Skip to content

Yolun Başındaki Birkaç Alman

Filmi 1970 yılında görenler bir Brecht karakteri olan Baal’i izlemişlerdi. Ama filmi bugün keşfedecek olan izleyici Baal’den çok Fassbinder’i izlediğini fark edebilir.

Criterion Collection, sinema tarihinin saklı hazinelerini bulup, onların üstündeki tozu, kiri silkeleyip güzelce restore ettikten sonra önümüze sunmaya devam ediyor.

Evet, klişe bir yazı başlangıcı. Ama bu kez durum gerçekten de tam olarak böyle. Uzun süre yasaklı olduğu için unutulmuş, özellikle Bertolt Brecht’in mirasçıları tarafından ısrarla ortadan kaldırılmaya çalışılmış 1970 tarihli televizyon filmi Baal, mart sonunda Criterion baskısı sayesinde bir anlamda yeniden hatırlanacak.

Bazen filmlerin ortaya çıkış hikâyeleri de en az filmin kendisi kadar ilginç olabilir. Hatta bazen o hikâyeler bizatihi filmlerin bile önüne geçebilir. Bu ne kadar sağlıklı bir durumdur bilemem ama her ne olursa olsun filmlerin kendi hikâyesi de sinema sohbetlerinin vazgeçilmezlerindendir. Klaus Kinski ve Werner Herzog’un hatırı sayılır miktarda kontrolden çıkmalarıyla hatırlanan Aguirre, der Zorn Gottes ve Fitzcarraldo ya da gerçek anlamda bir kıyamete sahne olan ve sürekli aksiliklerin yaşandığı çekimleriyle Apocalypse Now bu tip sohbetlerin olmazsa olmazlarıdır örneğin.

İşte Baal de biraz kendi hikâyesiyle, bulunduğu kırılma noktası ile fark yaratan bir film. Yönetmen Volker Schlöndorff’un Bertolt Brecht’in ilk oyunu olan Baal’e duyduğu ilgi neticesinde bir TV filmi çekmeye karar vermesi her şeyin başlangıcı olmuş. Schlöndorff, Baal rolü için ise o sıra kendi tiyatro grubu olan Antiteater ile haşır neşir olan Rainer Werner Fassbinder’i filmde oynatmaya karar vermiş. Bu pek de tesadüfi bir tercih değildir zira Fassbinder’in sonradan en az filmleri kadar meşhur olan terörize ilişkileri ve hayata bakışı, Schlöndorff’un kafasındaki Baal için biçilmiş kaftandır. Bu, Fassbinder’in sinemadaki ilk başrolü ve aynı zamanda profesyonel bir sinema ekibiyle tanıştığı ilk film olacaktır.

Schlöndorff, bu film öncesinde Der junge Törless uyarlaması ile iyi bir yönetmen olacağının emarelerini vermişti. Ama o da bir bakıma kariyerinin başındaki bir sanatçıydı. Fassbinder projeye kendi ekibini de katmak isteyince başta birkaç tartışma çıksa da, Schlöndorff özellikle o sıra Fassbinder’in ilk uzun metrajı Aşk Ölümden Soğuktur’da (orijinal adı: Liebe ist kälter als der Tod) harika bir iş çıkaran görüntü yönetmeni Dietrich Lohmann ile tanışınca ortalık biraz sakinleşir. Daha sonra Yeni Alman Sineması’nın tüm ustalarıyla çalışacak olan Lohmann, sıra dışı vizyonu ile Schlöndorff’u epey etkiler ve Lohmann da kariyerinin ilk sağlam adımlarını bu filmle atar.

Baal, 24 bölümden oluşur. Her bir bölümde anarşist, alkolik, sadist şair Baal’in çeşitli çılgınlıklarına tanık oluruz. Hem kendisine hem de çevresine terörize bir şekilde davranan Baal, cinsel yönelimiyle de, duygusal tepkileriyle de çok yönlülük sergiler. Güçsüz ve kendisine hayran insanlara nefretle, mesafeli olanlara ise uysal yaklaşır. Nereye gittiği belli olmayan bir serüvende yollara düşer ve nihayet belki de en baştan belli olan sonuna doğru ilerler.

