Skip to content

Keret Evi

Yeni Etgar Keret çevirisi Kapı Birden Vuruldu, geçtiğimiz ay raflardaki yerini aldı. Kendisini evinde ziyaret ettik!

Siren Yayınları’ndan Avi Pardo çevirisiyle çıkan “Kapı Birden Vuruldu” aramızda elden ele dolaşırken, uzun zamandır toplanmadığımızı fark ettik. Bu son Etgar Keret derlemesini de bakkaldan aldığımız futbolcu kartı paketlerini açarkenki heyecanla açtık. Arka kapakta bizi şunlar bekliyordu:

“Çarpıcı bir mizah.”

“Uzun zamandır okuduğum en komik, en karanlık ve en sivri öyküler.”

“Keret, müthiş bir yazar. Yeni kuşağın sesi.”

Hepsine katılıyor olmakla yetinemiyoruz.1

Onur Erdem:

Sırt ağrım bir haftadır peşimi bırakmıyor. Gün içinde bir şekilde idare ediyorum ama gecenin hareketsizliğinde iyiden iyiye belli ediyor kendini. Yakın dostlarım Voltaren ve Muscoril’den destek alıyorum ama onların da zahmeti büyük; sürmesi zaten dert, bi’ de sıcak tutsun diye sırtıma polar battaniye falan atıyorum. Benim gibi bir üşengeç için, neresinden baksan uzun iş. Sonra mevcut halime dışarıdan bakıyorum; eve gelmesine rağmen henüz pelerinini çıkarmamış Süpermen gibiyim. Canı yanan, yorgun ama yılın ilk kestane şölenini başlatmak için uzandığı koltuktan kalkıp, sırtındaki polar pelerinle mutfağa doğru yol alan bir Süpermen. Evet, bence de çok saçma.

Bunları, okumakta olduğunuz yazıyı hangi zorluklar içinde yazdığımı görüp de bana acıyın diye anlatmıyorum. Derdim; içinde bulunduğum absürt durumun, herhangi bir Etgar Keret kitabına yakınlığını vurgulamak. Küçük hikayeler, basit insanlar, sıradan hayatlar. Ama hepsinin içinde bir olmamışlık, bir kalıbına oturmamışlık var. Beyaz bir gömleğin yakasındaki kan lekesi gibi, radyodan kasete kaydettiğiniz şarkıların en güzel yerinde araya giren o lanet jingle’lar gibi, üzerinizde bozuk para olmadığı için kağıt 20’lik soktuğunuz jeton makinasından dökülen iki avuç madeni 1’lik gibi… Normal insanların, yabancısı olmadığınız hayatlarından bilindik hikayeler işte. Ama bir noktaya kadar…

Geç kalan yolculara asla kapıyı açmayan otobüs şoförü mesela; hani zamanında tanrı olmak isteyip de beceremeyen. Hepiniz mutlaka, hayatınızın bir döneminde kapıyı açmayan bir şoföre denk gelmişsinizdir. Ama o şoförün en büyük ideali tanrı olmak, kapıyı açmama gerekçesi de ideolojik değildir. Muhtemelen canı sıkkındır, sizi fark etmemiştir ya da dümdüz öküzdür. Keret’in kitabında karşılaşacağınız şoför ise prensip sahibidir; geç gelen bir yolcuya kapıyı açmazsa, o yolcunun bir sonraki otobüse bineceğini ve hayatından 15 dakika kaybedeceğini bilir. Tıpkı, geç kalan yolcuyu 30 saniye beklediğinde, otobüse zamanında gelmiş 60 yolcunun hayatından toplam 30 dakika çalacağını bildiği gibi. Ve bu basit matematik, onu saplantılı bir ideolojiye götürür.

Bazı karakterleri de aşağılıktır Keret’in. Genel normlara göre konuşuyorum tabii, yoksa anlattığı insan biraz sen, biraz ben, biraz da biziz işte, kabul etmesek de.

