebeğin doğumu olağanüstü derecede coşku verici olmalı; ama içinde o akıl almaz sürpriz duygusu yok ve bu, daha da önemlisi çok uzun sürüyor; bir ödül almak, bir terfi kazanmak da ne son saniye faktörünü ne de o gece hissettiğim elinden bir şey gelmeme duygusunu içeriyor. Peki, birdenbirelik duygusunu yaşatacak başka ne olabilir? Belki piyangodan büyük ikramiye vurması. Ama büyük miktarlarda para kazanmak, psikolojinin tümüyle farklı bir yanını etkiliyor, içinde futbolun o ortak coşkusu yok.

Öyleyse, gerçekten elimizde bu anı tarif edecek hiçbir şey yok. Bütün mevcut seçeneklere baktım. Ne yirmi yıl boyunca iki gözle beklediğim (yirmi yıl boyunca beklenebilecek başka bir şey var mı?), ne de hem bir oğlan çocuğu hem bir yetişkin olarak arzu ettiğim başka bir şey hatırlamıyorum. Öyleyse lütfen sportif başarı anlarını hayatlarının en güzel anı olarak tanımlayanları hoş görün. Merak etmeyin, hayal gücünden yoksun değiliz. Acınası, kuru bir hayatımız da yok. Yalnızca, gerçek hayat daha solgun, sıkıcı ve orada beklenmedik sevinçleri yaşama şansınız daha az.”1

Çağrı Turhan

Her şey yukarıdaki sahne ile başladı. Nick Hornby’nin kim olduğunu bile bilmeden yağmurlu bir yaz günü sinemada High Fidelity’yi izlemiştim. Film bittikten sonra “Bir insan erkek dünyasını, kadınlarla olan ilişkilerimizi, hayata dair bakışımızı nasıl bu kadar iyi betimleyebilir?” sorusu beynime çakıldı. Heyecan dolu dial-up sesi ve ardından internette 56k hız ile yapılan araştırma sonucu Nick Hornby’nin varlığından haberdar oldum. O günden beridir peşindeyim.

Nick Hornby’yi benim için ve çevremdeki kimi insanlar için bu kadar özel bir yazar haline getiren sebepler neydi? Neden kitap eleştirisinden, müzik yorumlarına kadar piyasaya sürülen her kitabını soluksuz okuyorduk? Belki de Britanya topraklarında kullandığı dilin sokağa yakınlığı ve basitliği nedeniyle edebiyatçılığı şiddetle tartışılan yazar, aslında memleketteki bir boşluğu dolduruyordu. Nick Hornby, şehirli, post-modern, orta sınıf erkeğin (daha sonra aynı kategorideki ailelerin) hikayelerini anlatıyordu. Bunu yaparken ince gözlemlerini popüler kültürle süslüyor, yanlarına sahip olduğu enfes müzik kültüründen ögeler ekliyor üstelik popüler olaylara sıkı göndermelerde bulunuyordu. Adeta içinde bulunduğumuz jenerasyon için gelecekten günlükler tutuyordu.

Yazarlığı eleştirilen Hornby’nin orta sınıf erkeğinin tüm sancılarını, büyümeye direnmesini, kadınlarla olan ilişkilerini ve kaçınılmaz sonunu muhteşem bir mizah duygusuyla aktardığı High Fidelity’yi okurken bir sinema filmini izler gibi hissediyordunuz. Bu nedenledir ki kitabın filmi çekilirken hem mekanın Londra’dan Chicago’ya taşınması hem de zaman diliminin 80’lerden 90’lara alınmasına rağmen dünyadaki en iyi roman uyarlamalarından biri olup birçok kişi için kült film statüsüne çıkmıştı.

Hornby aslında sıradan insanların sıra dışı hikayesini anlatıyordu. Charles Dickens’ın büyük bir hayranı olan yazar onun yarattığı yüzlerce basit karakterin büyük torunlarının hikayelerini anlatmaktaydı. Üstelik bunu yaparken sadece romanları değil kısa hikayeleri de kullanıyordu. Penguin Yayınları’nın 70. doğum günü için yazdığı Otherwise Pandemonium’da yer alan Not a Star hikayesi bu konuda bence Hornby külliyatının en önemli parçalarından biridir.

Her kitabıyla ilgili söyleyecek birçok sözüm olmasına rağmen Nick Hornby’ye dair tek hayalim 17 Mayıs 2000 yılının akşamıyla ilgili sağlam bir pub sohbeti yapmak, daha fazlası değil.

Kerimcan Akduman

Hornbybbc-co-uk

“(…) Kitapta bir sürü funk plağının ve Marvel çizgi romanının isminin geçtiğini biliyordum. Başka bir deyişle, kitap sokağımdan geçmekle kalmamıştı; kapımı çalıyor ve içeride olup olmadığımı anlamak için gözetleme deliğinden içeri bakıyordu.”

