Skip to content

Kazanmaya Koşan Atlar

Pazar gecesinin menüsünde majör şampiyon adayları sahaya çıkıyor. Öncesinde de Hawks ile Pacers... Tüm serilere bir ön bakış.

Nisan, ayların en zalimidir. T.S. Eliot bu ünlü dizesini yazdığında NBA’in kurulmasına 24 sene vardı. Başka bir şey kastetmişti ama öyle kullanmak zorunda değiliz. Nisan, ayların en zalimidir çünkü NBA play-off’ları başlıyor. Bu lafı bize sıkça hatırlatan maçlar, çarpışmalar izleyeceğimize eminiz. Bunu aklınızda tutun, Kobe Bryant’ın Twitter hesabını takip etmeyi de unutmayın.

Peki play-off’ta ne olur? Bukowski ve Schultheiss’a saygısızlık etmeden, gerçekten bütün atlar kaybetmeye mi koşar? Sizler için elimizi taşın altına soktuk, tahminlerimizi yaptık. Bugün ikinci bölüm…


(3) Indiana Pacers vs. (6) Atlanta Hawks

Nereden tanışıyoruz?

NBA 6 gruba dağılmadan önce bu iki takım da Merkez’deydi. Yıllarca yolları bol bol kesişti yani. Ancak Indiana’nın iddialı olduğu dönemlerde Hawks hep vasat, Hawks iddialı olduğu dönemlerde ise Pacers henüz mevcudiyet kazanmamış haldeydi. Yani köklü bir rekabetten vs bahsetmek pek mümkün değil. Zaten Atlanta’nın şu haliyle herhangi bir takımla özel bir rekabet yaşamasına pek imkan yok ki. Gerçekten NBA’deki 30 takım içinde geçmişi çok kısa Bobcats’i saymazsak herhangi bir ezeli rekabeti olmayan tek takım herhalde Hawks. NBA’in en eski takımlarından birinden bahsediyoruz. Yarım yüzyılda bir rekabet tohumu ekilmez mi? Ama işte toprak bereketli değil. Eksen de yeşermiyor. Atlanta ABD’nin en büyük 5. şehri olmasa zaten burada bir takım da olmazdı. Şehrin takımla bağı çok düşük. Futbolun çok daha önde olduğu başka şehirler de var elbette ama Atlanta özel. Hawks umurlarında değil. Şehrin o umursamaz, bağlanmaz hali takıma da sirayet etmiş durumda. Öyle takılıyorlar. Bu kadar bağların zayıf olduğu bir ortamda suni bir rekabet yaratmak ne kadar mümkün ki? Aşinalık dışında bu iki takımın geçmişinde ne takım, ne bireysel bazda ortak payda yok pek.

Başrolde:

Atlanta yıllardır Josh Smith-Al Horford üzerine bir yapı inşa ediyor.1 Horford takımın merkezine koymak ipleri teslim etmek için ne kadar doğru bir oyuncuysa Smith de bir o kadar riskli. Smith klasik bir yetenekli ama verimsiz oyuncu profili. Rudy Gay ölçeğinde değil belki ama onun oyunu da büyük oranda israf. İyi bir yönlendirmeyle çok önemli işler yapabilir. Ama onu yönlendirecek ne bir teknik ekip ne de Smith’te bireysel bir gelişim gösterecek zihinsel olgunlaşma olmadı bugüne dek. Jeff Teague de her geçen gün yükselen bir oyuncu. Sorun şu ki gerek Horford gerekse Teague yapıları gereği sessiz sakin kendi içine dönük oyuncular. Atlanta’nın yerlisi olmasının da katkısıyla en ön plandaki oyuncu hareketleriyle olmasa da etiketiyle lider Smith. Hawks’a uygun bir isim ama başarıya pek uygun değil.

Indiana’da ise her şey gibi başrol de biraz kolektif. Paul George çıkışıyla belki en önemli oyuncu oldu. Sahanın iki tarafında da çok üst düzey oyunlar çıkarıyor. Henüz baskı altında yapacaklarını görmedik. Henüz 3. senesinde zorlanabilir ama Hawks o baskıyı yaratacak bir takım değil. George en önemli isim olabilir belki ama sağlam oyununun çok ötesinde güçlü karakteriyle asıl başrol oyuncusu David West. Tecrübesinin de etkisi var elbette ama esas West’in en zor zamanda bile salim kafayla düşünebilen yapısı onu çok ayrı yere koyuyor. Hawks önünde pek ihtiyaç olmaz belki ama play-off yolculuğunda bu özellik paha biçilmez.

Eşleşme:

Hawks eğer yüksek tempo takımı olmaya karar verse ne kadar çok şey değişir aslında. Teague zaten tempolu bir takım için doğmuş. Smith açık alanda eşsiz. Hem düşünüp hata yapacak vakti olmayacağı için içgüdüsel olarak o akılalmaz atletizmi üzerinden içgüdüyle oynar. Horford saha koşar. Korver da istemediği kadar boş üçlük bulur geçiş hücumunda. Sorun şu ki öyle bir niyet yok Atlanta’da. Koç Larry Drew’ın da böyle bir niyeti. Hatta tam tersine rakip uzun diye o da uzun beşle çıkıp Indiana’nın istediği oyunu oynamaya çalışacak. Eşleşeceğim diye rakibin eline oynayacaktır muhtemelen. Smith de 2-3 kere potaya gidip sert West ve dev Hibbert’a toslayınca %30’la üçlük atmaya yönelecek. Her 3-4 üçlükten 1 tane sokunca da iyi bir şey yapmış addedecek kendini. Zaman zaman Atlanta potansiyelini gösteren işler yapabilir ama bunun devamlılık göstermesi çok zor.