‘Buzdolabının Üstündeki Kız’, sayfa 129, öykünün adı ‘Yüzde Yüz’. Sadece iki sayfada, riyakarlığımızı o kadar güzel vuruyor ki yüzümüze. Kız arkadaşı Roni’yle her sevişmesinde, ondan üstündeki gömleği çıkarmasını isteyen ama onu asla ikna edemeyen bir adamın hikayesini anlatıyor. Roni’nin bir sebebi olduğunu adam da biliyor aslında, Roni’den değil de arkadaşlarından duyuyor; vücudundan nefret ettiği için bir cinnet anında ayna karşısında mutfak bıçağıyla göğüslerini kesmeye çalıştığından ve muhtemelen o yaralardan utandığı için gömleğini çıkarmadığından bahsediyorlar. Ama seviyor adam, her şeye rağmen, böyle söylediklerinde sinirleniyor hatta. Sonra Roni’nin hamile olduğunu öğreniyorlar. Adam “Evlen benimle” diyor, Roni kabul ediyor. O gece yine yatağa giriyorlar, Roni ilk kez gömleğini çıkarıyor, adam onu ilk kez çıplak görüyor ve hikaye şu iki cümleyle bitiyor:

Aramızdaki bağ çok güçlü ve hiçbir şey onu koparamaz, hep öyle demiştim ona. Nasıl bu kadar aptal olabilmişim?

Hadi, siz de benim gibi bildiğiniz bütün küfürleri edin adama. Ama sonra, sakin kafayla bir düşünün; sevdiğinizi söylediğiniz insanlara nasıl kusurlar bulduğunuzu ve “Asla vazgeçmem” dediklerinizden hangi gerekçelerle vazgeçtiğinizi sorgulayın. Ama cevabı bulmak için çok zorlamayın, insanın kendisiyle yüzleşmesi o kadar da iyi bir şey değil en nihayetinde. Neyse…

Diyorum ki; Keret anlatır, seni, beni, bizi anlatır. Ama güzelliklerimizi, ama zayıflıklarımızı, bazen direkt, bazen ima ederek ama bir şekilde anlatır. Ve bu tek taraflı paylaşım, okurla yazarı bir noktaya taşır. Bir adım o gelir, bir adım siz gidersiniz ama mutlaka, bir noktada, birbirinize temas edersiniz.

Ben, Keret’i okumadan önce izleyenlerdenim aslında. Wristcutters: A Love Story filmini bitirdiğimde Shannyn Sossamon’a nasıl aşık olduysam, hikayeye de öyle vurulmuştum. Ama o hikayenin, Keret’in bir öyküsünden (Kneller’in Mutlu Kampı) yola çıkarak senaryolaştırıldığından haberim yoktu. Bir şekilde bu gerçekle yüzleşince, gidip ‘Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü’ kitabını aldım ve Keret’le asıl ilişkim de o gün başladı. ‘Kneller’in Mutlu Kampı’, diğerlerinden farklı bu yüzden, kendisiyle tanışmamı sağladığı için.

Siz de bugün kendinize bir iyilik yapın; bir kitapçıya uğrayıp Keret’in kitaplarından birini isteyin ya da izlemediyseniz Wristcutters: A Love Story filmini indirin. Tom Waits’in sesiyle başlayan bir filmden kimseye zarar gelmez nasıl olsa…2


Cem Pekdoğru:

Dünden beri favori öykülerim arasında gezinirken bir yandan da buraya ne yazabileceğimi düşünüyordum, peşinen söyleyeyim: Etgar Keret’in bir nesil için başlı başına bir referans noktası işlevi gördüğüne inanıyorum. Çocukluğunda aynı anda hem kahramanca kazandırdığı bir mahalle maçının hem de altı haneli ICQ numaralarının hatıralarına yer olan nesilden bahsediyorum. Bu ismi ilk kez duyuyor olabilirsiniz, fakat bu önermeyi olumlayan bir hayat yaşadığınızdan neredeyse eminim.