Nick Hornby, ‘Hece Cümbüşü’nde Jonathan Lethem’ın ‘The Fortress of Solitude’ kitabının kendisini nasıl içine çektiğini böyle özetliyor. Hornby’yi anlatmak için Hornby’nin kendisinden yardım almak benim acizliğim olabilir, o kadar ince düşünmedim açıkçası. Tek bildiğim; beni Hornby’ye çeken ilk kitabın da futbol ve Arsenal’a temas eden noktalarıyla ‘Fever Pitch’ olduğu. Gizlice ele geçirilmiş, 24 yılı kapsayan bir günlük gibi düşünün; dokunduğu her şeyle sokağımdan geçmekle kalmayan, kapımı çalan ve gözetleme deliğinden içeri bakan bir günlük. Nasıl kayıtsız kalabilirdim ki? Hangi irade, 20’li yaşlarının başındaki bir çocuğu “Sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden” gibi bir giriş cümlesinin devamını okumaktan alıkoyabilirdi? Bu yüzden, Hornby’yi de kapıdan içeri buyur ederken zorlanmadım. Ve devamında, Hornby’ye ait ne varsa her şeyi; kitapları, yazıları, röportajları ve dahi şarkı sözlerini…2

‘Fever Pitch’ ile işim bitince, Hornby haritasındaki en bilindik patikadan ilerleyip ‘High Fidelity’ye geçiş yaptım. Kitap bu kez kapımı çalmakla kalmıyor, merkezine müziği ve ilişkileri koyarak, resmen ve alenen, tekme tokat içeri giriyordu.

Burada bir parantez açayım; bizler, karışık kasetlerin hüküm sürdüğü dönemden, internetin henüz en ilkel çağlarından geliyoruz. Bir şarkıyı -o da şanslıysa- yarım saatte indirebilen, ay sonunda gelecek kol gibi telefon faturası riskini göze alıp bağlantı kesildiğinde 146’dan yardıran, bugün bile kafasının bir köşesinde modem sesi çınlayan, D&R’lar daha piyasada yokken elindeki listeyle küçük müzik marketlere dalan, doldurttuğu karışık kasetleri bin kere dinlediği için şarkıların sırası aklına kazınan ve bu yüzden, yıllar sonra dahi ‘Torn’un sonunu ‘I’ll Be Missing You’nun girişine bağlayan bir nesilden bahsediyorum. Kolay değil.

‘High Fidelity’ de ait olduğumuz neslin kaynak kitaplarından biriydi işte. Zira Rob ve dolaylı yoldan Hornby, bir üst jenerasyonumuz sayılırdı. Bizle benzer zevkleri olan, bize yakın hayatlar yaşayan, bizim gibi seven, bizim gibi üzülen, aynı sorunlarla boğuşan, kurdukları “Şimdiki aklım olsa” cümlelerindeki gizli özneleri bizler olan adamlardı. Üstelik bu adamlar, müzikle yetinmeyip bir de hayattan ve kadınlardan bahsediyorlardı. Mahallenin çocuklarını etraflarına toplayıp onlara hayat dersi veren abiler olur ya, onlar gibi. Biz de tüm yeniyetmeliğimizle, ağzımız açık şekilde dinliyorduk. Sorularımız vardı; terk etmek, aldatılmak, kaybetmek, kazanmak, kendine yetmek, bizi mutlu eden şeyleri yaparak bir hayat kurup kuramayacağımızı öğrenmek, hayatın bizi hangi noktaya savuracağını tahmin etmek ve kafalarımızı bulandıran bir sürü şey daha… Bunların hiçbirinin cevabını bilmiyorduk. Bilmemek bir yana yakınından bile geçmiyorduk. Tamam, bugün de çoğunun altını boş bırakırız belki ama o gün için ‘bir bilen’e danışmak mantıklı geliyordu.

‘High Fidelity’den sonrası ise bu kadar net değil. Benim için ‘31 Şarkı’ ve ‘Hece Cümbüşü’, yapmak isteyip de yapamadığım, özendiğim şeylerin hayat bulmuş hali. Bir başkası için de ‘About a Boy’ ya da ‘Juliet Çıplak’ çok şey ifade ediyordur. Belki de etmiyordur, bilmiyorum. Hornby’nin hangi kitabının, kimin hayatına ne kadar temas ettiğini çözmek zor. Emin olduğum tek şey var; az ya da çok, herkesin hayatına bir noktasından dokunur.

