Skip to content

Hani Verdiğin Sözler

14 Şubat'ta geçmiş defterleri açmayı sever misiniz? Size yardıma geldik.

Yakın tarihi gelişmelere bakıp “Ya böyle olmasaydı?” diye düşünmekten kendimizi alamayız. Olasılıkları hesaplar, yolları yeniden gözden geçirir, her şeyin başka türlü olabileceğine inanmak isteriz. Sonunda merakla yanıtını almaya çalıştığımız o soruyu değiştirir, hüzünle karışık bir bunalım hâli içinde “keşke olmasaydı” deriz.

14 Şubat’ı sporseverlerin kalbini kıran transfer hikayelerine ayırdık. Renk, ülke, takım gözetmeden hayatlarımıza damga vuran seçimlere baktık. Kapitalizm, yeni düzen, değişen spor dünyası, kaybolan romantizm. Adına ne derseniz deyin, taraftarları arkadan bıçaklanmış gibi hissettiren bu isimlere kayıtsız kalamazdık, kalamadık. Yeni bir hayâl kırıklığında görüşmek üzere, iyi okumalar!

 

Çetin Cem Yılmaz Tanju Çolak Kaan Kural Emir Preldzic
İnan Özdemir Luis Figo Fikret Özer Hasan Vezir
Çağrı Turhan Vassilis Spanoulis Onur Erdem Şaban Genişyürek
Aras Keser Gabriel Batistuta Alp Akbulut Ray Allen
Ozan Can Sülüm Gael Clichy Emre Yürüktümen Roberto Baggio

 


Samsun’dayken üç hayali vardı: Galatasaray, Hülya Avşar, üstü açık BMW. Hepsini gerçekleştirdi. Ne var ki, hepsinin bir “ama”sı oldu. Hülya ile BMW şöyle dursun, Galatasaray’da kimsenin yapamadıklarını yaptı. Metin Oktay’ın 38 gollük lig rekorunu bir fazlasıyla geliştirdi, Altın Ayakkabı aldı, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarıfinale kadar her turda mutlaka bir gol attı. Tepeden tırnağa golcüydü. Kafayla, her iki ayakla, bazen başka uzuvlarıyla atardı. Fırsatçılıkla atardı, rövaşatayla atardı, bire birde atardı, falsolu atardı. Bugün onu olması gerektiği kadar parlak hatırlamıyoruz. Türk futbolunun en büyük golcüsü diye sorunca akla ilk gelecek birkaç isimden birisi olması gerektiği halde.

Tanju, Galatasaraylıydı. 1991 yazında bir gün Alp Yalman’la 3 milyarlık bir kontrat için prensipte anlaştı. Ertesi gün, yöneticiler gelip teklifin 2 milyara indiğini söylediler. Daha takımda direkt oynamaya yeni yeni başlayan Bülent Korkmaz’a verilen kadar. Alp Yalman’ın onu Galatasaray’a yakıştıramadığı için onu uzaklaştırmaya çalıştığını düşündü. Tepesi attı, şehrin karşı tarafına gitti. Ama transferden takımına epeyce de para kazandırdı. O yıllarda Jean-Marc Bosman sadece bir futbolcuydu.

Gittiği yerde de gol atmaya devam etti, futbolu bırakmaya başladığı güne kadar attı. Kendisi Rıdvan Dilmen’le kıyaslandığında bir zamanlar çok yakın arkadaşı olan “Şeytan” için “Ne yapmış bugüne kadar?” diyor. Haklıdır. Kariyeri kendisinin çeyreği olmayan adamlar bugün aynı yerde fazla kaldığı için hürmet görürken Tanju olağanüstü golleriyle birlikte sahipsiz kalıyor. En büyük sebebi, o transferdi. Ne Galatasaraylı Tanju olarak hatırlanıyor bugün, ne Fenerbahçeli olarak. Kendi dediğine göre o dönem Monaco, Stuttgart, Udinese peşindeydi, ki doğrudur. “Korktum” dedi, gitmedi. Keşke gitseydi.

Her devrin adamı değildi, politik olmayı bilmiyordu, dilinin kemiği yoktu, langır lungur konuşurdu. Bunlara sahip olmadığı için bugün Hakan Şükür’ün veya Rıdvan Dilmen’in bulunduğu odalara giremedi. Buna rağmen “Kral” dendiğinde Galatasaraylıların akıllarına ilk gelecek adam o olabilirdi. O yaz günü Kadıköy’e gitmeseydi.

Çetin Cem Yılmaz

emir

Spor dünyasında iki ana tatmin var. Birincisi maddi, diğeri manevi. Maddi olan genelde para, manevi olan ise başarı üzerinden dönüyor. Profesyonel sporcular herkes gibi en çok parayı kazanmak istiyor. Aynı zamanda da doğaları gereği çok rekabetçi oldukları için başarı peşinde koşuyorlar.

Diğer pek çok şey ikinci planda bu ikisi karşısında. Bağlılık, prensipler, vefa… Bu nedenle profesyonel sporda daha çok para veya daha büyük başarı için takım değiştirmenin onlarca örneğini gördük, görüyoruz, göreceğiz.

Bunu pek çok açıdan anlayabilir insan da iş milli takımlara gelince durum biraz daha tuhaflaşıyor. Yıl olmuş 2014, eski milliyetçi rüzgarlar artık pek esmiyor elbette ama bir şekilde prensip, bağlılık ve vefa olacaksa bunun bir armadan çok bir bayrağa karşı duyulması gerekmez mi? Hele ki işin içinde en önemli iki değişkenden biri yani para yokken. Yani var ama o kadar da etkili değilken.

Emir Preldziç 3 senedir Türk Milli Takımı’nın formasını giyiyor. Daha önce altyapı kariyeri boyunca Slovenya adına sahaya çıkmıştı. Ama aslen bir Boşnak. Zaten soranlara da %100 Boşnak olduğunu söylüyor. 2011’de Slovenya Milli Takımı’nı bırakacağını açıkladıktan sonra Bosna-Hersek adına oynayacağını açıklamıştı ama son anda Türkiye’yi tercih etti. 2010’daki ikincilik mi etkili oldu bu tercihinde, yoksa Türkiye’de oynarken ülkemizi çok mu sevdi, yoksa ikisinin ortak bir sonucu mudur bilinmez. Ama şu anda ay-yıldızlı formayı taşıyor. Komik olan Türk Milli Takımı’nın formasını ilk kez giydiğinde ligde yabancı statüsünde oynuyordu. Sonra yine bize has garabet bir kural sayesinde yerli statüsü kazanabildi.

Kimsenin ne kadar Türk olduğuna ne kadar olmadığına karar verecek ne haddim, ne niyetim var. Mesele zaten Türk olmayan birinin Milli Takım’da yer alması değil. O tip sığ milliyetçi hamasetlere hiç gerek yok. Ama açıkçası bir oyuncunun da talipleri arasından “milli” takım seçmesi de hayli tuhaf.