Indiana açısından sezon pek de iyi bitmedi. Ama herhalde olabilecek en iyi ilk tur eşleşmesi onlar için. Karşılarında potansiyelli ve kağıt üzerinde kuvvetli bir takım var. Ama kazanmayı bilmeyen ve yeterince de önemsemeyen bir ilk tur rakibi. Yani harika bir idman boksörü. Sert, kuvvetli ama sert yumruğu yok. Pacers’ın yeniden Mart ayındaki formuna dönmesi için ideal hazırlık kısacası. Hawks eğer bir mucize olur ve daha tempolu oynamaya çalışır, Pacers’ın en büyük zaafı olan potaya topla gidecek oyuncu eksikliğini dış baskıyı arttırarak zorlarsa çok ilginçleşebilir işler ama bunu yapma ihtimalleri yok denecek kadar az.

Kenar:

Larry Drew tam bu Atlanta’ya uygun koç. İdare ediyor. Rakip uzunsa eşleşme sorunu yaşamamak için uzun beş çıkarıyor. Kısaysa kısa. “Ben onlara sorun çıkartayım” dediği görülmüş şey değil. Ne serinin makro planında ne de maçların gelişimindeki mikro tercihlerde en ufak bir risk alması veya avantaj yakalaması beklenmemeli.

Frank Vogel halen kariyerinin başında. Ve bu meslekte tecrübe çok önemlidir. Şu ana kadar çok iyi iş çıkardı. Gençliğine rağmen en zor zamanlarda bile paniğe kapılmadan vizyonu ve kararlarına bağlı kaldı. Bu iyi bir temel. Üstüne bina çıkması biraz daha zaman alabilir ama bu seride zaten şapkadan tavşan çıkarması da gerekmiyor.

Sonuç:

Atlanta zaman zaman heyecan verecektir. Potansiyelinden ipuçları veren dakikalar, çeyrekler, hatta maçlar görebiliriz ama bir seri… Zor o iş. Indiana da iyi durumda değil. Zaten maçı koparıp gidecek bir yapıları da yok. Seri tek taraflı olacak ama kopmayacak gibi görünüyor.

4-2 Indiana

Kaan Kural

nash duncan

(2) San Antonio Spurs vs. (7) Los Angeles Lakers

Mazi/Detay: 

Bu eşleşmeyi yorumlamadan önce işin mazisini hafızamızda canlandıralım derim. Bunu der demez kafalardan birçok unutulmaz sahnenin, epik maçların geçtiğine eminim. 2000’li yılların başlarında bu iki takım her sene kafaya oynardı ve aralarındaki eşleşmeyi kazanan şampiyonluğa yürürdü. Her şey 1999 yılında Spurs’ün Shaq’lı Lakers’ı süpürmesiyle başladı. Ezeli rekabetin bir parçası olarak kabul edilmeyebilir belki bu eşleşme, ancak bu seriyle birlikte tetiklenen ve rekabetin geleceğine yön veren bazı olaylar vuku buldu. Phil Jackson geldi bir kere. Spurs hezimeti yüzünden mi geldi, yoksa önceden geleceği belli miydi, bilemiyorum ve hatırlayamıyorum, ama etkisi olduğu kesin. Shaq’lı Kobe’li takım 4-0 elenmemeliydi.

2000 play-off’unda eşleşmediler, Duncan’ın sakatlığı yüzünden Spurs erken veda ederken, Shaq’ın tarihin en dominant performanslarından birini göstererek MVP’yi ve devamında şampiyonluğu alması rekabeti kızıştırmaya başlamıştı bile. Yaşı yetenler Lakers’ın 2001’de nasıl herkesi buldozer gibi ezdiğini hatırlayacaktır. Ezilenler arasında Spurs de vardı. 4-0 bitmesi bir yana, maçlar 30 oldu, ayıp oldu. Kobe’nin Duncan ve Robinson’ın üzerinden uçtuğunu hatırlıyorum hayal meyal.

Bir sonraki sene yine karşı karşıya geldiler ve yine kazanan Lakers’tı. Skor rahat görünse de (4-1), bu kez birçok maçın son çeyreğinde Kobe’nin tozutmasına ihtiyaç duymuşlardı. Hani şu defalarca izlediğimiz belini esneterek aldığı hücum ribaundu ve akabinde içine bırakarak kazandırdığı maçı içeren seri. Devamında Lakers üst üste üçüncü kez şampiyonluğa ulaşıyor ve mevzu bahis rekabetimiz de iyice tek taraflı bir hal almaya başlıyordu. Ta ki 2003’e kadar. Bence iki takım arasındaki en heyecan verici seri buydu. Belki bir sonraki sene meşhur 0.4 vakası gerçekleşecek ve modern zamanların en mucizevi son saniye basketlerinden birine tanık olacaktık, ama bende en çok iz bırakan seri 2003 serisidir. Lakers bir önceki sene Sacramento karşısında hezimete uğrama noktasına geldiği seriyi geçerken, 20 sayılardan geri gelinip Horry’nin son saniye basketiyle kazandığı maç dönüm noktası olmuştu şüphesiz. Peki bu maça çok benzer bir maçın 2003’te San Antonio’ya karşı oynandığını hatırlıyor musunuz?

