Skip to content

Şafak 9: Portlandia Trail Blazers

Portland Trail Blazers'tan sözünü ettiğimizde sözünü ettiklerimiz...

1

Fotoğraflardan bile görmediğiniz bir şehirde neden yaşamak istersiniz? Spor takımlarını çok sevmek ilk adım olabilir. İzlediğiniz bir belgesel, favori yazarınızdan okuduğunuz bir hikaye, tarihi bir alıntı da etkilidir. Yaşam/gezi dergilerinin listesinde kendisine bir koltuk edinmesi de kritiktir. Aşık olursunuz, nedensizce oraya gitmek ister, büyük beklentilerin olduğu her yerde büyük hayal kırıklıklarının olduğunu bile bile düş kurarsınız.

Bazen sadece bir dizi yeterlidir, ismiyle bile. Nasıl Portland’a görmeden aşık olduysam, Portlandia’ya da ismiyle aşık oldum. Daha tek bir sahne bile görmemiş, ne üzerine olduğuna dair herhangi bir şey duymamıştım. Tek bildiğim, internette rastladığım “Portland’ı 90’ların Seattle’ı kadar cool yapma çabası” ibaresiydi. Sonra izleyince nasıl bir fenomenle karşı karşıya olduğumu anladım. Fenomen olan sadece dizi değil, konu edilen şehirdi aynı zamanda. Ve ona değen her şey…

Portland Trail Blazers, bir zamanlar şehre dair bildiğim tek şeydi ve bu her şeyi toz pembe yapmıyordu. Kötü çocukları çok fazla sevmiyordum. NBA TV’den babaannesiyle birlikte izlediği öğle tekrarları ile 2000’lerin başında lige aşık olan biri olarak daha steril takımları tercih ediyordum. Daha büyük olsam her şey farklı olabilirdi. Belki de olmazdı.

2

Toz pembe kalıbını boşuna kullanmadım. Mutluluk ve hayata iyimser bakış, Portland sakinlerinin hayat görüşü. Son yıllarda şehri ziyaret eden dergilerin ortak kanaati bu. Sıradan bir dükkana giriyorsunuz, kasadaki adamla konuşuyorsunuz ve duyduğunuz şeyler:

“Burası harika…”
“Güler yüzlü insanlarla çalışmak çok güzel…”
“Portland’ı çok seviyorum…”


Monocle, bu yılki “En Yaşanabilir 25 Şehir” özel sayısında Portland’a da yer vermiş, Portlanders olarak tabir ettiğimiz şehir sakinlerinin ne kadar mutlu, uyumlu, yaşadığı yeri benimseyen insanlar olduğunu kaleme almıştı. Modern metropollerinin her şeyi daha çabuk, daha hızlı, daha teknolojik, daha gösterişli yapma arzusundan uzak bir rüya kent.

Endüstriyel ama kirli değil. Popüler ama tüketim malzemesi değil. Cool ama züppe değil. Güzel ama zararlı değil. Amerika’nın İsveç’i. Sorunlar da var, fabrika kenarlarında birçok evsiz insan yaşıyor, her şeyi farklı yapma arzularının temel bazı şeyleri es geçmelerine neden olması eleştiriliyor, çeteler kaynaklı suç oranı yüksek, göçmen nüfus zor şartlar altında yaşamını sürdürmek zorunda ama Amerika içinde Amerika’dan farklı bir yapı kurdukları gerçek. Her şey gerçek olamayacak kadar güzel ve aslında o kadar da güzel değil.

İçinden çıkılmayacak bir ikilem…

Hoopspeak’ten Danny Nowell geçen hafta son yıllarını lanetlerle geçiren Portland Trail Blazers taraftarlarının her şeye rağmen iyimser kalan tavırlarını anlamaya çalıştığı yazısında1 buna değinmişti. Nasıl takımlarını NBA’in parçası olmaktan öte kendi parçaları olarak gördüklerinden bahsederken çevrelerindeki her şeyi kontrol etme arzularının profesyonel basketbol düzlemindeki etkisizliğinden dem vurmuştu. Evet çevreyi koruyabilirler, evet kendilerine ait mutlu bir dünya yaratabilirler, evet harika bir düzen kurmuş olabilirler ama spor bütün bunların dışında işler.