2011 Avrupa Şampiyonası’nda Karadağ ve Makedonya karşı karşıya gelirken Omar Cook ve Bo McCalebb’ın birbirlerini tutması da tuhaf. Daha 20 yıl önce dünyayı nükleer sonun kıyısına getiren iki soğuk savaş düşmanından Rusya’nın 2007’de bir Amerikalı JR Holden’la şampiyon olması da tuhaf. Tuhaf oğlu tuhaf.

“Milli” takım kavramının doğasına aykırı bu durum. Yarın Manchester City veya Paris Saint Germain’de yapılan şeylerin Katar, BAE veya Türkmenistan için yapılmayacağının garantisi yok. Bu nedenle “milli” takımların bir ülkeden çok bir spor kültürünü temsil etmesi artık daha uygun galiba. 18 yaşından önce herhangi bir ülkede 3 yıldan az oynamış bir oyuncu o milli takımın formasını giymemeli mesela. En azından ülkelerin spor eğitim sistemlerinin bir mücadelesi olarak kalması sağlanabilir bu rekabetin. Futbolda Türkiye’ye ağır darbe olacağı kesin gerçi. Ama Preldziç’i, Aurelio’yu alkışlarken, Mesut Özil’e sitem etmek de yine bize özgü bir benmerkezci ve adaletsiz bakış açısı. Kaldı ki Mesut’un durumu bu iki örnekten çok ama çok farklı.

Bu milli forma konusunda pek çok gri alan var elbette. Herhangi bir sebeple vatanı kabul ettiği yerden başka bir yerde büyüyen oyuncunun daha sonra ait olduğunu hissettiği bayrak altında oynamak istemesinden doğal bir şey olamaz. Misal Zaza Pachulia Türk basketbol okulunun bir ürünü ama vatanı Gürcistan’ı tercih etti. Ama o belli kriterlerle1 çok özel durumlar için geçerli olarak gerçekleştirilebilir.

Ama yarın Preldziç, Fenerbahçe Ülker’den ayrılıp yurtdışında başka bir takıma gider ve 2010 Dünya Şampiyonası sonrası oynamaya can attığı takımda yaşadığı 2011 ve 2013 Avrupa Şampiyonaları deneyimleri nedeniyle evine Bosna-Hersek’e dönmek isterse ne olacak?

“Tek devşirme hakkımız var. En ihtiyacımız olan yerde kullanmalıyız” son dönemde en çok duyduğumuz söylem. Yarın o hak ikiye çıkarsa? Ya üçe? Bari milli takımlar biraz daha saf, biraz daha aidiyet içeren, biraz daha anti-profesyonel kalsın.

Kaan Kural

figo

Paralel evrende LeBron James’in 2003 yılında Boston Celtics tarafından draft edildiğini ve 2010’da The Decision ile Los Angeles Lakers’a gittiğini düşünün. Etkiyi, tepkiyi, kıyameti hayâl edebiliyor musunuz? Figo bunu yaptı. Sadece kararını ESPN’de açıklamadı ve sosyal medya çağı değildi. CM çağıydı, en fazla kızgınlıktan kadro dışı bırakabilirdiniz, formasını yakabilirdiniz, posterini yırtabilirdiniz. Ya da sahaya domuz kafası atar ve anı unutulmaz kılardınız.

Hepiniz o fotoğrafı görmüşsünüzdür. Luis Figo korner kullanmak için köşeye gelmiş. Kenarda domuz başı, üstünde Real Madrid forması, arkasında terk ettiği Barcelona taraftarları. Konuyu, bütün o kalp kıran transfer hikayelerini daha iyi anlatan bir fotoğraf olabilir mi?

Şimdi, yıllar sonra Luis Figo’nun kararı üzerine düşünmek garip. Aradan geçen zaman değil sadece bunu garip yapan. Başka bir şey var burada. Yıllar sonra tekrar okuduğunuz ve aynı ölçüde çarpmayan bir kitap gibi. Bu olay transfer bombaları tarihinde hâlâ ziyadesiyle unutulmaz fakat gerçekten o gün gibi hissetmenin imkanı yok. Zaman ve araya girenler bunu herkesin elinden aldı.

2000’ler başında El Clasico’nun hikayesi Figo üzerine kuruluydu. Barcelona’dan Madrid’e transferinin derbinin üzerinde hatırlanacağını, bir gölge gibi bizi takip edeceğini düşünüyorduk. Oysa öyle olmadı. El Clasico kendini yeniden üretti. Hikaye anlatma sanatının imkanlarını sonuna kadar kullandı. Ronaldinho geçti aradan, Messi ve Ronaldo geldi daha sonra, en sert etkiyi Mourinho yaptı. El Clasico’yu birkaç sene kendi üzerine aldı. Gerilim arttı, Guardiola ile zıtlıkları manşetlere çıktı, rekabetin heyecanı ve etkisi büyüdü, maçların zevki kalmadı. Hoş zaten artık televizyondaki maça da 90 dakika bakmıyorduk, kimi tutuyorsak Twitter’da öbür tarafla kavga ediyorduk. Yeni mention var mı? Bakalım…

Meşhur Figo ve domuz başı şimdi farklı bir dünyanın fotoğrafı gibi. Eskisi kadar sık hatırlamıyoruz. Belki o kadar çok hatırlamamıza da gerek yok. Ara sıra bir yerlerde rastlayacağız, bir zamanlar bu konunun ne kadar tartışıldığını düşüneceğiz, fotoğrafa uzun uzun bakarken Figo’ya inanmak isteyeceğiz. Hatırlarsınız, o domuz kafasını korner kullanırken görmediğini, ertesi gün gazetelere bakarken fark ettiğini söylemişti. Bazen her şey bu kadar basit. La decisión’dan bana kalan bu oldu.

İnan Özdemir

hasan-vezir

Bir Schumacher, iki İsmail, üç Şenol, …, sekiz Rıdvan, dokuz?

Birçok Fenerbahçeli, takımın 103 gol atıp şampiyon olduğu sezonun kadrosunu, küçük yaşta da olsa yakaladıysa ezbere sayar. Fakat 9 numara bir anda söylenmez, bir duraksama olur. Aynı yıl Galatasaray’la oynanan Türkiye Kupası maçında ilk yarıyı 3-0 geride kapatan Fenerbahçe, ikinci yarıda Aykut Kocaman’ın golüyle skoru 3-1’e getirir. Sonrasında 3 gol daha atarak muhteşem bir geri dönüşe imza atar fakat son 3 golü atan 9 numaranın ismi yine bir anda akla gelmez.