Beşinci maça 2-2 gelinmişti, ama Spurs daha iyi takım gibi görünüyordu, seriyi geçmesi gerekiyordu. Nitekim beşinci maçta da güle oynaya galibiyete gidiyordu, fark 20’lerdeydi. Son çeyrekte klasik Lakers comeback’lerinden biri başladı. Kobe’nin insan üstü gayretleri, Brian Shaw’un ateşlemesi falan derken maç kafa kafaya geldi. Son hücumda Spurs 2 sayı öndeyken top yine bir şekilde Robert Horry’de bitti ve bayıldığı son saniye üçlüğünü gönderdi potaya. Ben girdiğine emindim, herkes emindi. Top çemberin iki yanına çarpıp çıktığında, neredeyse Spurs taraftarı bile hayal kırıklığına uğramıştı. Spurs maçı almıştı belki ama seyirci sessizdi, Duncan’ın suratı bembeyazdı. Tarihin en güzel “kaçan şut” anı buydu belki de.

Özetle 1999-2005 arasındaki 7 şampiyonluğu biri haricinde hepsini bu iki takım kazandı. Son kez karşılaştıklarında ise sene 2008’di ve Gasol transferiyle şahlanan Lakers seriyi 4-1’le kazanarak finallere gidecekti.

Yıldızlar: 

Rekabetin birçok yıldız aktörü vardı tabi ki. Bunların bir kısmı takımlarında oynamaya devam ediyorlar. Hatta San Antonio cephesinin başrol oyuncuları aşağı yukarı aynı. Duncan ve Parker yine kilit adamlar. Ginobili sakatlıktan yeni döndüğü için çok bir faktör olamayabilir bu seride ama yıldız deyince Manu ismini anmadan olmaz. Spurs’ün eskiye oranla sırtını bu temel direklere daha az yasladığını da belirtmek gerek. Direklerin hala orada ve sağlam olduklarını unutmadan.

Lakers tarafında ise yıldız lafı geçer geçmez kimileri önündeki masayı yumrukluyor, kimilerinin boğazı düğümleniyor. Gözleri dolanlar da vardır elbet. 15 senelik rekabetin başından sonuna her aşamasında yer alan ve çoğunlukla Duncan ile Shaq’ı bile gölgede bırakan adamın oynayamayacak olması can sıkıcı. Spurs taraftarı dahil, Kobe’nin bu seride oynamamasına sevinen varsa gözüme gözükmesin, basketbolseverim diye de geçinmesin.

İyimser bir Lakers taraftarı olsam şöyle düşünebilirdim: Hep demedik mi Kobe’nin varlığı takımdaki diğer yıldızların performansını düşürüyor diye? Nash’in topa hükmetmesi gerekirken, her şeye Kobe hükmediyordu, top da arada kaynıyordu. NBA tarihinin en oyunkuran oyun kurucularından biri köşe şutörüne dönüşmemiş miydi? Howard’a yeterince top inmiyordu, değil mi? O zaman Kobe gitti, ama Nash’in önderliğinde yine birinci sınıf bir takım çıkmaz mı ortaya? D’Antoni Hoca en son bir takımı Nash’e teslim ettiği zaman neler oldu neler.

Kazın ayağının nasıl olduğuna bakmak lazım burada. Steve Nash’in önemli bir bölümünü sakat ve formsuz geçirdiği bir sezonun sonunda şaha kalkarak, eski günlerdeki gibi takımı kumanda edebileceğinin garantisi yok. Hatta bunu yapabilirse şaşıracağız, orası kesin.

Kesin olan bir başka şey, Kobe’siz bir Lakers’ın hiçbir şartta Kobe’li bir Lakers’tan daha iyi olamayacağı. Kobe’li Lakers, Cory Joseph’li Spurs’ü eleyebilir miydi? Zannetmiyorum. Kobe’siz olan da eleyemez herhalde. Gasol ve Howard’ın çıkışta olmaları ve Kobe’nin olmadığı sezonun son birkaç maçında taşakları koyarak hem takımlarını play-off’a taşıyıp hem de onlara çok hızlı ve atletik gelen Thunder’dan kaçmayı başarmaları takdire şayan. Şayıyorum kendilerini, lakin Spurs kırk yılın başında bi’ Memphis’e elendi diye, acayip bir pota altı sorunu varmış ilüzyonuna kapılmamak lazım. Duncan bu sene kaç yılına döndü diyorlardı? Nash’i de alsaydı yanına, peşlerine Artest de takılsaydı, o zaman zaten Kobe de sakatlanmamış olurdu. Onu geçtim, kahramanlık yapmayıp Phil Jackson’ı getirselerdi şu takımın başına, şimdi kim bilir ne konuşuyor olurduk Lakers hakkında.

Eşleşme: 

Ligin en iyi bire bircisinin seride oynamayacak olması ve Spurs hücumlarının da çoğunlukla screen üzerinden yürümesi, tek tek eşleşmeleri konuşmayı anlamsız kılıyor. Spurs’e karşı savunma yaparken çoğunlukla karşınızdaki adamı iyi tutmak yeterli olmuyor, birçok kez kendinizi istemediğiniz bir adamı savunurken ya da köşede boş kalmış üçlükçüye doğru depar atarken buluyorsunuz.

Parker-Duncan tepe ikili oyunuyla başlayan hücumları savunmanın en efektif yolunun adam değişme olduğuna dair inancımı koruyorum. Geçen sene Thunder ilk iki maçta sürklase olup, ardından yenilmesi imkansız gibi görünen Spurs’ü dört kez üst üste yendiyse, bunu pick’n roll savunmasında “show-up”tan “switch”e dönmesine borçlu. Çünkü screen esnasında bir an için bile adamları kaybedersen, devamında tüm takımın ezbere bildiği birçok varyasyonu üzerinde deniyorlar ve savunma bir yerinden patlak veriyor. Oysa switch yapmak demek, adamları kaybetmemek ve karşısında kalmak demek oluyor. Yani Spurs’e bir takım eşleşme avantajları tanıyorsun ama normal hücum ritminin de dışına çıkmasını sağlıyorsun. Rol oyuncusu olmalarına karşın çok kilit olan Leonard, Green gibi adamları toptan uzaklaştırarak oyundan soğutuyorsun.