Schlöndorff, filmden 50 yıl önce yazılan oyunu serbest hatta deneysel diyebileceğimiz şekilde filme uyarlar. Film, oyunun tarihi çerçevesi dikkate alınmadan tümüyle 60’lı yılların sonunda, filmin çekildiği günlerde geçer. Oyun aslında Brecht’in de favorisi değildir zira sadece bir kere, o da başka oyunlar yazdıktan sonra Baal’i sahnelemiş ve sonrasında ortadan kaldırmıştır. Schlöndorff’un bu serbest uyarlaması da ilk olarak Brecht’in mirasçıları tarafından bir dava ile yasaklanır ve film uzun süre hiçbir yerde gösterilmez. Schlöndorff neredeyse 30 yıllık bu yasağın ardından 2000’li yılların başında San Sebastian Film Festivali’nde özel bir gösterimle seyirciye Baal’i gösterir.

Elbette geçen bunca süre içinde film daha çok Fassbinder ile özdeşleşmiştir. Onun 1982 yılındaki ölümünden sonra, henüz yolun başındaki bu epey kişisel performansı, izleyenler tarafından efsaneleştirilerek anlatılır. Baal’in yasaklı kaldığı süreyi de düşününce şöyle bir tespit yapılabilir: Filmi 1970 yılında izleyenler gerçekten de bir Brecht karakteri olan Baal’i izlemişlerdi ama bunca yıl sonra yeniden gün yüzüne çıkan filmi şimdi izleyenler Baal’den çok Fassbinder’i izlediklerini fark edebilirler.

Baal’de bir sinema filminde alışık olduğumuz giriş-gelişme-sonuç üçlüsünden ziyade bir savrulmaya şahit oluruz. Filmin dramatik yapısı da, kurgusu da, olay örgüsü de tek bir karakterin peşinde savrulur. Ani kesmeler, bir çözüme bağlanmadan sonlanan bölümler, hem Brecht hem de Fassbinder’den izler taşıyan yabancılaştırma efektleri, fonda çalan ve Baal’in girişeceği maceraları anlatan şarkılar… Her şey kendine has bir ritim içinde sürüklenir.

Geleneksel anlatı yapısının kodlarını bir kenara bırakan Schlöndorff sahip olduğu medyumun imkanları üzerine yoğunlaşırken, Fassbinder’den aldığı performans bu film özelinde onu Amerikan underground sinemasına da yaklaştırır. Genelde omuzda taşıdığı kamerası, kimi zaman kadraja sebepsiz yere giren ya da çıkan karakterleri, hepsi planlı bir kaosun ahengi ve Baal’in ruh halinin süreksiz temposuyla hareket eder. Ve tüm bu savruluş ve kaosa rağmen film bir şekilde üzerinde emeği olan üç sanatçıdan da izler taşımayı başarır.

İşin tuhafı, film çekilirken Schlöndorff bir kere bile Fassbinder ile oyun ya da Brecht üzerine konuşmadığını söyler. Buna rağmen Brechtyen estetik özellikle oyunculuklarda derinden hissedilir. Bu estetik kısmen Fassbinder’in tiyatro grubu Antiteater’dan da filme geçen bir alışkanlıktır. Kısacası, bu üçlünün yolu onlar planlamasa da her şekilde kesişir.

Baal, bugün bakınca Yeni Alman Sineması’nın köşe taşı isimlerine1 yolun başında rastlamak için bile dikkate alınabilir. Ya da benim gibi kişisel olarak Fassbinder’e gereğinden fazla hayran ve meraklı olanlar için, onun daha kariyerinin başında kendi sonunu nasıl çizdiğini görmek adına tecrübe edilebilir. Her ne sebeple izlerseniz izleyin, bir şekilde Baal ile tanışma fırsatını kaçırmayın derim.


  1. Filmde ayrıca Margarethe von Trotta’nın da epey emeği var.