9 numara Fenerbahçe’ye 1988-89 sezonun 7. haftasında transfer oldu, lig bitene kadar 23 maça çıkıp 15 gol attı. Takımda kaldığı süre kısa olmasına rağmen, Fenerbahçe tarihinin en unutulmaz takımlarından birinde yer aldı. Sezon sonunda ise Beşiktaş’la oynanacak kupa maçı öncesi, o zamanlar moda olduğu üzere, Galatasaray yöneticisi Ergun Gürsoy tarafından kaçırılıp Fethiye’de bir tatil köyüne götürüldü ve sezonun son maçı olan kupa finaline çıkamadı. Gazete başlıkları onu hainlikle suçladı. Ertesi sezon için de Galatasaray’a imza attı. Bu imza aslında Türkiye futbol tarihi için de bir ilkti. Ödenen ücret O’nu Türkiye’deki ilk milyarlık transfer yaptı. Ama O’nun için durum farklıydı. Bu transfer, kendi sözleriyle, Galatasaray Adası’nda yaptığı düğünde ada etrafında tekneyle tur atan Fenerbahçe taraftarının nefret tezahüratlarıyla başlayıp, senelerce sürecek bir kabusa dönüştü. Galatasaray’daki iki sezonunda ve sonrasında Bakırköy’de, karşısında oynadığı rakipten bağımsız, Fenerbahçelilerden sürekli tepki gördü. 4 sene boyunca bazen sokağa bile çıkamadı. Taraftarın sevgisi artık nefrete dönüşmüştü. Bu nefretin en çok ortaya çıktığı an ise transferden sonraki ilk Galatasaray – Fenerbahçe maçının son dakikasında, Galatasaray’a 1-0’la galibiyeti getiren golü attıktan sonraki akşamdı. Akşam evine döndüğünde kapıcının eşinin ağladığını gördü. Birkaç taraftar oturduğu siteye gelmiş, kapıcıya O’nu sormuş fakat evde değil cevabına inanmayıp kapıcıyı önce dövüp sonra bir konteynırın içine atmıştı.

9 numara Fenerbahçe’ye çok düşük bir ücretle imza atmıştı. Sezon sonunda takımda Aykut, Oğuz kadar önemli olduğunu ve artık onlar kadar para kazanması gerektiğini düşünmüştü. Bu nedenle verilen 650 milyonu kabul etmemişti. Bu para aslında ilk sene aldığı paranın neredeyse 20 katıydı. Galatasaray ise bunun da iki katını teklif ederek O’nun başını döndürmüştü. Üstelik tüm düğün masraflarını da karşılarız demişlerdi.

Bu kadar para ödenmesi normal miydi bilinmez ama Galatasaray, Fenerbahçe’nin ligi yıllarca domine edebilecek kadrosuna bir darbe indirdi. Müjdat Yetkiner’e göre Fenerbahçe o sezondan sonra 7 sene şampiyon olamadıysa sebebi bu transferdi. Çünkü Fenerbahçe Aykut Kocaman’ın yanına, hava toplarına hakim, yetenekli bir futbolcuyu bir türlü bulamadı. 9 numara ise kariyerinde sürekli bir düşüşe geçti. Sonraları verdiği röportajlarda ben hakkımı istedim, üstelik paraya en çok ihtiyacım olduğu zamandı çünkü düğün yapacaktım dedi. Belki haklıdır ama o evlilik başka bir aşkı öldürdü.

Dokuz Hasan.

Fikret Özer

spa

Contra: You had stated that you wouldn’t shake Spanoulis’ hand if you saw him. Why?
Obradovic: No comment, I would just not greet him.
Contra: Why does this animosity still exist?
Obradovic: He knows why I wouldn’t greet him. No need for further analysis on this subject, let’s move on.
Contra: Did you expect an apology from Spanoulis?
Obradovic: I never said that. Let’s not make a big deal out of nothing. Let’s just drop it.
Contra: Would you greet him Dimitris?
Itoudis: Why would I greet him? Would he greet me? I wonder why you keep mentioning this subject.
Obradovic: Well since you want to make a big deal out of it let’s do it, but I don’t approve.
Itoudis: We had a nice chat going on and you are ruining it by bringing up a person and asking if we would greet him. Many weird things happened during that summer. We are people who keep our word, especially when it comes to our job. We don’t promise something and then take it back. I really don’t understand why you are pressing us regarding this subject, I wonder if Spanoulis put you up to this.
Contra: You know that’s not true!
Itoudis: Then let me talk. Since you asked a question, you shall receive an answer. We have so many athletes here, ask about them. Spanoulis an athlete of another team, there is no point talking about him. But since you wanted your story here you go: During that summer there were negotiations between the two parts and the club covered our expectations by making a more than generous offer for a 3-year deal. It was a great deal which covered his skills and his contribution to the club’s success over the years. An offer which met the expectations of coach Obradovic, of Panathinaikos and of myself. Spanoulis has offered a great value to Panathinaikos and vice versa. He brought us titles, played fantastically and he matured both as a player and as a person while being a member of Panathinaikos family. So after that amazing offer was put on the table, both Zeljko and myself had talked to him and his agent. Zeljko spoke to him once, on June 21st. All parties agreed that the offer was amazing and to be honest I didn’t expect such a big offer by the club’s administration. I had spoken to Spanoulis 5-6 times and we had a positive feeling during those talks. During our last talk on June 21st, he said he needed three days to think it over since he was busy with his brother’s wedding. I told him to take even 5-10 days since it was the decision of a lifetime. During that last talk before my departure to Barcelona, Vassilis reassured me that I would be the last person he would talk to before taking any decision after talking to his wife, family and friends. I told him to make a decision as soon as possible since that would be the best for all parties involved. That was the discussion we had on June 21, you know when we spoke again? Never.
Contra: Well that wasn’t too hard. I got my answer.
Itoudis: But you shouldn’t ask about it in first place.
Contra: Please tell coach Obradovic that I didn’t mean to upset him with this question.
Itoudis: I will let him know. Vassilis is a great athlete. He has offered a lot to Greek basketball and we face him as such: a great opponent. But being a great athlete has nothing to do with your personal relationships which are based on some values. Zeljko and I strive to have such values. When you called me to arrange this interview I told you I would answer at that day and that time and I did. I didn’t ignore you or called you after a couple of months. I’m not saying our values are the right ones, but those are our values. We’ve been talking about this for 20 minutes, why? You ask Zeljko and me if we would greet Spanoulis, would he greet us? Nothing terrible happened between us, we never had a fight with Spanoulis as a person, sure Zeljko had some coaching issues with Spanoulis as a player but they never conflicted as personalities. But for some reason he changed his attitude after June 21st…2

Vassilis Spanoulis Panathinaikos’tan neden ayrıldı? Sanırım hala çok az kişi biliyor bunun cevabını. Contra.gr muhabiri Pantelis Vlachopoulos, Itoudis’in şalterini attırmasa bu kadarını bile bilmeyecektik muhtemelen. Sonrasında bu konu hakkında konuşmaktan her zaman kaçınan Spanoulis’in ağzından çıkan nadir sözler de hala ortadaki gizem perdesini kaldırmaya pek yardımcı olmuyor.

“During the two seasons I’m playing for this I never wanted to provoke. That’s my character and values. However, since Panathinaikos coaching staff is crossing the limits, I will in turn say a couple of things that will be my last ones. Zeljko Obradovic knows very well why I left Panathinaikos. As for Dimitris Itoudis he knows me and my values very well. I pull my own weight and I’ve learned to fight for everything I got in my life and nothing is given to me. I won’t talk about this subject ever again.”