Bütün bunları anlatıyorum ama Lakers’ın böyle bir savunma stratejisi uygulama şansı neredeyse yok. Uzun-kısa eşleşmelerinde Ibaka, Durant, hatta Perkins kısaların karşısında belli ölçüde durabiliyor, fakat Gasol, Howard, Jamison için aynı şeyi söylemek güç. Howard idare eder de o zaman pota altını boşaltarak kaş yapayım derken göz çıkartıyorsun. Thunder gibi ekstra atlet bir takım değilseniz işin özü, her perdede adam değişmek için intihara meyilli olmalısınız.

Eşleşme anlamında pota altındaki vaziyetlerden bahsetmek daha doğru olacak. Splitter’ın sağlam bir NBA pivotu gibi oynamaya başlamasıyla birlikte iki takımın da pota altında önemli skor tehditleri olduğunu söyleyebiliriz. Sahanın iki tarafında da top sık sık alçak posta inecektir. Splitter sezon içerisindeki gelişimini unutup geçen yıla geri dönerse Lakers bu noktadan avantaj sağlayabilir kendine. Veya Howard dedikleri gibi her geçen gün daha iyiye gidiyorsa, ilk maçı da birkaç gün ileri kaydırabilirlerse, yine ibre Lakers’a dönecektir.

Parker’ı kim tutar, nasıl tutar, neresini tutar, o konuya hiç girmiyorum bile. Lakers 2000’lerin başlarından beri Parker’ı tutamıyor zaten. Döve döve sindirirlerdi bir zamanlar, şimdi o tarz bir sertlik de yok takımda.

Kenar: 

Kenarda ayakta duran adamlara bakacak olursak, kendi içlerinde onların da güzel bir rekabeti var aslında. Phoenix-San Antonio rekabeti çok uzun sürmese de, bir dönemin gözdesiydi ve bu rekabetin kilit eşleşmelerinden biri de D’Antoni-Popovich’ti. Kazanan hep Steve Martin’i andıran beyaz saçlı arkadaş oluyordu. Şartların da lehine geliştiğini eklemeden olmaz tabi. Tamamen coaching farkıyla elenmedi Phoenix onca sene.

Şimdi ise Pringles maskotunu andıran arkadaş oldukça sancılı bir normal sezondan geçmiş ve kariyerinin belki de dip noktasında. Seri öncesi kendisiyle devam edileceğinin açıklanması muhakkak kendine güvenini arttıracaktır. Peki ya feci bir 4-0 gelirse ne olacak? D’Antoni’yle devam mı? Mike Brown’ın suçu neydi diye sormaz mı insan?

Popovich hakkında fazla konuşmak istemiyorum. Kendisi üst sınıfta yer alıyor ve o seviyede şu an yalnız görünüyor. Her türlü fırsatı değerlendirecektir, her türlü hinliği yapacaktır. Hack taktikleriyle Dwight Howard’ı ve tüm izleyenleri sinir etme fırsatını ıskalamayacaktır.

Kenarda oturanlar konusunda ise yine Spurs ağır basıyor. Lakers zaten sakatlıklardan dolayı hayli dertli ve sezonun son bölümünü yedi kişi oynadılar. D’Antoni zaten yoğun bench kullanımını pek sevmez. Rotasyonu muhtemelen sekiz ile sınırlandıracaktır. Blake, Jamison ve Clark dışında kimden katkı alabilir bilemiyorum. Darius Morris, Andrew Goudelock gibi adamları zorda kalmadıkça oynatmayacaktır. İç açmıyor yani yedekler. Öte yandan karşılarında birçok farklı kombinasyonu deneyebilen bir hoca ve bu güveni boşa çıkarmayan bir bench mevcut. Play-off öncesinde iki önemli kayıp olmasına rağmen söylüyorum bunları. Bunlardan ilki olan Boris Diaw hakikaten önemli bir kayıp ve aynı zamanda Dejuan Blair’in daha ciddi süreler alması anlamına geliyor. Oyun aklı, tecrübe, pas, dış tehdit gibi alanlarda açık ara Diaw daha iyiyken, Blair’in getirebileceği en önemli artı pota altındaki savaş ve biraz ribaund olur. Bonner da yardımcı olacaktır uzun yedeklemede.

İkinci önemli kayıp ise çok da önemli değil. Hatta fazla şişkin olan rotasyonu kısmak adına iyi bile oldu. Durant’e yapacağı muhtemel sert bire bir savunma dışında ciddi bir kayıp yok ortada. Leonard’ın geçen senekinden daha iyi bir play-off çıkaracağından eminiz zaten. Aynısı Green için de geçerli.

Yeni transfer Tracy McGrady’nin form durumu hakkında hiçbir fikrim olmadığı için yorumsuz geçiyorum.

Sonuç: 

Serinin ismi gibi heyecan verici olabilmesinin tek yolu Nash diyorum daha fazla uzatmadan. Ben şahsen inanmıyorum Nash’in bir anda pota altında driblingle iki daire çizip boş adamı bulan o efsane günlerine yaklaşabileceğine. Sağlığı müsaitse ve bir türlü göremediğimiz Nash-Gasol ya da Nash-Howard ikili oyunlarını bir nebze olsun görebileceksek, Lakers’ın bir şansı var diyebilirim. Maç kazanmak için yani. İçimden 4-0 geçiyor ama bir mucize olur da Lakers geçerse, Türkiye’deki 25 milyon Lakers taraftarının bana çekeceği hareket sayısı en az 75 milyon olur.