İşin kötü yanı -iyi de olabilir- bunun için bazen bir kitaba bile ihtiyaç duymaz, tek bir şarkı sözü yeter. Ben Folds’un seslendirdiği ‘From Above’3 mesela; birbirlerini ıskalayan, bir türlü denk gelemeyen insanların hikayesini anlatır. Öncelik sırasının başına akıl sağlığını koyanlardansanız, sık aralıklarla dinlemenizi tavsiye etmem. Ama güzeldir; ortada bir durum vardır ve her zamanki gibi, size en yalın haliyle o durumu anlatır. Lafı asla dolandırmaz, sözünü sakınmaz.

Bu açıklığı ve samimiyetiyle Hornby, benim için, yürüdüğüm yollarda çok önceleri kaybolmuş ama bir şekilde yolunu bulmuş bir ‘abi’ gibi. Ve tek çocuklar, -her ne kadar sıklıkla inkar etseler de- hayatlarının belli bölümlerinde kendilerine yol gösterecek böyle bir figüre ihtiyaç duyar. Ben, benimkini okuduğum kitaplarda buldum; adı Nick, 56 yaşında, Londra’da yaşıyor, Arsenal taraftarı ve halden anlıyor.

Onur Erdem

Reinhold Messner’i tanır mısınız? Hakkında sevdiğim bir hikaye var. Ben Folds Five grubu 1999’da çıkardıkları albüme “The Unauthorized Biography of Reinhold Messner” adını koyar. Bu uzun ismi koymalarının nedeni efsane dağcıya hayranlıkları değil, grubun bateristinin lisedeyken chat odalarında fake isim olarak “Reinhold Messner”i kullanmasıdır. Gruptan hiç kimse böyle bir insanın gerçekten yaşadığını düşünmez ancak albüm çıktıktan sonra onlara bunu soran gazetecilerden öğrenirler. Boom!

Birkaç Hornby var Hornby’den içeri. Futbol yazan Hornby ile başladı her şey. Müzik ve kalp kırıklıkları yazan Hornby çıktı sonra. Edebiyat yazan Hornby çok komikti. Şarkıları eleştiren Hornby ise çok zekiydi. Senaryo yazdı sonra. Yetmedi, müzik işine gerçekten el attı. Ben Folds ile bir albüm çıkardı. Bütün bunları yapması onu Rönesans insanı mı yaptı? Hayır, asla büyüklük taslamıyordu. Ne yazarsa yazsın, neye el atarsa atsın, bunu bir pop şarkıcısı gibi yapıyordu. Brian Eno’nun bir parçası olmaktan gurur duyduğu pop çarkının bir parçasıydı o da. Edebiyat da yapsa, futbol da yazsa, senaryo da kaleme alsa Nick Hornby benim için ilk kitabından beri pop şarkısı yapan bir isim.

Bu yıl Super Bowl’da Beyonce sahne alacak. Eskiden, pop müzikten keyif alamazdım. Alsam bile bunu “suçlu zevk” kılığına sokar, beni ben yapan öteki kültürel ürünlerin yanına kaçardım. Lars von Trier filmleri tutkunuysanız Crazy in Love’ın 2000’lerin en iyi şarkısı olduğunu iddia edebilir misiniz? Hornby okudum, artık içim rahat. Crazy in Love gibi bir şarkı gelmedi uzun süredir. Eğer benden 2012’nin şarkısını seçmek isterseniz size Call Me Maybe’yi işaret edebilirim.

Reinhold Messner gerçekten yaşıyor. Ve siz onu tanımadan, göndermeler yapmadan da ona dair bir albüm yapabilirsiniz. Her şey çok derin, çok edebi, çok havalı olmak zorunda değil. Çehov’dan gürültücü karşı komşunuzdan bahsettiğiniz gibi bahsedebilirsiniz, Dickens’tan Madonna’dan bahsettiğiniz gibi bahsedebilirsiniz. Bu cool olmak değildir, o artık çok eskimiş bir kelime. Bu başka bir şey, illa adını koymak zorunda değiliz.

Nick Hornby hepimize bu yolu açtı. Daha sonra da Ben Folds’un Smoke şarkısını “31 Songs” kitabında yazdı. Şöyle bitiyordu yazı:

“Yeni Lennon ve McCartney muhtemelen aramızda; sadece, onlar İsa’dan büyük olmayacak…”

Evet, muhtemelen, aramızda. Nick, Hornby, aramızda.

İnan Özdemir

  1. http://www.youtube.com/watch?v=bQmO3S2eLPE
  2. Hatta bazen bir dergide denk geldiğim küçük bir alıntıyı: http://medreruno.blogspot.com/2010/10/hornby-der-ki.html
  3. http://www.youtube.com/watch?v=X5peqCDJi0A