Spanoulis’in Pire’deki ilk sezonu Olympiacos’un Panathinaikos’la olan rekabetindeki en can acıtan sezon olabilir. Gerileyen kadrosuna karşın üstünlüğünü kaybetmeyen ve Euroleague’i de kazanan PAO’ya karşı, 48 sayılık ilk maçtan sonra Siena’ya seriyi kaybeden ve çoğunluğu iki takımlı geçen bir ligde 14 yıldır gelmeyen şampiyonluk. Müsrifliğiyle bilinen Angelopoulos kardeşlerle birlikte alay konusu olmaktan kurtulamayan bir takım. Dusan Ivkoviç’in hayatımda gördüğüm en kötü kimyaya sahip dediği o takımda Spanoulis’e dair en çok hatırlanan şey de top kayıplarıydı.

Güçlü bir karakter olarak bilinmeyen, Diamantidis ve Papaloukas’ın gölgesinde kalmış, iyi bir düzendeyken kötüsüne geçen bir oyuncu olarak kariyeri daha ileri gidecek gibi gözükmüyordu. Ertesi sezon da durum aslında çok farklı değildi. Olympiacos inişli çıkışlı performanslarının sonunda Moskova’ya yaptıkları turistik gezi aşağılayıcı bir CSKA mağlubiyetiyle sonuçlandıktan sonra playoff için kaderini son maça bıraktığında, ondan sonrasının başka türlü olacağını bekleyen çok fazla kişi yoktu.

O son maçta daha önce hiç görmediğim bir Vassilis Spanoulis performansı vardı. İstatistik olarak çok daha etkileyici maçları vardı ama o kadar kararlı, o kadar akıllı, o kadar taktiksel açıdan kusursuz oynadığı bir maçı daha önce hatırlamıyorum. Bir Mahmuti takımının pick&roll savunmasını paramparça etmek ender görülecek, önünde saygıyla eğilinecek bir performanstı. Daha sonra söylediğine göre, sakatlıklarından tam olarak kurtulması o dönemlere rastlıyordu.

Sonra hiç arkasına bakmadı. Favori Siena’dan önceki sezonun rövanşını alırken gerçek bir süperstar gibi takımını nasıl yükselttiği sadece hayranlık uyandırıcıydı. Meşhur Siena savunmasını aşarken sürekli doğru yere doğru zamanda topu gönderen, doğru kararları veren adamdı. Yarı finalde Barcelona’nın fişini çekerken de öldürücü skorer yönünü ortaya koymuştu. Nerede ne yapması gerektiğini bilen, taktiksel olarak kusursuz maçlar çıkaran, büyük maçları domine eden ve istediğini alan bir adama dönüşmüştü.

Bir noktada bir şeyler özellikle mental olarak değişti, hem sahada hem saha dışındaki daha olgun görüntüsü ondaki değişimin anahtarı olsa gerek. Genç bir takımın tek lideri olmanın getirdiği sorumluluk iyi geldi belki de.3 Houston macerasında Hakan Şükür’ün Torino günleriyle Mirsad Türkcan’ın rivayet edilen Jeff Van Gundy diyaloglarını bir potada eritmeyi başarmış biri için beklenmedik bir mental gelişim.

– I was McGrady back home.
– Great. McGrady is McGrady here.

Atina’daki dengelerin değişmesi de sadece yıldız bir oyuncunun taraf değiştirmesi ile açıklanacak gibi değil. Stratos Perperoglou, Spanoulis’in yolunu takip ederken, pek çok faktörü değerlendirdiğini, Olympiacos’taki olumlu havanın öncelikli tercih sebeplerinden biri olduğu söyledi. Panathinaikos sonrası yolu Olympiacos’tan geçen oyuncular için işlerin daha iyi gitmesi pek görülmeyen bir durumdu. Perperoglou da Spanoulis gibi artık daha önemli bir oyuncu. Angelopoulos biraderler de Mark Cuban gibi duruldu ve daha akıllı hareket ediyorlar artık. Spanoulis’in sahada ortaya koydukları bir kulübün kaderini değiştirdi resmen.

Spanoulis’in eski bir takım arkadaşına PAO’dan niye ayrıldığını sorduğumda “Tamamen duygusal” demişti. En çok dillendirilen hikaye de bu ama aradaki farkın çok büyük olmadığı söylendi sıklıkla. Bunun için değecek bir risk gibi görünmüyor açıkçası. Galiba burada olay menajer tarafında yatıyor. Fazla gaz yeğen Giannakopoulos işin başına geçene kadar elindeki güçlü oyuncu portföyüne rağmen, Panathinaikos, Misko Raznatovic’in temsil ettiği bir oyuncuyu transfer etmedi o günden sonra. Bu yaz da Barça’ya gidiyor derken, menajerinin katılmadığı ilk toplantıda Angelopouloslar yıllık ücreti daha düşük bir kontrata ikna etti hemen.

Spanoulis’le birlikte Gate 13 tarafından üstü bu kadar net çizilen ve Obradoviç’in selam vermem dediği diğer isim Jaka Lakovic. OAKA’daki Final Four öncesindeki sezon Barça’ya gitmesi ve gidiş şeklini kimse unutmadı. Galiba iş sadece Olympiacos’a gitmekten ibaret değil…

Çağrı Turhan

saban

İnsanoğlu, kontrolü altına almak istediği zamanı parçalara böldü, kayıt altına aldı ve tarih kavramını yarattı. Bir sonraki safhada, kayıt altına aldığı tarihle oynamaya başladı; kurcaladı, işledi, kullanılabilir hale getirdi, bu uğurda -belli bir döngü yaratmak amacıyla- içinden bazı anların altını çizdi ve beraberinde, bir ‘ayrıcalıklı zamanlar kümesi’ yarattı.

Bireyler için bu kümenin en değerli parçaları doğum günleri ya da evlilik yıl dönümleri olabilir ama bir kulüpten bahsediyorsak, hiçbir şey görkemli bir 100. yıl kutlamasından daha değerli değil.

1912’de kurulan Karşıyaka’nın herhangi bir taraftarına 2011-2012 sezonunu sorun. Size, 100. yıla nasıl bir önem atfettiğini ve hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu anlatacaktır. 2000’lerin başında yazılmış “2012’de, Şampiyonlar Ligi’nde, koyacağız Real Madrid’e!” tezahüratıyla yakılan ateşin, sonunda nasıl bir kabusa döndüğünü en iyi ondan dinleyebilirsiniz.

Muhtemelen, şampiyonluk hedefiyle girdikleri 100. yıl sezonunun gerçekleşmeyen beklentileriyle başlar. İki yıl önce Dünya Kupası çeyrek finalinde, Luis Suarez’in 120. dakikada eliyle çizgiden çıkardığı topu kaleye gönderen Ganalı yıldızları Dominic Adiyiah’ı havaalanında nasıl karşıladıklarıyla devam eder. Ardından, yanına Süper Lig tecrübesi olan Akeem Agbetu’yu koyduklarını ama sezona alışılageldiği üzere berbat bir başlangıç yaptıklarını, ilk beş haftada üçü içeride dört mağlubiyet aldıklarını anlatır. Ama asıl hikaye, 6. haftadaki Tavşanlı Linyit maçıyla başlar. Daha doğrusu, Şaban Genişyürek’in doğuşuyla.

