Skip to content

Bitsin Artık Roger Federer

Leyla ve Mecnun, Romeo ve Juliet, Tristan ve Isolde, Federer ve Tenis...

2007 Mart sonlarında nemli, yapış yapış bir Florida günü, dünya 55 numarası Guillermo Cañas, ATP Miami Masters dördüncü turunda Roger Federer’i mağlup etti. 30 yaşındaki Arjantinli, bir tenis oyuncusundan ziyade, daha reşit bile olmadan oto teyp hırsızlığı yaparak kırmaya başladığı cevizlerle yıllar boyu Amerika’nın neredeyse her hapishanesini dolaşmış, son vukuatının ardından aldığı 10 yıllık hükmün ortalarına doğru, yaş da kemale erince, pis işlere tövbe edip inançlı bir Hristiyan olarak yaşamaya karar vermiş bir Hispanik mahkûma benziyor. Cañas dünya 55 numarası ve 10 yıllık bir hükümlülük değilse de, doping yaptığı gerekçesiyle önceki yıl 15 ay men cezası aldı ve kortlara 2006’nın Eylül ayında dönebildi. Hayır, normal şartlarda Guillermo Cañas’ın Roger Federer’i yenmemesi gerekiyor.

Dünya 1 numarası sezona Avustralya Açık’ta bir kez daha şampiyon olarak başlamış, arkasından da Dubai’de ipi göğüslemişti. Bir önceki sezon ise dört Grand Slam’in tamamında final oynayıp Roland Garros haricindekileri kazanmış, 92-5 gibi akıl sınırlarını zorlayan bir maç karnesiyle imparatorluğunun sınırlarını genişletmeye devam etmişti.

Ama sonuç ortada, üstelik bu ilk değil. Bu ağır Florida gününden sadece iki hafta evvel Amerika’nın diğer ucu Kaliforniya, Indian Wells’te Federer’in 41 maçlık galibiyet serisini bitiren de Cañas’tı. Federer için yanlış giden bir şeyler var. En azından birileri buna inanmak istiyor.

İşte bu yüzden, bir ay içinde gelen iki şok dalgasının ardından tenisin amonyaklı deterjan kokan dehlizlerinde bir hareketlilik söz konusu. Başlangıçta her şey harikaydı; Federer 2001 Wimbledon’da Sampras’ı yenerek “bir sonraki büyük yıldız” olacağını göstermiş, 2003’te nihayet Wimbledon’ı kazanarak iktidar yolunda meşruiyet sağlamıştı. Tenis kortunda kimsenin yapamadıklarını yapan bu temiz yüzlü delikanlının kendini sevdirmesi, hatta kendine taptırması çok uzun süre almadı. Ne var ki, geride kalan dört yılda Federer öyle bir kazanma makinesine dönüştü ki, bazıları artık onun kusursuzluğundan, her zaman makul davranmasından, tenise getirdiği o amonyaklı sterillikten ve satır aralarına sıkıştırdığı, bu statüdeki bir oyuncu için oldukça düşük oktanlı da olsa bir parça narsisizmden sıkılmış durumda.

Medyanın hesabı ise başka. Bir kazananı herkes sever. Ama eskinin yakışıklı jönünü, komşuların arada bir getirdiği bir kap yemek ve boş içki şişeleriyle kirasını ödeyemediği izbe evinde saç sakal karışmış bulup ‘neydi, ne oldu’ demek de haberciliğin kara kaplı kitabında her zaman geçer, daha doğrusu “satar” akçedir.

Aslına bakarsanız, bu vagona atlamak konusunda tereddütlü olanlar sayıca çok daha fazla, zira Federer henüz sadece 26 yaşında. Hem fiziksel hem de mental yönden, hiçbir ciddi bir problemi yok. Gövdede açılan iki küçük gedikle devasa transatlantiğin kısa süre sonra batacağını öngörmek hafif çılgınca. Ancak kimsenin bu hengâmeye kayıtsız kalma lüksü bulunmuyor. Şayet batan Titanik’se ve siz bunu atladıysanız, bir gazeteci olarak büyük sorunlarınız olacak demektir.