Benim için Keret, başından beri, bir arayış çağrışımını beraberinde getirdi ve bu kesinlikle sağaltıcı bir arayış olmak zorunda değil. Festivalde tutulduğum Wristcutters’ın çıkışında kendimi şehrin hiç tanımadığım sokaklarında, varlığından emin bile olmadığım bir yazarın, varlığı aynı oranda şüphe götürür kitaplarının izinde buldum. Bu sadece bir başlangıçtı. Şehrin her köşesinde buna paralel bir Keret hikayesinin başladığını hissedebiliyordum. Shannyn Sossamon’a o kadar aşık olmuştuk ki sonraları onun peşinden Warpaint’e kadar gelmiş, o şarkıları dinlemekten tarifi zor bir haz duymuştuk. Ama asıl düşlediğimizin hiçbir zaman o olmadığı çok açıktı, Keret Öyküleri Gibi Kız’dı aradığımız. Onu bulduk ama bu tanımın, doğası gereği, yarı yolda bırakılma finaliyle birlikte geldiğini gözden kaçıranlarımız oldu. Yaralarının derinliği, Keret öykülerinin alamet-i farikası olan o serin tokadın ne zaman zuhur edeceğiyle ilgiliydi. Öykü seni tam olarak hazırlamadan, bir anlamda, tokatla selamlamayı seçmişse şanslı sayılırsın. Bir süre toparlanamayacaksın, fakat sonrasında Keret öyküleri gibi kızlara güvenmemen gerektiğini öğrenerek yola devam edebileceksin. Kötü ihtimalde ise tokat en acımasız zamanda inecek ve geri dönüş hiç kolay olmayacak. Belki Hat Trick’teki sihirbaz gibi vazgeçmek daha cazip gelecek.

Uyumadan öylece yatakta uzanıyorum ve tavşan kafasını ve ölü bebeği düşünüyorum. Sanki bunlar bir bilmece için birer ipucu ve sanki birileri bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Tavşanlar için en uygun zamanda yaşamadığımızı, ve bebekler için de. Sihirbazlar için doğru zamanda yaşamadığımızı.

Eğer dönebilirsen arayış devam edecek. Bu kez daha güvenli yolu seçeceksin ve daha kararlı bir şeyler için ona bir Keret kitabı hediye edeceksin. Yirmi sayfa okuduktan sonra “Sanırım pek bana göre değil” dediğinde yaşadığın hayal kırıklığı seni alt etmek için tokattan daha güvenilir yolların seçildiği öyküleri hatırlatacak. Yine “Missing Kissinger” ve bu kez Venus Lite belki. Yalnızlığıyla baş etmekte zorluk yaşayan bir adam ve ofisinde fotokopici olarak çalışmaya başlayan bir tanrıça.

Şimdi uyuyor, yatakta hemen yanı başımda. Yüzüstü yatmış, başı yastığa gömülmüş. Dudakları usulca hareket ediyor, kendine sessizce bir şeyler söylüyormuş gibi. Sağ kolu beni sarıyor, eli göğsümün üzerinde hareketsiz duruyor. Göğsümün yükselip alçalması onu uyandırmasın diye gerekenden fazla nefes almıyorum. Güzel, gerçekten güzel. Kusursuz. Çok hoş hem de. Ama o kadar. Yarın bir köpek alıyorum.

Bir yandan da bu keşif gezisi sırasında rastladığımız herkesi olabildiğince yakınımızda tutmaya çalışıyorduk. Zira karşınızdaki Keret nehrinde bir kez ıslanmışsa, bu onun en azından hayatının bir döneminde alternatif bir gerçekliğe ihtiyaç duyduğunun kanıtıdır. Ona sadece yirmi sayfa şans tanıyabilmiş olanların perspektifinden bakıldığında, İsrail’de her gün bindiği otobüsün içinde işe giderken önceki gece gördüğü rüyadan deli saçması bir öykü çıkarmaya çalışan bir adama gereğinden fazla kapılmıştır. O perspektif, temas içinde olduğu, döneme hükmeden gerçekçilik fetişinin etkisiyle, bu maço ve manipülatif öykülerin edebi değerini bir düzleme oturtamıyordur. “Dün gece düşümde gerçekliği gördüm, uyandığımda ne rahatlamaydı öyle” diyen Stanislaw Lec de onun zihninde bir kibrit çakmıyordur şüphesiz.