Adiyiah’ın derde deva olmadığı, takımın top oynamadığı dönemde, “Guardiola Reha” olarak bilinen -ama “hayal kırıklığı” olarak okunan- Reha Kapsal, bir sezon öncesinde Çorumspor’a kiralık gönderilen Şaban’a şans verir. Bir hafta önce Erciyesspor maçının son 19 dakikasında sahaya sürdüğü Şaban’ı, bu kez ilk 11’de görevlendirir. Şaban attığı iki golle Karşıyaka’yı sezonun ilk galibiyetine taşırken, kendini de taraftarın kalbine kazımayı başarır. Bir sezon önce Tavşanlı Linyit deplasmanından 2-0 yenilgiyle ayrılırken dönüş yolunda arkadaşını arayıp “Abi hiçbir şey değil ama ‘Tav-Tav-Tavşanlı’ diye tezahüratı olan bir takıma yenilmek çok koydu” diye içlenen bir taraftar, telefonu bu kez “Oğlum Şaban’ı gördün mü!” diye açar.

Yeni adıyla “Zlatan” Şaban, Karşıyaka taraftarına yeniden şarkılar söyleten adam olur. Ara transferde satılacağına ilişkin dedikodular çıkınca öyle bir tepki gelir ki; #umudumuzşaban, #şabanımadokunma hashtag’leri TT listesinde kendine yer bulur.

Şaban, sezonun devamında 11’deki yerini korur. Karşıyaka’nın ligin son maçının son düdüğü çalana kadar düşme tehlikesi yaşadığı sezonu 10 golle tamamlar. Kabus gibi geçen 100. yılın tek güzelliği, taraftarın sevgilisi olur.

Hikaye burada bitse, bu yazı yazılmazdı. Ondan eminim. Tıpkı, Şaban’ın -iyi ya da kötü- tarihe geçmekteki ısrarından emin olduğum gibi. ‘Umudumuz Şaban’ 2012 Ağustos’unda alacaklarındaki gecikmeyi bahane edip sözleşmesini fesheder. Bununla da yetinmez; Körfez’in karşı yakasına gider, ezeli rakibe, Göztepe’ye imza atar.

Kafasında tam olarak oturtamayanlara yardımcı olmak gerekirse; Hasan Vezir’in Fenerbahçe’den Galatasaray’a transferini düşünün ve üstüne biraz daha nefret ile öfke ekleyin. En yaklaşık sonuç bu galiba.

Hikayenin taraflarına dönecek olursak; Karşıyaka, Şaban’ın yokluğunu pek hissetmez. “1. Lig’in sıra takımı olmayı sizden öğrenecek değiliz” dercesine, puan tablosunun ortalarındaki yolculuğuna devam eder.

Sekizinci ölümcül günahı işleyip ezeli rakibe transfer olan Şaban içinse hayat hiç de kolay olmaz. Önce, korkudan Karşıyaka-Şemikler’deki evini Güzelyalı’ya taşır. İlk derbide, 25. dakikada sakatlanıp oyundan çıkar. Ligdeki ilk golünü 20. maçında atar. İkinci derbide attığı iki golle Karşıyaka taraftarının damarına iyiden iyiye bassa da sezonun kalan bölümünde golle buluşamaz. Göztepe, ligin son maçında sahasında Tavşanlı Linyit’e 1-0 yenilip küme düşer. Golü, Şaban’ın Karşıyaka’dan eski takım arkadaşı Agbetu atar.

Zlatan/Judas ikileminde karanlık tarafa geçmeyi seçen Şaban’ın yolculuğu, bugünlerde Göztepe formasıyla Spor Toto 2. Lig Beyaz Grup’ta devam ediyor.

Yıllar sonra bir Karşıyakalı ve bir Göztepeli, Kordon’da denize karşı oturup biralarını yudumlarken Şaban’dan bahsedebilirler. Karşıyakalı, hiç şüphesiz Şaban’ı en masumu ‘Hain’ olan sıfatlarla anacaktır. Göztepeli ise kendisini Tarsus İdman Yurdu’na attığı bu golle hatırlayacaktır.

Ve fark edebileceğiniz gibi Şaban, hayatının golünü atarken bile kaybeden bir adamdır.

Onur Erdem

batistuta

Uzun saçları her gol sevincinde rüzgârda savrulurdu. Üzerine çok bol gelen Arjantin milli takım formasıyla iki dünya kupasında da hat trick yapan tek futbolcuydu. Fiorentina’ya yıllarını verdi. Doğruya doğru, takım Serie B’ye düştüğünde bile gitmedi bir yere. Ama bir gün, sıcak bir yaz günü, büyük ihtimalle kendi kendine şöyle dedi: “Oğlum Gabriel, bu iş Fiorentina’da olmayacak. Gitme zamanı geldi.”

İşte Gabriel Omar Batistuta bu sözü etmeseydi -ki etmemiştir büyük ihtimalle- ben de şu an bu satırları yazmayacaktım. Ama yaptı işte. Gitti Batistuta. O güzel saçlarını da alıp A.S. Roma’ya gitti. Batistuta’dan 2000 yıl kadar önce Roma’ya gelen imparator Augustus, “Burada tuğladan bir kent buldum” diye not düşmüştü tarihe. Batistuta ise M.S. 2000’de geldiği A.S. Roma’ya imzayı atarken “Buraya şampiyon olmaya geldim” demişti.

Batistuta, futbolda ‘striker’ denen şeyin net bir tanımıydı. Fakat bu tanımdan ülkemizin güneyinde büyüyen çocukların haberi yoktu. Biz ona sadece “Batistutta Batistutta” derdik her gördüğümüzde. Daha sekiz yaşındayken, dokuz yaşındaki bir hanımefendi tarafından terk edildiğimizde bile ekran başında Fiorentina maçı beklerdik. Hani, Batistuta çıksın, iki gol atsın, bize hayatta güzel şeyler de olduğunu hatırlatsın isterdik. Yapardı da sağ olsun. Birbirinden şık gollerle Fiorentina’yı ayakta tutardı. Türkiye’de Adrian Ilie – Sabin Ilie sıkıntısı yaşanan yıllarda Batistuta’nın ismi daha çok zikredilirdi mahalle maçlarında. Fakat tam da bu güzel günler hiç bitmeyecek zannederken olan oldu. Sadece o oynuyor diye desteklemeye başladığımız ve zamanla sahici bir taraftarı olduğumuz Fiorentina’dan ayrıldı Batistuta. Ama yine de izledik onu. Artık sırtında kırmızı bir forma, yanında da fena halde Totti vardı. (Çok net bir şekilde Totti’yi sevmiyorum.) Nispet yapar gibi koşuyor, birbirinden güzel paslarla topla buluşuyor ve o topları da genelde file bekçisinin yanından ağlarla buluşturuyordu. Hopluyordu Batistuta, arkadaşlarına sarılıp gol sevinci yaşıyordu. Batistuta şampiyonluk istiyordu belli. Ama bir şampiyonluk için de bu kadar kalp kırılmazdı sanki.