Bu andan sonra düşüşe geçeceği, diğer oyuncuların gözündeki “yenilmez” imajını kaybetmeye başladığı, Rafael Nadal ve Novak Djokovic gibi gençlerin Federer’i alaşağı etmelerinin yakın olduğuna dair yazılar, analizler beliriyor. Federer, Monte Carlo finalinde Nadal’a kaybedip arkasından Roma’daki üçüncü tur maçında 53 numara Filippo Volandri’ye teslim olunca uğultu daha da artıyor. Federer yavaş yavaş bitiyor mu sahiden?

Cevap gecikmiyor. Bir sonraki turnuva olan Hamburg’da Nadal’a karşı toprakta alınan ilk galibiyetle gelen şampiyonluk, Roland Garros’ta final, Wimbledon, Amerika Açık ve ATP Sezon Sonu Şampiyonası’nda mutlu son. Hayır, Federer’in henüz hiçbir yere gitmeye niyeti yok.

nadal-federer2008

Fakat o da nesi! 2008 de sıkıntılı başlıyor. Avustralya Açık yarı finalinde Djokovic’e karşı alınan mağlubiyetle grand slam’lerdeki rekor 10 üst üste final serisinin sonu geliyor; şubat oluyor mart oluyor, ortada kupa yok. Tam bu noktada menajeri, Federer’in sezon başından beri mononükleozdan mustarip olduğunu ve bunu yeni öğrendiklerini açıklıyor. Nihayet Nisan ayında görece ufak turnuvalardan Portekiz Açık’ta gelen şampiyonluk bir hayat belirtisi ama tatmin edici olmaktan uzak. Her daim “jilet” gibi görmeye alıştığımız adamın sağ yanağında yumruk kadar bir çıban çıkmış, hep olduğu o usta baletten ziyade hoşlandığı kızla o saçma okul çayı dansını yapmaya çalışan bir ergen gibi görünüyor kortta. Roger için toprak sezonu zorlu geçecek, ortak kanaat bu.

Bu ortamda Monte Carlo ve Hamburg ‘da oynanan finaller hayranları için yeteri kadar teskin edici olmalı, ancak Roger’ın karşısına dikilenin her seferinde aynı isim olması başlı başına bir kriz. 2005’ten beridir toprakta terör estiren Rafael Nadal, artık 22 yaşında ve oyununun zirvesinde. Eğer Federer tarihin en büyüğü olacaksa, kazanamadığı tek Grand Slam olan Roland Garros’u bir şekilde zaptetmesi gerekiyor. Paris’te üst üste üçüncü yıl finalin adı değişmiyor: Nadal, Federer’e karşı. Lakin buna bir meydan muharebesi demek imkânsız, zira Nadal 1 saat 48 dakikada, toplamda sadece 4 oyun bırakarak Federer’i parçalıyor. Final sonrası ağız birliği etmişçesine herkes aynı şeyi söylüyor: “Nadal etrafta olduğu müddetçe bu Roland Garros, Federer’e haram.”

Böylesi ağır bir hezimet sonrası Federer için en iyi terapi Wimbledon. Kapısındaki “ÖZEL MÜLK. İZİNSİZ GİRİLMEZ!” tabelasıyla burası onun yeşillikler içindeki bağ evi adeta. Kür her zamanki gibi çok etkili, iki haftanın sonunda Federer bir kez daha finalde. Filenin diğer tarafındaki isim son iki yıldır olduğu gibi Rafael Nadal. Federer kazanırsa Wimbledon’da altıyı bulacak ve ikonik isimlerden Björn Borg’u yakalayacak. Nadal ise Wimbledon’da ilk şampiyonluğunu elde etmek amacında. Çime taban tabana zıt toprak oyununun beşiği İspanya’dan, 1966’dan beridir Wimbledon galibi çıkmıyor. Masadaki bahis hayli yüksek. Ve buna uygun bir maç ortaya çıkıyor. Birçoklarına göre tarihin en iyi tenis maçı. Nadal 2-0 öne geçiyor, yağmur araları, maç puanları, tie-break’ler derken Federer 2-2 yapıyor. Beşinci sette skor 8-7 Nadal lehineyken, Federer’in fileye taktığı bir top ve hayat duruyor. Gün yerini geceye devretmişken, saatlerdir güreşen iki koca pehlivanın da sırtları çimene değiyor. Federer tuş olurken, Nadal kortta boylu boyunca uzanıp mutluluğun som altın küvetinde kendinden geçiyor.