Keret’in bu son kitabındaki öyküler üzerine eleştirmenler, yazarın bir “olgunlaşma” sürecine girdiğini iddia etmek için birbirleriyle yarışmışlar. Bu kitapta çılgın bir bilim insanı tarafından kurgulanmış gibi duran öykülere pek sık rastlanmıyor ve daha fazla yetişkin ilişkisi var. Bilinçaltının anarşik tahriklerine daha az cevap verildiği hissediliyor ve en önemlisi, okuyucu o alternatif gerçeklik sızıntılarına doğrudan maruz bırakılmıyor. Bir takdim merasimi var öncesinde. Dolayısıyla tokatlar da daha az. Bu durum veya kasten bir yere vardırılmadığını sezdiğiniz bazı ‘yarım bırakılmış’ öyküler Keret’in en güçlü silahından mahrum kaldığı anlamına gelmemeli. Benim için bu, yeni Keret kitabıyla geçirilen günü daha az özel kılmıyor. Diğer yandan Keret’i yeni bir “olgunluk” düzeyine de çıkarmıyor. Ve bu sorunlu olgunluk tanımı içinde bu iyi bir şey.

Belki o sırada Gavin Bryars dinlemek kötü bir fikir, o gün için tek problemim o. Yeni kitaptan bir öyküye de gönderme yapmam gerektiğini düşünüyorum. Sayfaları hızlıca çevirirken favorimi bulmak için fazla zamanım yok. Karar veriyorum.

Bu ismi gerçekten ilk kez duyuyorsan temel soru şu: Fermuarı açacak mısın?

Cem Ünalan:

Siren Yayınları’nın Etgar Keret’i ve onun dünyasını tanıtmaya başlaması tam da yorucu bir Haruki Murakami maratonunu bitirdikten sonrasına denk gelmişti. Çok uzun süre, büyülü gerçekçilik etiketiyle tanıtılan herhangi bir yazarı okumamaya kararlıydım. Altın boynuzlu hayvanlardan, ormanın derinliklerinde gizlenmiş dünyanın sonundan, yer altı şelalesinin arkasına kurulmuş araştırma merkezlerinden, sadece birer kedi olmayan kedilerden gına gelmişti. Yine de bütün bunlara katlanıp Murakami maratonlarına kalkışıyordum çünkü bir süre sonra keyif vermeyen garipliklerin arasında, kadın karakterlerin Franny Glass’e benzerliği ilgimi çekiyordu. Hepsi sanki Salinger’ın 37 sayfa sonra önümüzden çektiği o kızın iyi birer kopyasıydı. Kurdukları cümleler eşsizdi. Herkesten uzak, kırılgan ve naiftiler. Daha fazlasına ihtiyacım yoktu. Kitapların sonuna doğru, sadece onların konuşmalarına dikkat kesilir olmuştum.

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü tanıtıldığı günlerde adıyla beni çarpmadı. Arka kapağında Interpol’den küçük kız kılığına girerek kaçan bir cüce, merhametsiz bir Tanrı ve merhametli bir katil gibi şeylerden bahsediyordu. İçinde Franny Glass veya yaşadığımız dünyaya ait bir şeylerin varlığına dair iz yoktu. Etgar Keret benim ilgimi çekmedi. Tam bir sene boyunca. Bir sonraki kitabı çıkana kadar.