Toz pembe ama toz pembe değil. Amerika’nın İsveç’i.

3

Portlandia’nın açılış bölümünün ilk sahnesi klastır. Carrie ve Fred, sokakta yürürken Portland’dan konuşur, 90’lar ruhunun şehirde nasıl varlığını sürdürdüğünden söz ederler. Arkasından epik şarkısı girer ve olay başlar:

Portlandia, komedi dizilerinin birbirine benzer klişeler yumağına girdiği bir çağda taze kan olarak piyasaya…

Hayırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr. Portlandia’yı asla böyle kocaman sözlerle tanımlayamazsınız. Portlandia işte. İzlemeniz lâzım.

4

Portland ile ilk kez ciddi düşünmeye başlamamın sebebi Hidayet Türkoğlu’ydu. Orlando Magic ile geçirdiği rüya gibi 2009’un ardından Otis Smith’in önünü boş bırakması sonrası Blazers ile yakınlaşmış, hatta koç Nate McMillan ile takıldığı bir şehir ziyareti bile yapmıştı. Gelecek vaat eden, genç bir iskelete sahip olan takıma gereken veteran tecrübesini getirmesi ve Blazers’ı Batı Konferansı’nda ileriye taşıması bekleniyordu.

Herkes, transfer bitti gibi konuşurken bomba haber geldi. Hido, son dakika dönüşüyle Toronto ile anlaşmıştı. Yeni takımının kendi kimliğine uygunluğundan, Toronto’nun uluslararası niteliğinin aile yaşantısında etkisinden bahsediyor, Portland’ı aslında baştan beri istemediğinden dem vuruyordu. Sonuç ne oldu? Portland ile kalbi kırık bir vaziyet, Toronto ile kâbus gibi bir dönem, Portland ve Toronto taraftarlarının hayat boyu yuhalayacağı bir “hate figure” olma hali.

Hidayet Türkoğlu’nun kariyerinin en kötü hamlesinin Portland’ı reddetmek olduğunu iddia edebilir miyiz? O günden beri NBA kariyeri istediği gibi gitmedi. Lanet sadece bu takımda oynayanları değil, burayı seçmeyenleri de kapsıyor.

5

Tartışmaya gerek yok. Seattle, Amerika’nın en cool kenti. Grunge’ın doğup yükseldiği, Nirvana’dan Mudhoney’e Pearl Jam’den Alice in Chains’e klasikleşmiş birçok gruba ev sahipliği yapan kent, bu başarısını sadece müziğe ve depresyon kazaklarına borçlu değildi. Sınavlarınıza çalıştığınız ve çok sevdiğiniz yeşil kahveci de şehrin ürünü, devasa teknoloji devi şirketlerle birlikte. Ve dahası NBA’in en cool takımı bir zamanlar buraların çocuğuydu. 80’lerde Larry Bird ve Magic Johnson’ın omuzlarında yükselen, 90’larda Michael Jordan ile dünyayı kasıp kavuran ligin her zaman en kendilerine has takımı oldular. Kazanamadılar, çok kazanamadılar ama her zaman farklıydılar. Formaları, ikonik oyuncuları, taraftarları, salonları onları hep “sui generis” kıldı. Amerikan dizilerinde Supersonics taraftarı karakterleri gördüğümüzde özendik, şapkalardan, üstlerden bizde de olmasını istedik.