Birkaç sene önce hayal bile edilmezdi belki ama zirvede artık yeni bir isim var; Rafael Nadal. Herkes taze şampiyondan bir parça kapmaya çalışıyor. Seremonide Federer’in yüzü mahkeme duvarı. Belki hâlâ 1 numara ama bu da çok uzun sürmeyecek.

Olimpiyat altını devasa bir hedef, yalnız travma o kadar büyük ki Federer daha önceki sekiz maçta hiç kaybetmediği James Blake’e çeyrek finalde yeniliyor. Evet, Pekin’de de şampiyon Nadal. Tekler altını İspanyol’a aynı zamanda kariyerinde ilk kez dünya 1 numarasını getiriyor. Tenisin dehlizlerinde bu kez tam bir “rush hour” yaşanıyor. Federer’in defin işlemleri ve yeni kral Nadal’a biat. Artık septiklerin içinde ben de varım. Federer’in Olimpiyat Oyunları’nda Wawrinka ile beraber çiftleri kazanması ve bunu çok büyük bir olaymış(!) gibi sunması kuşkularımı artırıyor çünkü. Stan ile ne kadar eğlendiklerinden, ülkelerinin hanesine bir altın madalya yazdırmanın ne büyük gurur olduğundan falan bahsediyor. Olimpiyat altını da alarak kariyerine başka bir önemli sayfa eklediğini söylüyor. “Hadi ama Roger,” diyorum, “sen ağır bir bunalım geçiriyorsun ve peş peşe yaşadığın sarsıntılar sonrası hezeyanların girdabındasın. Yenildiğini kabul et, Roger. Süpermarketlerde satılan o aptal kişisel gelişim kitaplarının başarısız yazarları gibi davranma. Bir şey ya siyahtır, ya da beyaz. Yenildiğini kabul et ve git bir köşede üzüm üzüm üzül. Keza buna alışman gerekecek gibi görünüyor dostum.”

Bu psikozda Roger belki Amerika Açık ilk turunda berbat saç kesimi olan ve çirkin bir xxx-large tişört giyen isimsiz bir Doğu Avrupalı’ya kaybedecek ve sonrasında tenise bir süre ara verdiğini açıklayacak. 2 ay, 3 ay, 5 ay derken güneş gözlükleri ve eşofmanlarıyla sokakta yürürken paparazzilere yakalanacak. Bir hayli kilo almış, belli ki vaktinin çoğunu evde televizyon seyredip pizza yiyerek geçiriyor. Mirka ile günaşırı kavga ettiklerine dair dedikodular dolanıyor.

Hiç de öyle olmuyor. Yarı finalde Novak Djokovic, finalde Andy Murray’e karşı alınan galibiyetlerle Amerika Açık kupası art arda beşinci sene Basel’e gidiyor. Acaba her şey siyah ya da beyaz olmak zorunda mı sahiden? Artık o kadar emin değilim. Roger’ı Roger yapacak, belki de tarihin en büyüğü yapacak o esansı ilk kez gerçekten hissetmeye başlıyorum. Bu, muhteşem teknikten, fazla iyi bir oyuncu olmaktan çok öte bir şey.