Buzdolabı Üstündeki Kız’ı D&R rafları önünde incelediğimi, şans verip bir öykü okuduğumu, şaşkınlıkla ve beynimden vurulmuşlukla içimden küfür ettiğimi, ardından bir tane daha okuduğumu, sonra bir tane daha okuduğumu, üzerine daha fazla küfür ettiğimi gayet iyi hatırlıyorum. Ancak bir şarkı sizi bu kadar çabuk ve derinden sarsabilir. Rafların önünde ayaküstü okunan bir kitap, asla.

Ondan sonra arabaya binip otoparka gidiyoruz. Roiki direksiyonu kumanda ediyor, ben pedalları. Ekip çalışması. Arabayı sürerken Roiki’ye nasıl klakson çalındığını gösteriyorum ve bayılıyor. Klaksona basıp duruyor, otopark görevlisi gelip kesmemizi söyleyinceye kadar. Gece vardiyasında çalışan yaşlı Arap görevli bu. “Lütfen,” diyorum, göz kırpıp bir yirmilik uzatarak. “Çocuk oynuyor. Birkaç dakika sonra gideceğiz.” Arap bir şey demiyor. Parayı alıp kulübesine doğru yürüyor.

“Adam ne istiyordu?” diye soruyor Roiki.

“Hiçbir şey,” diyorum. “Gürültünün nereden geldiğini merak etmiş.”

“Bir kere daha klakson çalabilir miyim?”

“Tabii ki, meleğim.” Onu öpüyorum. “Bir kereden fazla. Tekrar tekrar. Canının çektiği kadar.”

Beş sayfalık öyküler yazan Keret ile kalın romanlar yazan Murakami, iki farklı disiplindeymiş gibi gözükebilir ancak ürettikleri metinlerin işleyişi neredeyse aynı. İkisi de hikayenin üzerine fantastik bir dünya örtüyor. Buzdolabının üzerinde yetiştirilen küçük kız, hiçliğe aşık olan kadın, düşünen ev eşyaları gibi korsanı satılan kitaplarda bulamayacağınız şeyler. Kalın ve yoğun bir tabaka burası. Eğer dikkatsizce okumaya başlarsanız ne okuduğunuzu, niye okuduğunuzu sorgulamanız gayet normal. Bu zaten insanı Keret okumaktan uzaklaştıran en büyük nedenlerden biri. Altında çok farklı nedenler aramaya gerek yok. Okulda, daha yaşken okuduğumuz, okutturulduğumuz öykülerin yeri belli ve bu Keret okumayı kolaylaştıran unsur değil.

“Bana hayatı anlat” diyen okuyucu içinse o kalın ve yoğun tabakanın altında usulca akan ve her öyküde bir şekilde yüzeye çıkıp kendini gösteren bir katman daha var. Burası üst tarafa göre daha gerçek, daha akla yatkın ve daha kırıcı. Edebiyatçıların kirli gerçekçilik dediği yer ve buraya adım atan kimsenin kurtuluşu kolay değil. Keret ve Murakami fırsat buldukça iyice yüzümüze vuruyor hayal kırıklıklarımızı; keşke daha yakınımda olsaydı dediklerinizi, sevdiklerimizi korumak için sarf ettiğimiz çabalarımızı, Franny Glass gibi bir kızın bu dünyada asla bulunamayacağını, asla hak ettiği karşılığı veremediğimiz aile fedakarlıklarını. Hepsi o devam eden curcunanın arasında fark edilmeyi bekliyor. Eğer onları görüp, öykünün derinliklerine doğru inmeyi başarırsanız, Keret sizin için sadece dünya dışı olaylarla eğlenceli öyküler yazan bir adam olarak kalmayacak.