İmparator Augustus Roma’ya geldikten 40 yıl sonra, bu defa ölüm döşeğindeyken, cümlesini şöyle tamamlamıştı: “Buraya geldiğimde tuğladan bir kent buldum. Giderken mermerden bir kent bırakıyorum.” Batistuta ise Roma’ya geldiğinde takımda iyi bir kadro + Totti’yi bulmuştu. (Hâlâ sevmiyorum.) Gittiğinde ise ardında bir şampiyonluk ve üç düzine gol bırakmıştı. Onu Fiorentina’da görüp seven çocuklar ise atom fiziğine de, Roma’ya da, A.S. Roma kulübüne de, her zaman lanet etti.

Gabriel Batistuta’nın Roma’ya gitmesi alabildiğine trajik bir durumdu. Ama soğuk bir kış gününde, hayatta daha da kötü şeylerin olabileceğini özellikle Fiorentina taraftarlarına hatırlatan bir olay yaşandı. Belki de Batistuta’nın Roma formasıyla yaşadığı şampiyonluk bile bu olay kadar üzmemişti Fiorentina taraftarlarını. Bu olaya geleceğim. Fakat öncesinde, biraz Ludwig Wittgenstein diyelim mi?

Ludwig Wittgenstein, Tractatus’a yazdığı Önsöz’de şöyle der: Wovon man nicht sprechen kann, darüber muß man schweigen. (Yani: Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.) Nasıl okunduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama şu Almanca kelimelerin ardı sıra dizilmesi bile bir şekilde etkiliyor insanı. Wittgenstein’da üzerine konuşulamayacak olan şey söylenemez olandır (Unsagbare). Felsefe sadece “söylenebilir” olanı ortaya koyabilir. Fakat bu bir eksikliğe işaret etmez. Çünkü söylenebilir olanın dile getirilişi, söylenemez olanı da imleyecek, sezdirecektir. Wittgenstein yine Tractatus’un bir yerinde “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” der. Sınır için nesnel dünyadan ziyade özneye işaret eden Wittgenstein (fakat bu özne alışılageldik olan “Ben” düşüncesinden ziyade Kantçı geleneğe bağlı bir transandantal özneyi imler) dilin sınırlarının öznenin dünyasının da sınırlarını belirlediğinin altını çizer: “Sınır, öyleyse, yalnızca dilin içinde çizilebilecektir, ve sınırın ötesinde kalan da düpedüz saçma olacaktır.” Felsefe tarihinin en tuhaf başyapıtlarından biri olan Tractatus, dil-dünya ve sınırlar üzerine birçok şey daha söyledikten sonra yine aynı sözle son bulur: Wovon man nicht sprechen kann, darüber muß man schweigen.4

26 Kasım 2000’de, Wittgenstein’ın bu sözünü eyleme döken bir olay yaşandı. (Hayır, o çok zevksiz geçen Fenerbahçe – Galatasaray derbisinden bahsetmiyorum.) Batistuta o gün, o Pazar günü, Stadio Olimpico’da, Roma formasıyla, Fiorentina’ya saç baş yolduran bir gol atmıştı. Golü attıktan sonra ise ağlamaklı olmuş, sevinçten çıldıran arkadaşlarına eşlik etmemişti. Bu gol 83. dakikada geldiği için bir anlamda maçı da bitirmiş ve size yemin ederim Roma sahadan 1-0’lık galibiyetle ayrılmıştı.

Golü attığına üzülmüştü, evet. Ama Batistuta’nın üzüntüsü maç bitince sona erdi. Biz ise elimizdeki 9 numaralı Fiorentina formasını ateşe vermemek için kendimizi zor tutuyorduk. O formayı çok buruşturduk, o formayı mahalle maçlarında çok terlettik. Kaybedilen maçlarda bazen o formayı yerlere çaldık. Akabinde geri dönüp “kusura bakma abi” diyerek o formayı yerden kaldırdık. Ama Batistuta bunların hepsini unutmuş, hiç acımadan topu üst direğin altından ağlara yollamış, bizi odalarda ışıksız bırakmıştı.

Gabriel Omar Batistuta Arjantin’in yüksek rakımlarından İtalya’nın ovalarına indiğinde böyle şeyler yapacağını hiç düşünmemiştik. Fiorentina için de elinden geleni yapmıştı Batistuta. Tamam, tam bir ihanet değildi belki karşımızdaki. (Fiorentina alkışı duymanın ve ihaneti görmenin tadını Rui Costa ile tadacaktı.) Ama Reconstruction filminde anlatıcı ne diyordu filmin başlarında. “Bunların hepsi oyun, hepsi film. Ama yine de acı veriyor.”

Ben galiba Batistuta’yı bir Fiorentina’da oynadığı yıllarda, bir de futbolu bırakıp hüzünlü bir adama dönüştüğü yıllarda sevdim. Fiorentina öncesinde Arjantin liglerinde neler yaptığını istatistik olarak biliyorum. Arjantin milli takım formasıyla neler yaptığını ise bu gözlerimle gördüm. Başka bir adamdı. Futbolu pek sevmediği, acayip hayırsever olduğu, hatta öldüğü bile söylendi bir ara. O yalan haber yüzünden çok üzüldüğümü hatırlıyorum. “Ben affetmeden ölme be Batistuta” bile demiştim kendi kendime. Neyse ki ölmemişti. Yerli bir medya kanalının ilgi çekme çabasına kurban gitmişti. Fakat bu yalan haber bir işe yaradı. İnsanlar yeniden Batistuta’nın ne kadar iyi bir futbolcu ve ne kadar iyi bir insan olduğunu hatırladılar. Ya da sadece ben hatırladım, bilemiyorum. Sonuç olarak, olan biten her şeye rağmen, hâlâ “Fiorentina’nın Arjantinli yıldızı Batistuta” o. Saçları da hâlâ çok güzel.

Aras Keser

rayallen

Sevdiğim adam sevmediğim bir iş yapınca ne tavır almam gerektiğini tam bilmiyorum. Küsmek olmaz herhalde, kırgınlık diyelim adına. Boston Celtics gibi kökeni Sümerler’e dayanan bir takımın bile tarihinde önemli yer tutabilecek kadar ileri gitmişti aslında büyük üçlü projesi. Şampiyon oldular, ucundan kaçırdılar, ama hep kazanabileceklerini düşündüler. Sıkı fıkı olmalarının payı büyüktü tabi bunda. Henüz ilk sezonlarında yakaladıkları kimya, yeni kurulan birçok takımın 3-4 senede yakalayamayacağı cinstendi.