4-1 Spurs

Alp Akbulut

lbj-bj-lrmam

(1) Miami Heat vs. (8) Milwaukee Bucks

Lakers adlı hız trenindeki -çoğun korku tünelinde geçen- macerayı bir kenara koyarsak, uzaktan göz süzmekle yetindiğim NBA sezonu sonrası bir seri hakkında yazmam gerektiğinde seçim yapmak çok vaktimi almadı. Aynı bağlamda Spurs-Lakers serisi hakkında daha oturaklı öngörüler yapmam muhtemeldi belki. Yine de play-off havuzundaki ‘tek bacaklı yolcu’ Bucks’ın aslanların önüne atıldığı, ilk turun bu en tek taraflı serisi riski sıfıra indiriyordu. Diğer cephede de Erik Spoelstra’nın geçen sezon yaşadığı aydınlanma sonrası geçilen ve başından beri tarif etmekte zorlansak da görmeyi arzuladığımız -pozisyonlar arasındaki sınırların tamamen görünmez hale geldiği- yeni oyun düzeni sonrası takibi bıraksan da işleyişin çok uzağa gitmediğini biliyordun. En fazla 27 maçlık bir galibiyet serisini ıskalıyordun…

Quentin Tarantino benim sinema yolculuğumun köşe taşlarından ya da saygınlığına halel gelmesine razı olmayacağım, dokunulmaz ustalardan biri değil. Ama Pulp Fiction’ı ve geri kalan filmlerinden birkaç tanesini izledim. Tarantino doksanların başında zamanın ruhunu yakalamamış, kayıp jenerasyonun ekmek su gibi ihtiyaç duyduğu cüret çağına kapı açarak zamanın ruhunu bizzat yaratan isim olmuştu. Pulp Fiction şiddetin ehlileşen yeni bir halini merkezle barışmaya hiç niyeti olmayan izleyicilerinin tüketimine sunmuş, onları yapısal-veya-entelektüel-değil-ama-hissi bir tokatla selamlamıştı. Çok fazla bağırıp, pek bir şey söylemiyor olsa da bunu izlemeliydiniz. Tekrar tekrar.

Bu sezon en fazla 7-8 tane Heat maçı izledim. Bir de March Madness nedeniyle basketbolun başka (ve evet daha sıkıcı) bir formuna dikkat kesilmişken, o anıtsal galibiyet serisi tehlikeye girdiği anlarda zaplamıştım. Cavs maçı ne kadar güzel gidiyordu örneğin. Dan Gilbert için ve final serisinde yedikleri S-İ-K-T-İ-R sonrasında bile LeBron James’le yıldızı barışamayanlar için… Daha fazlasını da izlemeye gerek yoktu. Basketbola çok sofistike bir yaklaşım getirmiyorlardı, ‘sanatlı’ bir oyunları yoktu. Spo’nun Sebastian Pruiti veya Atlas Sepet’i bir yazı için teşvik edecek bir playbook sahibi olduğu söylenemezdi. Dönüşümü gerçekleştirip bu oyuncu grubuna yenilmezlik kazandırması için ufak bir ayarlama yapması yetecekti ve bunun formülünü geçen sezon bulmuştu. Yakın tarihin en heyecan verici sınıfı olan 2003 girişlilerin dört parlak parçasından üçünü bir araya getirmişlerdi. Her biri imalat hatası atletizmiyle yeni nesil süperyıldızlık tanımının içini dolduran bu üçlü de tıpkı Q gibi zamanın ruhunu el birliğiyle yaratmıştı. Bir maçlarını kaçırabilirdiniz. Iskaladığınız sizi dönüştürecek 48 dakikalık bir transandantal yolculuk değil, sert, cüretkar ve arsız bir saldırı olacaktı.

Anlaşılacağı üzere, size bu seriyi izlemeniz için sebepler sıralayacak kişi ben değilim. Fakat koltuğa doğru beklentilerle oturmuşsanız, bir Heat maçı sizi nadiren hayal kırıklığına uğratır. Sorun şu ki, karşılarında 38-44 derecesiyle şaka gibi bir play-off takımı var. Aynı zamanda bu görkemli sezon için hazırladığı 4-12’lik bitirişle, play-off resmine tutunma savaşını haftalar öncesinde kaybetmiş Batı takımlarının hayır dualarını almış bir takım. Onlar da, anladıkları ölçüde, zamanın ruhuna uygun oynamaya çalışıyor. Diyaloglar en az Tarantino filmlerindeki kadar derinliksiz, ancak farklı olarak bir estetik de taşımıyor. Büyük resimde ise Bucks aslında hiç var olmayan bir harekete öncülük etmek için çırpınıyor, karşılık bulması imkansız bir anlatı. Analojiyi noktalamak gerekirse, bize izlemek için sebepler sunan heyecan verici takımın karşısında bir Gregg Araki duruyor. Sinemaya bir Tarantino filmine kendinizi kaptırıp geçici bir arınma düzeyine yükselmek için giriyorsunuz, fakat anlaşma gereği peşi sıra bayağı bir Araki filmine maruz kalacaksınız. En azından sinemadayken yalnız hissetmezsiniz.