Şehrin basketbolla ilişkisine tek değinenler sit-com’lar olmadı. Almost Famous ve Jerry Maguire gibi filmlerle ülkemizde tanınan, esasında 15 yaşında başladığı müzik yazarlığı ile ünlenen, 90’ların başındaki küçük, iddiasız, samimi filmlerle kendine has bir hayran topluluğu yaratan Cameron Crowe, külliyatının en özel filmlerinden birinde Singles’ta takımı unutmamıştı. Seattle’daki bir grup insanın tatlı ilişkiler ağını incelerken müziği öne çıkarıyor, arka planda yükselen grunge akımına değiniyordu. Plak koleksiyonları, bar konserleri, kahvecilerde çalınan hit şarkılar dekora güzellik katarken Sonics yıldızları da evlerin duvarlarında kendilerine yer buluyorlardı. Hatta Xavier McDaniel filmde boy gösteriyordu.

Tartışmaya gerek yok. Seattle, bir zamanlar Amerika’nın en cool kentiydi. Artık Microsoft eskisi kadar popüler değil, Amazon eskisi kadar küçük ve yerel değil, Starbucks 1992’de dünyaya yayılma politikasına başladıktan sonra sadece cebini doldurmaya çalıştı, Seattle Supersonics çalındı ve artık yok, Sleepless in Seattle’ı artık pek izleyen yok ve Nora Ephron vefat etti, kentin bira devi Pabst 1999’da kepenkleri indirdi, grunge yılları sona erdi. Hala şıklar, kendilerine özgüler, farklılar ve güzeller. Fakat bütün bunlar onları Amerika’nın en cool kenti yapmıyor. Bayrak artık Portland’da…

6

Hayalinizdeki kent nasıl bir şey? Yiyecekler organik olacak, trafik olmayacak, yollardaki bisikletlilerin egemenliği, asfaltlardaki bisiklet yolu çizgileri ile dans edecek, yürüdüğün yollar rengarenk duvarlar ve deneysel evlerle köşelenecek, toplu taşıma sistemi tıkır tıkır işleyecek, fazla kalabalıktan kaçınılacak, “Benim de hipster arkadaşlarım var” diyebileceğiniz hipster arkadaşlarınız olacak, her şeyin yerli malı olduğuna dikkat edilecek, sürekli müzik/sinema festivalleri olacak, sokaklarda gitarla şarkı söyleyen yüzlerce genç arz-ı endam eyleyecek, kafanızı çevirdiğiniz her noktada bir piercing, bir dövme, bir kötü saç modeli, bir düşük bel pantolon, bir suratı asık anne baba olacak, dükkanlar kendine has ve tek olacak, zincirlere bakıp “Abi çok bozdular” muhabbeti yapabileceksiniz ve herkes duyarlı olacak. Çevreye, size, kendine. Bazen fazla ve gereksiz duyarlı.

Bu kent Portland. Başta da bahsettiğimiz handikaplarına rağmen bu kent, Portland. İnsanlar burada gerçekten yediği yemeğin nereden, hangi çiftlikten geldiğini merak ediyor. Portlandia’daki gibi bir tavuğun peşinde bazen o yerleri ziyarete bile gidiyorlar. Teftişe, ziyarete, Uğur Dündar’a…

Fazla mı kasıyorlar? Çoğu zaman evet. Bu kötü bir şey mi? Çoğu zaman hayır.

7

Bazen bir şehri oradan geçen bir yazar bile farklı yapar. David Halberstam, 1981’de The Breaks of the Game’i piyasaya sürdüğünde kimse basketbol tarihinin en büyük kitabı ile karşı karşıya olduğunu bilmiyordu. Eser, bugün hâlâ aşılamayan bir zirve. Amerikalı gazetecilerin çok sevdiği “bir takımla yıl boyunca seyahat edip üzerine kitap yazma” türünde yazılan en iyi şey olduğu vurgulanıyor sık sık. İlk cümlesini okuduğunuz andan itibaren neden böyle olduğu konusunda bir şüpheniz kalmıyor.