Caner Eler:

Yedinci sınıfa geçen bir öğrenciyi bir dizi uyum sınavından geçirmek için psikiyatr getirirler. Psikiyatr arka arkaya 20 adet farklı kart gösterir. Resimlerdeki tuhaflıkları sorar. Genç adam hiçbir tuhaflık görmez. Israrlara rağmen resimdeki çocuğun kulaklarının olmadığını görmeyince “ileri derecede algı bozukluğu” teşhisi ile marangozluk meslek lisesine gönderilir. Orada alerjisi olduğu ortaya çıkınca metal atölyesine gönderilir. En sonunda mezun olunca bir boru fabrikasında iş bulur. Mesaiden sonra da fabrikada kalıp kıvrık tuhaf borular yapıp, içlerine misket yuvarlamaya başlar. Bir gece çok karmaşık ve bol kıvrımlı-dönemeçli bir boru yapıp yine misketleri yuvarladığında diğer taraftan çıkmadığını görür. Yirmi kadar misketi yuvarlar ama akıbet aynıdır. Kelamı biraz Keret’e bırakalım…

Bütün bu anlattıklarımı aptalca bulduğunuzu biliyorum. Herkes bir misketle durup dururken yol olmayacağını bilir, ama misketleri borunun bir ucundan yuvarlayıp öteki ucundan çıkmadıklarını gördüğümde ben olayı tuhaf bile bulmamıştım. Kendime aynı biçimde büyük bir boru yapıp içine girmeye ve kayboluncaya kadar sürünmeye işte o zaman karar verdim. Fikir aklıma geldiğinde o kadar mutlu oldum ki yüksek sesle güldüm. Hayatımda ilk kez gülüyordum, yanılmıyorsam.

Borunun içinde sürünmeye başladım, öteki uçta neyle karşılaşacağımı bilmiyordum… Borunun belli bir noktasını geçtikten sonra neler olduğunu tam olarak bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da burada olduğum. Şimdi bir meleğim galiba. Yani kanatlarım var, başımın üzerinde de bir hale. Benim gibi yüzlerce insan var burada. İlk geldiğimde herkes yere çömelmiş benim birkaç hafta önce boruya yuvarladığım misketlerle oynuyordu.

Cennet’in hayatlarını iyilik yapmaya adamışların yeri olduğunu sanıyordum, ama öyle değilmiş.

Cennet dünyada gerçekten mutlu olmayanların yeri. Bana buraya kendilerini öldürerek gelenlerin hayatlarını tekrar yaşamaları için dünyaya geri gönderildiklerini söylediler, çünkü ilk seferinden hoşnut kalmamaları ikinci seferinde uyum sağlayamayacakları anlamına gelmiyor.

Etgar Keret geçtiğimiz ay Türkiye’ye geldiğinde Hakan Günday’ın eşlik ettiği söyleşide yazmaya nasıl başladığı sorulduğunda, hayatını değiştiren olayı anlatıyor. Askerdeyken en yakın arkadaşıyla tesadüfen aynı birliğe düştüklerinden başlıyor Keret. Kendisi mutsuz ve herkesle kavga eden biriyken, arkadaşının son derece huzurlu ve mutlu bir yapıya sahip olduğunu anlatıyor. Bir gün arabada giderlerken arkadaşı, Keret’e intihar edeceğini söylüyor: “Kendimi öldürmemem için bana bir sebep ver” diyor. “Seni çok seviyorum. Sen ölürsen mahvolurum” diyor Keret. “Yeterli bir sebep değil. Bana umut vadeden bir şey söyle.” Keret umut vadedecek bir şey bulamıyor ve o gün en yakın arkadaşı intihar ediyor. “Çok yakınımdan birisi öldü, ben ise yaşamaya devam ettim. Bu yüzden bir şey yapmaya karar verdim ve iki hafta sonra ilk öyküm Borular’ı yazdım” diyor. Yazının başında özetini ve alıntılarını gördüğünüz Borular adlı üç sayfalık öyküyü 19 yaşındayken yazıyor. Türkiye’deki hatta dünyadaki çoğu Keret mütedeyyininin “Keret 101” dersi gibi izledikleri 2006 yapımı Wristcutters: A Love Story filmine aşina olanlar Keret’in yazdığı ilk öykünün intihar üzerine olmasına şaşırmıyor. Ama bunu o kadar yalın ve bir o kadar da beyninde şimşek çaktırırcasına yapıyor ki seni oturduğun yere mıhlıyor.