Yıldız:

South Beach’te bir araya gelerek cüret çağına kapı açan malum üçlüden bahsettik. Profesyonel kariyerini başlattığı takımı ilk kez play-off rakibi olarak ziyaret edecek Ray Allen’a da yer açın. Fakat unutulmasın, Tarantino filmlerinden izleyicilerde anısı en uzun ömürlü olanlar yan karakterler olagelmiştir. Anlamın içini dolduran “karakterler” bahsi geçenler, Harvey Keitel’in can verdiği Winston “The Wolf” Wolfe gibi. The Heatles da bu “karakterler” açısından zengin, Kurt yoksa da Kuş var örnekse. Başlangıçta sıradan bir hamle gibi gözüken Chris Andersen eklemesi, zamanla bir genel menajeri olduğundan daha zeki gösterdi. İstatistikleri göz alıcı değil belki, ama takımın Birdman’in sahaya çıktığı maçlardaki inanması zor 39-3’lük derecesini ortaya atanları tamamen bağlam dışı olmakla suçlayamazsınız. Heat’in sezon başında Bucks’a 19 sayı farkla verdiği maçta kenardan gelen iki uzunun sırayla Josh Harrellson ve Joel Anthony olduğunu hatırlayın. Bunu hatırlamak, eminim, bugünlerde Bucks’a iyi gelmiyordur. Heat duble yolunda muhtemelen Lopez/Noah, Chandler/Hibbert ve Ibaka/Duncan rotasını aşmak zorunda ve Andersen’ın söyleyecek birkaç sözü daha olabilir.

Wisconsin’deki en son teknolojiyle donatılmış tesislerinde bir Bucks idmanını ziyaret ettiğimizi düşünelim. Yanımızda camianın önde gelenlerinden Alim Karasu da olsun. Forsunu kullanıp takımı hizaya soksun, sonra da “Bu takımın yıldızı kimse bir adım öne çıksın” buyursun. Daha Ersan İlyasova reaksiyon veremeden, dört beş densiz ileri atılacaktır. (Ve Ersan’ı seyretmek kadar büyük bir keyif yok.) Monta “Aşırı Şuursuz ve İnanılmaz Verimsiz” Ellis şüphesiz ki en etkileyici reaksiyon zamanını verecektir. Onu Brandon Jennings ve J.J. Redick’in izlemesi kaçınılmaz olacaktır. Zaman zaman sahada birlikte yer alması olası bu üçlüye bir de Mike Dunleavy Jr.’ı ekleyin ve bu dört oyuncunun da sezon sonunda serbest kalma ihtimallerini hatırlayın.2 Jennings’in sezonun son aylarında kendisine yeni bir kontrat önerilmediği için mızmızlandığını biliyoruz ve bunu (lafın gelişi) herkesin gözlerinin çevrildiği bir sahnede piyasasını parlatmak için son bir fırsat olarak göreceğinden eminiz. Diğerleri ona nazire yapabilir ve Redick’i yarım sezon kiralamak uğruna takımın geleceğinde temel parçacıklardan biri olmaya namzet Tobias Harris’i kurban eden John Hammond’ın aklının nerede olduğunu bir kez daha sorgulayabiliriz. Yine de tüm bu karanlık, bu sezonki patlamasıyla hem DPOY hem de MIP ödülleri için tartışmaya dahil olan Larry Sanders’ı (SANDERS!) gözden kaçırmanıza yol açmasın.

Kilit Eşleşme: LeBron Dünyaya Karşı

Fikstürde Heat’i gören her takımın başına geldiği gibi, bugünlerde Bucks için odadaki filin adı LeBron. İşin kötüsü onlarla en az dört (muhtemelen sadece dört) maçları var ve kafalarını başka yöne çevirmekte ısrar etseler de bunun utanç verici bir seriye dönüşmemesi için o fili görüp, bir çözüm önermeliler. İki sezondur normal sezon maçlarında LeBron’ın karşısında fena durmayan Luc Richard Mbah a Moute’nin, seri hakkında bir şeyler yazmaları karşılığında para alan bazı analistler tarafından “LeBron Stopper” olarak servis edilmesi uzun sürmedi. (Ruben Patterson vardı, ne oldu ona?) Lük Rişar gerçekten de yarı sahada, bire bir izolasyon koşullarında bir insan evladından en fazla ne beklenebilirse onu yaptı LeBron karşısında. Rakibinden pek aşağı kalmayan fizikselliğini kullandı, tuzaklara sürükledi ve normal sezondaki bir Bucks maçında doğal olarak bir vites aşağıda seyreden LeBron makinesini biraz olsun yavaşlatabildi. Yine de play-off atmosferine girildiğinde bunu istikrarlı olarak yapması mümkün değil, bunu bir takım eforuna dönüştürmeli ve daha önemlisi doğru stratejide ortak bir akıl göstererek kenetlenmeliler. Kağıda döküldüğü kadar kolay bir iş değil ve bu kimyası ile sezonu hala devam edenler içinde Bucks bunu yapmak için son aday. Perimetrede LeBron’a yardımlar getireceklerdir. Jim Boylan belki LRMAM ile yetinmeyip, aynı anda Marquis Daniels ve Ekpe Udoh’u da yardımcı kuvvetler olarak sahaya sürecektir. Yine de hareket halindeki LeBron’ın3 öldürücülüğüne set çekmekte tüm bu saydıklarımdan ziyade, çemberi koruma görevinde büyük mesafe katetmiş Sanders’ın varlığı kritik. Ligde erken yaşta büyümek zorunda kalan bir dolu oyuncudan biri olan bu cevval gencin4 öfkesini kontrol altına alıp atılmaktan, ellerine hakim olup erken faul problemine girmekten kaçınması şart.