Vietnam’da gösterdiği müthiş gazetecilik ile adını duyuran, 60’larda Pulitzer Ödüllü, tarihçi ve siyasi yönü ile Amerikan muhalif yaşamının simge isimlerinden biri haline gelen Halberstam’ın kitabı, efsanevi 70’ler sonu Portland Trail Blazers takımını anlatıyor. 77’de şampiyon olan, arkasından çeşitli şanssızlıklar ve sakatlıklarla hiçbir zaman vaat ettiği başarıları tekrarlayamayan, yine de bir dönemin en büyük simgesi hâline gelen Bill Walton ve şürekasını o zamana dek basketbol yazınında görülmeyen bir ustalıkla anlatıyor.

Bill Simmons, sıklıkla spor kitaplarına hayranlığını vurgularken, onları sınıflandırma becerisini şöyle anlatır:

“Küçük bir hesap: Tahmini olarak 800-900 spor kitabım var. Okumayı söktüğüm günden beri hepsini biriktiriyorum. Kötü olanları annemin ve babamın evinde tutuyorum. En iyileri benimle birlikte California’ya geldi. Son evimize taşındığımızda en iyi ve en etkili spor kitaplarını beş kutuluk bir paketle garajıma getirdim. Ve her şey sakinleştikten sonra onları açıp eve yerleştirirken bir şeyi fark ettim. Spor yazarı olmamın temel nedeni, spor kitaplarına duyduğum aşk. Onları okuma, tekrar okuma, saklama gayretim. Mesela David Halberstam’ın The Breaks of The Game’i. Kusursuz kitap diye buna derim. İki senede bir okumaya çalışıyorum. Bu bir okuldan ders almak gibi: İşte böyle spor kitabı yazılır…”

Şöhreti ve banka hesabı gün geçtikçe büyüyen Simmons, Halberstam 2007’de aramızdan ayrıldığında da ustasını saygıyla anmış, arkasından bir yazı kaleme almıştı.2 David Halberstam gerçekten büyük bir yazar, türünün Amerikan tarihindeki en büyük örneği. Roger Kahn’ın The Boys of Summer’ı, John Feinstein’in A Season on the Brink’i, Jack McCallum’un Unfinished Business ve Seven Seconds or Less’i ile birlikte otoritelere göre spor kitapları tarihinin anıtsal eserleri arasında.

8

Portland Trail Blazers’ın şanssızlığı son yıllarda NBA genelinde dillere destan bir hâl almış durumda. Bazıları bunu Blazers laneti olarak anıyor. Uzun yıllar Portland forması giyen Marcus Camby, bir keresinde oyuncuların bile bu lanete inanmaya başladığını, soyunma odasında bunun üzerine konuştuklarını söylüyordu.

Nasıl inanmasınlar ki? Lanet, son 5 yılın, dünün, bugünün eseri değil. Başlangıcı 1974 NBA Draft’ı olarak gösteriliyor. Blazers, UCLA çıkışlı pivot Bill Walton’ı 1 numaradan seçerken, tarihini kurtaracak ismi bulduğunu düşünüyordu. Hippie. Aziz. Süperstar. Walton, sakatlıklarla “Merhaba” dediği ligde sadece bir sezon bütünüyle sağlıklı oynayabildi. Ve onda da Portland Trail Blazers, NBA Şampiyonu oldu. Tarih kitapları bugün Walton’ı ve takımını eğer ve keşkelerle anıyor.