Nedenini açıklamakta zorlanıyor insan. Şüphesiz ki Rondo’yla kavgaları, son yıllarda hücumda eskisi kadar aktif kullanılmaması gibi potansiyel ayrılık sebeplerini göz önünde bulundurmak lazım. Mutlu olmadığı kesindi. Takas dedikoduları gururunu incitiyordu elbet. Hepimizin bir dönem yaşadığı hak ettiği değeri alamama sendromundan muzdaripti. Empatinin dibine vurmuştur eminim tüm sevenleri. Ben de yaptım aynısını. Profesyonel bir bakış açısıyla bakmak gerektiğini düşünenler de vardır elbet. Göt onun götü değil mi? İstediği yere götürür. Sıkıntı Boston’dan ayrılmasıyla sınırlı olsaydı Celtics taraftarı hariç her basketbolsever (ve dolayısıyla rayallensever keza basketbolu sevenler genellikle Ray Allen’ı sever) ayrılışında makul bir yan bulurdu.

Jesus Shuttlesworth olmaya devam edecek tabi ki bir yandan. Stephen Curry 30’lu yaşlarına gelene kadar NBA tarihinin en çok üçlük atan adamı olmaya da devam edecek. Efendi tavırlarının yanına, yeri geldiğinde soktuğu şık lafları ekleme özelliğinden de bir şey kaybetmeyecek. Gittiği yerde kariyerinin en iyi maçlarını çıkarmıyor belki ama kariyerinin en büyük basketini de Miami Heat formasıyla attı. Yani işin parçası olmaya devam ediyor, büyük üçlünün bir parçası olmasa da. Sorun şurada: batan gemiyi terk edersiniz ama gemiyi batıranın yanına gitmezsiniz. Henüz birkaç ay önce kavgalı gürültülü bir seriyle 4-3 elenerek çok yaklaştıkları finalden olan bir takımın ana parçası olarak rakip takıma geçmenin üçlünün geri kalanı üzerinde nasıl bir etki yaratacağını az çok tahmin edersiniz. Çok değil bir sene sonra Garnett ve Pierce da standart bir kaptanda bulunması gereken gemisini terk etmeme onurundan yoksun olduklarını gösterdiler. Doc Rivers da aynı şekilde. Wade’in ve Lebron’un konu hakkındaki Allen’a destek veren “Garnett ve Pierce o kadar artislik yaptılar sonra kendileri de gitti” tadındaki açıklamaları da bu doğrultuda zaten. Oysa Allen’ın durumu farklıydı. Celtics’in atmosferi bambaşkaydı. Miami’yi hala tehdit edebilecek seviyede olduklarını görmüşlerdi. Bu da demek oluyor ki 2013 şampiyonluğunu kazanabileceklerine inanıyorlardı. Ray Allen’ın koyduğu satışın boyutunu bu faktörleri işin içine katarak hesaplamak lazım.

Devrin kahramanı olarak anılma şansı varken Brütüs olarak anılmayı tercih etti. Brütüs fanları kusura bakmasın.

Alp Akbulut

clichy

Mustafa Sandal-Gidenlerden eşliğinde okunacak

“Arsene Wenger kariyerime şekil veren adam. Onu unutmam imkansız. Çalıştığım en iyi teknik direktörlerden. Sürekli gelişmeye bakan, oyuncularını geliştirmeye çalışan biri.”

Geçenlerde Graham Norton’ın şovuna Thierry Henry katıldı. “Arsenal benim evim, ailem, tabii ki antrenör olarak dönmek isterim ama Arsene varken asla, ona saygım büyük” falan diyordu. Graham Norton “o zaman neden ayrıldın” diye sordu, Thierry kaldı. Gülüşmeler oldu. Henry; “o dönemde takım küçülüyordu. Hedefler büyük olmaktan çıkmıştı. Arsene bunun için çalışmalar yapacağım dedi ama hiç transfer yapmadı, aksine herkes ayrılıyordu” dedi. Yanındaki Blackburn taraftarı komedyen Lee Mack, “Bendtner’in transfer edilmesine kızdın di mi” diye geyiğe vurup zora falan soktu Thierry’yi.

Ben Henry ayrıldı diye hiç kızmadım. Zaten Arsenal’da kazanmıştı, Arsenal’a kazandırmıştı, üzüldüm sadece. Nasri, Adebayor ve Clichy öyle değil. Ya da diğerleri. Hele Clichy…

Kupa kazanmak için gitmek, kalıp kupa kazanmaya çalışmaktan daha onursuz bana göre. Para daha tatlı hem, kupa bahane. Adebayor’un karakterini hepimiz biliyoruz. Togo milli takımı eşofman veremezken “bana prim vermezseniz milli takıma gelmem” diyen bir adam. Onu geçtim. Van Persie gibi gitti. Gitti ama sinirlendim, üzülmedim gittiğine. Nasri’ye de kızmadım. Gerçi “bir şeyler kazanmak için Arsenal’dan ayrıldım” gerzekliğini o başlattı ama, umursamadım gidişini. Kazanmak istediği şey paraydı, kolay yolu seçmişti o da. 2010-11 sezonundaki performansı artarak devam edebilirdi, şimdi sadece kayıtlarda duruyor, istediğini kazansın. Hiçbiri Clichy kadar koymadı yalnız.

Altyapının ne olduğunu öğrendiğim dönemde A takıma yükselişini gördüğüm ilk oyuncuydu. Geçmişine baktım, 300 bin Euro’ya Cannes’dan alınmıştı. Cannes hangi ligdeydi haberimiz yoktu. Arsene hocam yine bulup çıkarmıştı. Hatta Arsene Wenger, Clichy var diye Bale’i almamış derler. Takımda iki genç sol beke gerek yok demiş. Bu yazıya konu olacak onlarca oyuncu gibi, Ashley Cole’un gidişinden sonra hiçbir şey değişmedi sol bekte Clichy sayesinde. A takıma çıktığı ilk sezonda şampiyonluk gördü, ertesi sezon FA Cup. Konuşacak bir şey bulamayan çoğu futbolseverin Arsenal hakkında bildiği tek şey olan “sekiz senelik kupa hasreti” olayını yaşayanların çoğundan farklıydı. Üç kupası vardı Arsenal’da. Kariyerini de Arsene’e borçluydu.

Diğerleri gibi de değildi hem. Nasri’yi 3-4 dev istiyordu, Arsenal’a gelmişti, Van Persie de öyle. Hatta Adebayor… Clichy’yi ise ana-babasının bile top oynadığından haberi yokken alıp altyapıya koymuştu neredeyse Wenger. Tamam abarttım.

Her neyse, kupa kazanmak için gidenler tayfasının, Arsenal’ın çocuğu olarak giden ilk ferdiydi Gael. En çok o koydu. Üzdü.

“Arsene Wenger çok oyuncusunu kaybetti. Tam kadroyu oturttuğunu düşünürken birileri takımdan ayrıldı. Belki de bu yüzden kupa kazanamadı çok uzun süre.”