Pilav Günü: Duke Blue Devils 2001 Championship Reunion

Kenar:

Bu takımla Bucks’ı Hikmet Karaman da geçebilir, ben kefilim. Diğer cephede ise kendisinden beklendiği üzere oyuncu grubuyla bağlarını tersinmez şekilde koparması gecikmeyen Scott Skiles’ın yerine bakan Boylan için bu seri bir şeyler ifade ediyor olabilir. Boylan başa geçtiğinde konferans yedincisi Celtics’in en önemli oyuncusunun sezonu kapadığını ve yolun ilerisinde de takıma kimliğini veren iki veterandan birinin topalladığını düşünecek olursak, “Büyük Kaçış” için şartların geliştiğini söylemek anlaşılır olurdu. Peki Boylan yönetimindeki Bucks’ın tepkisi ne oldu? 4-12’lik bir bitiriş ve (sezon sonunda neredeyse sıfır diferansa sabitlemeyi başaran Celtics’i ödüllendirelim) -1.5 ile negatif sayı diferansına sahip tek play-off takımı olma onuru. Maç kazanmak Boylan’ı görevde tutmaya yetmez. Ama hiç kimsenin ihtimal vermediği bir anda direnç gösteren, Heat’in iso savunmakta ligin en kötü altıncı takımı olması gibi dandik ‘ileri’ istatistiklere itibar etmeden birlikte oynama arzusunu açık eden ve her maçı gerçekten birer maça dönüştüren bir Bucks bunu başarabilir. Kimilerine göre bu koltuk boşa çıkarsa favori konumunda Rockets asistanı Kelvin Sampson var. Bu deneyimden bile kötü olabilir…

Sonuç:

Son iki sezonda bu iki takım arasındaki normal sezon serilerinde Heat’in yalnızca 4-3 önde olması ve galibiyetlerinden birini de uzatma sonucunda alabilmesi, bunun son yıllarda gördüğümüz en tek taraflı seri olduğu gerçeğini gölgelemiyor. Heat son iki sezon burayı birer maç hediye ederek geçmişti. Bir önceki sezon eşleştikleri Sixers da bu kadar olmasa da hayli acınası bir takımdı doğrusu. Farklı olarak Heat bu normal sezonda kötü takımlara karşı, zihnen parkeye çıkmadığı maçlarda bile kazanmayı bildi. Yalancı ‘yakın’ maçların sonunda ve neredeyse tepkisel bir son çeyrek esrimesi yardımıyla. Big Three bunu yapmak isteyecek mi, asıl soru bu. Erken bitirmek birkaç gün ekstra dinlenme anlamına gelse de, takımların buna dillendirildiği kadar önem atfetmediğini düşünüyorum. LeBron ve D-Wade bir maçı bırakmayı çok sorun etmeyecektir.5 Beni düşündüren, Jennings’in “Seriyi altı maçta alırız” yorumuna gülüp geçmek yerine ciddi bir cevap vermeyi tercih eden tek adam: Üçlünün (ve sanırım tüm kadronun) en tuhaf parçası Chris Bosh.

4-1 Heat

Cem Pekdoğru

harden-durant-westbrook-2013

(1) Oklahoma City Thunder vs. (8) Houston Rockets

Detay:

Sam Presti, James Harden’a devasa bir kontrat verip tüm bütçeyi harcamaktansa takas yoluna gitmeyi tercih etmiş ve NBA cemaatini şaşkınlığa sürüklemişti. Thunder’ın genç oyuncuları basketbol takımına değil, bir nevi aileye benziyorlardı. Beraber büyüyecekler, mağlubiyeti beraber tadacaklar ve en sonunda şampiyonluğa ulaşacak, hatta efsanevî bir hanedana dönüşeceklerdi.

Presti cephesinde takas hamlesinin temel sebepleri belliydi; kendi manevra kabiliyetini yok etmeyecek, teknik özellikleri ve karakterleri iyi basketbolcular elde edecek, üstelik muhtemel felaket senaryolarında malî yapının çökmesine müsaade etmeyecekti. Fakat tüm bunlar, takasın yarattığı imajı değiştirmiyordu: Presti kendi kadrosunun dinamiklerini tahlil etmiş ve Ibaka’yı Harden’a tercih etmişti.

Harden Rockets forması giydiği ilk müsabakada Houston için yeni bir devrin başladığını ilan etti; muhteşem performanslar sahneliyor, MVP adayları arasında gösteriliyor, tüm ligi kasıp kavuruyordu. Herkes Kasım ayının son günlerinde Rockets’ın Oklahoma’da oynayacağı maçı beklemeye başlamıştı. Harden Thunder’a karşı yalnızca 3 basket atabilecek, defalarca blok yiyecekti. Fakat maç bittiğinde üzgün değil bilakis huzurluydu: “Nihayet bu yükten kurtuldum. Artık sezona devam edebilirim.” 82 maçlık devasa sezon bittiğinde istikamet yine Oklahoma oldu.

Yıldız:

Rockets ligin en yüksek tempolu hücum eden takımı. Temel stratejileri (oyuncuların yay etrafına dağılarak alanı açması, zilyonlarca pick&roll, driplingle içeri giren kısaların dışarıda bekleyen boş 3’lükçüleri bulması, topu yay etrafında hızlı paslarla çevirmeleri, sürekli “verimli” şutlara6 yönelmeleri…) onları hücum verimliliği istatistiğinde 6. sıraya taşıdı. 100 pozisyon başına 106,7 sayı buluyorlar. Lin, Parsons, Ömer… Rockets, özellikle kendi hücum prensipleri çerçevesinde çok kıymetli oyunculara sahip. Fakat cüretkar hücumlarının yegane lideri Harden. Adeta bir pick&roll tanrısına benzeyen Harden’ın yetenekleri Rockets’ın hücumuyla birleşince mucizevî bir reaksiyon gerçekleşiyor.