Aslında kitap tavsiyelerine hayatımda ekmek-su gibi bağımlı olsam da yine de garip bir kuşkuyla yaklaşırım. Bu biraz süpermarketten alınan, belki daha sağlıklı olsa da, fabrikasyon paket eski kaşardan çok buzdolabına her tekrar koyuşunuzda dahi lastiğini kağıdın üzerine geçirdiğiniz dakikada garip bir huzur hissettiğiniz geleneksel şarküteri kaşarı arasında yaşadığınız anlatılması zor çelişki gibi… Hatta bu konuyla alakalı, kuşku duymadan tanıdığım insanlara önerdiğim yazarlardan biri olan Nick Hornby’nin “aha bu benim düşüncem” diye baktığım güzel bir tanımlaması var: “Genellikle ve doğal olarak, kişisel kitap tavsiyelerine hak ettikleri kuşkuyla yaklaşırım. Zaten okumam gereken yeterince şey varken biri bana bir kitabı ya da yazarı okumamı söylediğinde ilk tepkim, o kişinin referanslarını kuşkuya düşürecek bir yol bulmak ya da hafızamı tarayıp çelişkili bir görüş yakalamak olur. Tıpkı taşın daima makasa üstün gelmesi gibi, isteksiz bir “Eh, fena değildi” de “Bunu mutlaka okumalısın”ı daima yener. Böylesi, insanı daha az uğraştırıyor. Fakat arada sırada birisinin gözündeki coşku dolu bir pırıltı dikkatinizi çeker.”

İşte o parıltıyı gördüğüm insanlardan biri de bana Nimrod Çıldırışları kitabını film sonrası dönemde öneren Dağhan Irak olmuştu. Kendisine hala müteşekkirim. Sonrasında amansız bir Keret hastası olup çıktım. O zaman Parantez Yayınları’ndan çıkan kitabın nefis kapağının ardında bambaşka bir dünya keşfetmeye başladım. Daha ilk öyküsünde yani Şişko‘da sizi Nick Hornby mizahı karşılıyordu. Geceleri kıllı ve şişko bir erkeğe dönüşen sevgilisinden önce korkan sonra da beraber geceleri futbol maçı izleyebildiği bir sevgilisi olmasından hoşnut olmaya başlayan adamın öyküsü. Ya boşanmış, ya boşalamayan ya da fazla hayatla boğuşan genelde de erkek karakterlerini bizle aynı kavanoza koyup hayatımızı yüzümüze yumuşakça çarptığını fark ediyorsunuz. Aynı kitaba adını veren Nimrod Çıldırışları öyküsünde askerdeyken intihar eden Nimrod’un ardından üç yakın arkadaşının sırayla çıldırmasını konu etmesi gibi. Kafka’nın alaycılığı, vuruculuğundan Vonnegut’un tokatlarına, Bukowski’nin amansız serseriliğine izler buluyorsunuz. Lakin “kimseye benzeme kendin ol” klişesini yıkan bir üslupla aslında sadece Keret olduğunu keşfediyorsunuz diğer öyküleri ve kitaplarını da okudukça. Aynı bir Saramago kitabını onun yazdığını bilmeseniz de anlayabileceğiniz gibi yazılı kuralı olmayan bir patente sahip sanki Keret. Gerçeğin gerçek üstü ile yaptığı muazzam dansı izler gibi olursunuz her öyküsünde. “Çizgi sonsuz sayıda noktalardan oluşur; düzlem ise sonsuz sayıda çizgilerden, oylum sonsuz sayıda düzlemlerden, üstoylum da sonsuz sayıda oylumlardan… Hayır, kesin olarak bu bir more geometrico değil, öyküme başlamamın en iyi yolu. Her düşsel öykünün gerçek olduğunu belirtmek moda oldu günümüzde, ama benimki gerçek.” Borges, efsanevi Kum Kitabı’nın başında bu satırlarla giriş yapar. Sanki yıllar sonrasında iyi anlamda Etgar Keret’e selamını gönderir gibi. Aynı bankta oturduğu kendi gençliğine gönderdiği selam gibi.