Bill Walton’ın 1 numaralı lanetli koltuğu, Blazers tarihini değiştiren iki hamleye daha kaynaklık etti daha sonra. 1984 NBA Draft’ında Michael Jordan’ın önünde Sam Bowie’yi seçen Blazers, bugün NBA tarihinin en büyük hatası olarak anılan tercihin sahibi. Clyde Drexler’e sahip olmaları yöneticileri o günlerde Bowie’ye itmiş, sadece dört sezon Portland forması giyebilen ve yaşadığı sakatlıklar nedeniyle hiçbir şey ortaya koyamayan Bowie ve Blazers, tarihin en iyi basketbolcusu payesini sırtına geçiren Michael Jordan karşısında yıllarca ezilmişti. MJ, Chicago’ya altı şampiyonluk getirmekle kalmamış, her şeye rağmen harika bir iskelet kuran, 80’lerin sonunda Drexler, Terry Porter, Jerome Kersey, Kevin Duckworth, Drazen Petrovic’li kadrosuyla Batı’nın hakimi konumuna yükselen Blazers’a yüzük tattırmamıştı. Aynı dönemde Bad Boys Detroit Pistons’a da rastlayan Blazers, bir türlü şampiyon olamamıştı.

Portland Trail Blazers, daha sonra Sam Bowie tercihine benzer bir hataya daha ev sahipliği yaptı. 2007 Draft’ında Greg Oden’ı Kevin Durant’in üstünde seçen takım, bir kez daha üzgün gözlerle kendi star adayının sakatlıklarla biten kariyerini, rakip yıldızın NBA süperstarlığına yükselişiyle birlikte izlemek zorunda kaldı.

Ve bütün bunların ortasında organizasyonu üzerine kurdukları, uğruna Kevin Durant’i seçmedikleri Brandon Roy, sakatlıklar nedeniyle 2011’de basketboldan emekli oldu. Ve dönüşünü bir sene sonra Minnesota Timberwolves ile yaptı. Belki de tek sağlıklı kalabilme ihtimali buydu. Blazers ile dönemezdi. Bir kez daha lanetle baş edemezdi.

9

Şimdi her şey yeniden başlıyor. Portland Trail Blazers, 2000’lerin ortasında umut bağladığı iyi çocuklarla dolu kadrosunu dağıtmak zorunda kaldı. Baştan aşağı yeniliyorlar her şeyi. İskelet LaMarcus Aldridge üzerine kurulu.Yeni GM Neil Olshey, ikinci adam olarak Nicolas Batum’u işaret ediyor. Büyük umutlarla seçtikleri Damian Lillard da geleceğin oyun kurucusu olarak gösteriliyor.3 Portland seyircisi hayalperestliği içinde onu Chris Paul ve Kyrie Irving ile kıyaslayanlar var. Göreceğiz. Meyers Leonard4 ve Will Barton yeni yüzlerden. Adam Morrison, Avrupa seferinden sonra son kez NBA biletini çekti. Alternatifler çok fazla yok, JJ Hickson pivot başlayacak isim ve yedek uzun forvet Jared Jeffries. Fakat tüm bunlara rağmen Olshey geleceğe umutla bakıyor. Toparlama sürecinin beklenenden kısa olacağını ve Portland’ın çok yakında tekrar Batı Konferansı’nda yukarılarda olacağını söylüyor. Neden inanmayalım ki? Çünkü Portland’dayız.

90’ları hatırlıyor musunuz? İnsanların piercing taktırmaktan konuştuğu, dövmeler yaptırdığı, dünyayı kurtarmaktan ve yeni bir grup kurmaktan söz ettiği günleri? Bütün bunların hala yaşadığı bir yer var. Burası Portland. Portlandia sizi çağırıyor. Blazers sizi çağırıyor. Amerika’nın en cool kentinden, en cool dizisinden, en cool spor takımından merhabalar…

  1. http://hoopspeak.com/2012/10/understanding-the-portland-pathology/ []
  2. http://sports.espn.go.com/espn/page2/story?page=simmons/070427 []
  3. Lillard’ı daha çok tanımak isteyenler için İsmail Şenol’dan gelsin: http://www.yazihaneden.com/2012/06/haydili-lillili-lillili-lillard/ []
  4. Cem Pekdoğru’dan hatırlatma. Leonard’ın hikayesi: http://espn.go.com/mens-college-basketball/story/_/id/7501291/illinois-fighting-illini-meyers-leonard-shoulders-plenty-college-basketball []
[fbcomments]