Thunder cephesindeyse Durant var. OKC’nin mega yıldızı, aynı zamanda gezegendeki en iyi ikinci basketbolcu. Fakat Thunder hücumu Kevin Durant’in etrafında şekillenmiyor. Scott Brooks’un teknik mahareti, yalnızca ilkel bir yapı inşa etmeye yetti. Tabii kısaların yorulmaksızın yalnızca sayıyı düşünmesi (Hücumlarının %14,2’si izolasyon. Bu alanda Kings’in ardından ikinci sıradalar.) veya tutarlı bir pas alışverişi yapmamaları, hücumlarının verimsiz olduğu anlamına gelmiyor. Muhteşem yıldızlara sahip oldukları için 100 pozisyon başına tam 110,2 sayı buluyorlar (bu alanda ligin ikinci sırasındalar). Baskete ulaşamasalar bile sürekli faul alıyorlar (serbest atış reytinginde de ikinci sıradalar). Westbrook’un karakteri, Thunder’ın tüm oyun stratejisine sinmiş gibi görünüyor; vahşetle hücum ediyor, maçın her anında taarruz halinde olduklarını düşünüyor ve nihayetinde tüm rakiplerini bezdiriyorlar.

Eşleşme:

Thunder’ın vahşi kısaları, Rockets’ın yarım yamalak savunma yapan kısalarıyla eşleşecek. Harden tüm enerjisini hücuma sakladığı için savunmada hemen hiç çaba göstermiyor. Transition’da geri koşmadığına, yardıma gittikten sonra kendi adamına geri dönmediğine, topu seyretmeye dalıp pozisyonunu kaybettiğine sık sık şahit oluyoruz. İlk beşteki diğer kısalar da Harden’dan çok farklı değil. Thunder kısalarını 1’e 1’de durdurabilmeleri veya uyum içinde birbirlerinin açıklarını kapamaları pek mümkün görünmüyor. Mesela Durant’le eşleşebilecek (hem uzun, hem de kısa beşlerle) oyuncuları yok. Belki de Durant’i savunmanın en iyi yolu, ona top aldırmamak. Rahat topu aldığında kendisine şu atabilecek alanı yaratabildiği için seri boyunca hiç zorlanmayacak.

Rockets’ın temel problemlerinden biri de top kayıpları (100 pozisyon başına en çok top kaybı yapan takım). Kısalara sonsuz özgürlük verdikleri için top kaybı oranı ister istemez şişiyor. Fakat berbat transition savunması yaptıkları için bu sayıyı mümkün olduğunca azaltmaya mecburlar. Rockets, belki de playoff tablosunda Lakers’ın ardından en kötü transition savunması yapan takım. OKC ise -istatistiken- en verimli transition hücumuna sahip.

Kenar:

Rockets’ın savunmasında en önemli isim belli: Ömer. Ömer sahadayken Rockets ilk 10 takım seviyesinde savunma yapıyor (100 pozisyon başına 101,3 sayı). Kenara geldiğindeyse müdafaaları tamamen çöküyor.7 Ömer’in arkasında bekleyen başka bir savunmacı uzunları yok. Fakat kenardan gelip savunmada direnç yaratabilecek bir kısa oyuncuları var: Patrick Beverley. Bench’in en skorer oyuncusuysa Delfino. McHale bazen Delfino’yu kullanarak, bazen de Parsons’ı 4 numaraya kaydırarak kısa beşe dönebiliyor. Tabii şutör uzun olarak Motiejunas da unutulmamalı.

Thunder ise dört başı mamur bir kadroya sahip. Kenardan gelen çok kıymetli oyuncuları var; şahane skorer Kevin Martin, ideal OKC kısası Reggie Jackson, oyunu değiştirebilecek Nick Collison… Fakat belki de en önemli isim Derek Fisher. Oyunda kaldığı süre boyunca (asgari 10 dakika) Rockets kısaları rahat nefes alacak, özgürce paslaşacak, hızlı hücumlarda neşeyle el ele tutuşup şarkılar söyleyecekler. Fisher’ın kangrene dönüşüp dönüşmeyeceğini Scott Brooks belirleyecek.

Brooks teknik özellikleriyle ligin en kötü koçları arasında. Playoff’larda rakibe göre strateji inşa edemediğine defalarca şahit olduk. McHale tartıda fazlasıyla ağır basıyor ama Brooks’un elinde Rockets’ı rahatlıkla eleyebilecek, Houston’ı özel kılan tüm vasıfları etkisiz hale getirebilecek bir kadro var.

Sonuç:

İlk turun en eğlenceli serilerinden birini seyredeceğiz ama ikinci tura çıkacak takımın hangisi olacağını biliyoruz. Rockets’ın Thunder’la eşleşmesi, onlar için yazılabilecek en kötü senaryo. Verimlilik ve yüksek tempo üstüne kurulu oyunları pek çok rakibe ters gelebilirdi ama Thunder’a karşı yalnızca 1 galibiyet alabilecek gibi görünüyorlar.

Atlas Sepet


  1. Bir de Joe Johnson vardı ama ondan tez vakitte vazgeçtiler.
  2. Mellis’in ETO hakkı var, bitmiş.
  3. Topun kıymetini görece iyi bilen guardlarıyla Bucks, arzu etmediği transition hücumlarının sayısını belki minimuma indirebilir. Seri içerisinde Heat set temposunu kazandıkça, LeBron’ı izolasyonlara indirgemek ise denklemde ölümcül hata anlamına gelecektir.
  4. http://nba.si.com/2013/04/14/larry-sanders-bucks-sports-illustrated/
  5. Acaba bu meydan okuma Dwyane Wade’e ekstra motivasyon sağlamış mıdır? Seri öncesinde tüm bunları okumaya zamanınız yoksa bile bu videoyu izleyin, bence seriyi özetlemeye yetiyor: http://www.youtube.com/watch?v=7G9yS2-x5sA
  6. 3’lük çizgisinin gerisinden ve tahditli alandan çılgınca şut atıyorlar, orta mesafeli şut atmamaya and içmiş gibiler.
  7. Ömer sahada değilken 100 pozisyon başına tam 107 sayı yiyorlar. Bu istatistikle lig genelinde 26. sırada olurlardı.