Geçmişte Charles Bukowski, John Fante çevirileriyle gönüllere taht kuran Avi Pardo’nun Türkçe çevirilerinin mükemmeliyetinin de payını yadsımadan Keret azıcık kelimeyle, lafı dolandırmadan yarım sayfadan beş sayfaya uzanan bir skalada öykülerle size hayatın ta kendisini sunuyor. Ama kendi gerçekleriyle, bir fabl ustası gibi… Ölümden, intihardan, yalnızlıktan, mutsuzluktan, uyumsuzluktan, tutunamamaktan, ayrılıklardan, imkânsızlıklardan, kalp kırıklıklarından bahsediyor. Fakat sizi umutsuzluğa sürüklemiyor. Tam tersine geçmiş-gelecek kaygılarını bir kenara bırakarak, üstelik bunu basmakalıp mesaj usulüyle değil, anı yaşamanın, hatta o an ne kadar saçma gelirse gelsin, yaşamanın el kılavuzunu sana sunuyor. Bırak, saçmalamaya hakkın var biraz da. Ayrıca kime göre saçmalık… Grizine’de Tuğçe Yapıcı bunu güzel anlatmıştı: “Peki bunca olumsuzluktan bahsedip de umut vermeyi nasıl başarıyor? Keret’in umut vermesi ‘her şeyin çok güzel olacağını’ söylediğinden falan değil. Tam tersine, her şeyin çok saçma ve mutluluğun imkansız olduğunu; hep de böyle kalacağını hiç çekinmeden yüzümüze vurduğundan. Gerçekleri masalsı öykülerinin içine öylesine ustalıkla yediriyor ki olan bitene alışma, yeterince alışırsak bundan zevk alma şansımızın da olduğunu düşündürüyor. Saçmalığın tadını çıkartmanın, hatta yeri geldiğinde saçmalığın içinde boğulmanın da yaşamaya değer olduğunu gösteriyor. Keret, öykülerinde hiç yalan söylemiyor. Olmayacak şeyler vadetmiyor. Olan biteni bütün çıplaklığıyla anlatıyor, eğer bunun içinde yaşamaya devam edeceksek kabullenmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Her ne kadar kendisi içinde bulunduğu anı hiç yaşayamadığını, hep geçmişte olanlara veya gelecekte neler olacağına takıldığını söylese de Keret’in öyküleri beni sadece içinde bulunduğum ana hapsedip geçmiş ve gelecekle bağlantımı kesiyor. Zaten insanın içi tam da böyle anlarda umutla doluyor.”

Keret bu durumu şöyle açıklıyor… “Çok stresli bir insanım. Kendimi her an tehlike altında hissediyorum. Su içerken bile tehlike var, üzerime dökebilirim, ya da sizin üzerinize. Ne zaman bir şey tutsam ellerim titrer, yalnızca öykü yazarken titremiyor. Bir tek öykü yazarken sorumluluk hissetmiyorum. Yazmak benim için güvenli bir yer. Dünyada sorumsuzca davranabileceğiniz, istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz tek yer kurmacadır. Kendimi sadece arka üstü bırakıyorum ve öykünün beni yakalayıp tutacağını umuyorum…” Size Keret’i tavsiye ederken gözlerimdeki parıltıyı görmenizi sağlayamam belki ancak şunu garanti edebilirim sanırım, ilk okuduğunuz öyküden sonra bindiğiniz ilk otobüste ya da herhangi bir toplu taşıma aracında Keret’i hatırlayacağınızı… Siz de kendinizi onun hikayelerine arka üstü bırakabilirsiniz, inanın rahat edeceksiniz.


  1. Keret Evi’nin aslı astarı için buraya: http://sireninsesi.blogspot.com/2012/11/ev.html
  2. http://www.youtube.com/watch?v=ydSMQbnDN7M