Gael Clichy – 16 Haziran 2011, Daily Mail

Sonra Arsene maç öncesi tünelde niye elimi sıkmayıp yanımdan geçti…

Ozan Can Sülüm

baggio

Çeşitli rakamlar ve absürd karşılaştırmalar yardımıyla, yıllardır tüm algılarıyla sistematik bir şekilde oynanan bir memleketin sağlıksız çocuklarından biri olarak, Roberto Baggio’nun transfer hikayesine o pencereden değinmemek mümkün değildi. İnternet kullanımındaki artışı örneklerken, “2002’de 20 bin internet kullancısı vardı, şimdi 34 milyon” diyebilecek medeni cesaretteki bir başbakanın, burcunun günlük yorumlarına bakarak yönettiği bir ülkenin bireylerinden de bu beklenirdi! Aynen adapte ediyorum: “Roberto Baggio’nun Juventus’a transferi 8 milyon pound,5 Ronaldo’nun Real’e transferi 80 milyon pound. Eeey benim Yazıhaneli kardeşim; 8 milyon nereeeee, 80 milyon nere!”

Evet, reel artış-nominal artış gibi temel bir ayrımdan bihaberseniz ya da o sabah almanız gereken ilaçlarınızı içmeyi unuttuysanız, benzer karşılaştırmalar yapmanız doğaldır. Yine de atlanmaması gereken; bir Cristiano Ronaldo’nun tam 10 Roberto Baggio ettiğidir! Rakamlar ortada!

Torino ile Floransa’nın çekişmesi çok eskilere dayanır, çok çok eskilere. Ortaçağ İtalyası uzmanı kesinlikle değilim ve bu konuda bir İlber Ortaylı ayarını sonuna kadar hak ediyorum; ama o dönemin İtalya’sında şehirler arası ekonomik/ticari/hatta askeri rekabetin hüküm sürdüğünü ve bunlardan birinin de Torino ile Floransa arasında olduğunu bilmeyecek kadar da “cahil” değilim!

Yıllarca süregelen bu rekabet, takvimler 16 Mayıs 1982’yi gösterirken futbol sahalarındaki yerini sembolleştirmişti. Serie A’nın son haftasına iki takım da aynı puanla6 girmişti ve Juve Catanzaro deplasmanına, Viola ise Cagliari deplasmanına çıkıyordu. O günü Şansal Büyüka tarzı özetleyeyim: Verrrılmayan penaltıl-larr, tarrrtış-malı kırrr-mızı kartt-lar, sayıll-mayan goll-learr neticesinde şampiyon olan Juventus için şu slogan türetiliyordu: “Hırsız olmaktansa ikinci olmayı yeğleriz!”

Sekiz sene sonrasında ise bir başka trajik randevu yaşanacak, iki takım çift ayaklı UEFA Kupası finalinde karşılaşacaktı. O maçta sahada dünya futbolunun yeni parlayan yıldızı Roberto Baggio da mor formasıyla hazır bulunuyordu ve hakkında çoktan “Juve’ye gidiyor” söylentileri çıkarılmıştı. Bu da zaten gergin geçecek maçların daha da gerilmesine yol açtı. İlk maçı Juve Torino’da 3-1 kazanırken, maç uzunca bir süre son dakikalardaki garip (sert) faullerle hatırlanacaktı. İkinci maç Fiorentina’nın cezası nedeniyle Floransa’da bile oynanamadı ve 0-0’lık beraberlikle, Fiorentina karşısında kazanan bir kez daha Juventus’tu!

Tüm bunlar, Roberto Baggio’nun Juve’ye transferine, “mesele 3-5 milyon pound değil!” girişi yapmak içindi. Hemen o finalin sonrasında Il Divin Codino’nun7 Fiorentina’dan Juventus’a transferi gerçekleştiğinde, Floransa’daki tüm duvarlar #direnViola mesajlarıyla donatılmış, “Her yer Firenze her yer Artemio Franchi” sloganlarıyla sokaklar inletilmişti. Çıkan isyanda 50 kişi yaralanmış, bizzat Roberto Baggio “eski” takımının taraftarlarına sağduyu çağrısı yapmıştı!

Merakla beklenen gün gelip çattığında ve Baggio ilk kez siyah-beyaz formayla Artemio Franchi’ye çıktığında daha da ilginç şeyler oldu: Baggio, önce takımının kazandığı penaltıyı atmak istemedi, sonra da topun başına geçip “kaçırdı”. Bu “talihsiz” anın hemen ardından yedek kulübesine çekilirken, sahanın zemini bir anda mor atkılarla kaplandı. Eski sevgilileriyle hala bir aşk/nefret ilişkisi yaşayan tribünlerin haşin mesajına, Baggio eğilip yerden aldığı bir mor atkıyı öperek karşılık verdi.

Uzun yıllar boyunca Fiorentina’dan Juventus’a bir yıldız transferi daha gerçekleşmeyeceğinin gayrıresmi kanıtı niteliğindeki bu transfer, elbette ki Juve’lileri, Fiorentina’lıları etkilediği kadar derinden etkilemedi. Fiorentina’lıların hala Juve’den delice nefret etmesi bir yana; Juve’lilerin daha çok “içerlediği” konular, Angelo di Livio veya Moreno Torricelli gibi oyuncuların yıllar içinde Floransa yolunu tutmalarıydı.

İtalya’da -Türkiye’ye de adapte edilebilecek- bir genelleme vardır: İtalya’nın %30’u Juve’ye aşıktır, geri kalan %70’i de ondan nefret eder. İşte evlerinde zor tuttuğumuz bu %70’in arasındaki en ateşli grubun Mor Menekşeler’e mensup olması bu gibi sebeplerdendir. Tam da bu gibi sebeplerden dolayı, maçlar sırasında önce 1’den 39’a kadar tempo tutup, hemen ardından delice tezahürata başlarlar; Heysel faciasında ölen 39 Juve’linin “anısına”.

İş Roberto Baggio’ya geldiğinde ise aşk ve nefret iç içe geçer. Hazır bugün de 14 Şubat’ken; en çok “nefret” ettiğiniz eski sevgilinizi düşünün (10 saniyeliğine!), işte Fiorentina’lılar da Baggio’dan “o duygularla” nefret eder.

Emre Yürüktümen

  1. Daha önce başka milli takımda oynamamış olmak, net bir şekilde etnik bağlılığını ispatlamak gibi…
  2. http://euro-step.net/interview-obradovic-talks-to-contra-gr/
  3. Pek çok atlette çocuk sahibi olmak bu etkiyi yaratır mesela ama onda Euroleague şampiyonlukları olarak geri döndü. Üç çocuğunun doğduğu yılda da şampiyon oldu.
  4. Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.
  5. 8-80 ilişkisinin karşılaştırma netliği yüzünden meblağı pound olarak ifade ettim. Ayrıca bu paranın o tarihteki dünya rekoru olduğunu da ekleyeyim
  6. İki takım da haftaya 44 puanla girdi. O tarihte İtalya’da hala iki puanlık sistem kullanılıyordu.
  7. Hem o meşhur saç modeli hem de Budist inancı nedeniyle Baggio’ya “Kutsal Atkuyruğu” adı takılmıştı.