federer-nadal2009

2009 Avustralya Açık finali de 2008 Wimbledon finali gibi teniste iz bırakan anıtlardan bir tanesi. Başrollerde yine Federer ve Nadal var. Yarı final maçını bir gün önce oynamış ve Andy Roddick’i sadece iki saatte haşat etmiş bir Federer ve finalden sadece 24 saat önce Verdasco ile 5 saat 10 dakika süren epik bir cenkten çıkmış Nadal. İspanyol o kadar yorgun ki finale çıkamayabileceği konuşuluyor. Federer kazanırsa idolü Pete Sampras’ın slam kazanma rekorunu egale edecek. Nadal ise ilk Avustralya Açık şampiyonluğunu arıyor. İlk birkaç oyun yürümeye dahi mecali yokmuş gibi görünen Nadal, bunun tenisteki en büyük derbi ve nihayetinde bir slam finali olduğunu hatırlayarak gittikçe açılıyor. Önce 1-0, sonra 2-1 öne geçiyor ama Federer pes etmiyor. Bir kez daha beşinci set. Ama bu kez Federer ortadan tamamen kayboluyor. İkilinin tüm maçları içerisinde Federer’in Nadal sendromunu daha fazla hissettiği, mental blokajın daha belirgin olduğu başka bir anekdot bulmak mümkün değildir. Roger’ın kupa töreni esnasında konuşmasını yaparken, “Tanrım, bu beni öldürüyor” diyerek hıçkırıklara boğulması, bir Brian de Palma filminden fırlamışçasına vurucu. Bunun son derece insani, hatta cesurca bir reaksiyon olduğunu söyleyenler çıkacak. Buna kendileri de inanmıyorlar. Bu tükenmişlik. Bu bir teslimiyet. Bu, milyonlar önünde geçirilen bir sinir krizi. Dürüst olalım, öyle ya da böyle herkes içinden en yalın hâliyle “Nadal, Federer’i ağlattı” diye geçiriyor. Hepimiz ona acıyoruz, hatta Nadal bile. Muzaffer bir kumandanın esir düşen bir diğerini teselli etmesi gibi, gidip Roger’ın boynuna sarılıyor. Federer dizlerinin üzerinde, tüm dünyanın seyrettiği bir sahnede dibe vurmuş durumda.

Kimse beni bu noktada Federer’in artık iflah olmayacağını düşünen milyonlarla paydaş olduğum için suçlayamaz. Önceki yaz Amerika Açık’taki diriliş etkileyiciydi, doğru. Ama knockdown olduktan sonra güç bela ayağa kalkan ve imdadına zil yetişen boksör, suratının ortasına çok ağır bir başka darbe daha alıyorsa iyimser olmak güçtür.

Peki o zaman 2009 yazını nasıl açıklayabiliriz? Bir mucize mi? Robin Söderling’in dördüncü turda Nadal’ı devirmesi sonrası altın tepsiyle gelen fırsatı tepmeyerek Roland Garros’u kazan, kariyer grand slam’ini tamamla ve 14 ile Sampras’ın en fazla majör kazanma rekorunu egale et. Yetmesin, henüz bir sene önce cehennemi yaşadığın Wimbledon’da 6’yı ve toplamda 15’i bul, yeniden dünya 1 numarası ol.

Hayır, bir mucize değil. Bilakis, Federer gerçekleri. Tam bir sene önce ucundan kıyısından yakalar gibi olduğum o esansı, Federer’in özünü tam anlamıyla duyumsadığım şikandır 2009 yazı. Tarihin en büyük sporcularının neredeyse tamamında, oyunla aralarında bir sevgi-nefret ilişkisi göze çarpar. Gerçekten âşık oldukları şeyse kazanmaktır. Bu yırtıcı içgüdüsü, zirveye tırmanma evresinde kilit rol oynarken, en iyi yıllar arkada kalıp düşüş başladığında bir lanete dönüşür. Mahallenin yeni çocuklarına karşı birkaç kötü mağlubiyet ve güm! Kazanamadıktan sonra oynamanın mantığı ne? Yeniden denemek için zaten fazla yaşlı ve gururludur. Ego zehrini akıtır, eski şampiyon gider. Tıpkı Björn Borg gibi, tıpkı Stephen Hendry gibi.

Federer ise yukarıda hatırlattığım türlü acılara, zorluklara, en görkemli meydan okumalara maruz kaldığı hâlde, defalarca yere düştüğü hâlde bir kere olsun oyuna küsmemişti. Bir kere olsun gitmeyi, bırakmayı düşündüğünü de zannetmiyorum. Çünkü o bu oyunu çok seviyordu. Kazanmayı önemsemediğini kimse söyleyemez. Zaten istatistikler ortada. Ancak hiçbir zaman, kazanmak ve ne pahasına olursa olsun kazanmak üzerine kurulu bir kariyerin peşinden gitmemişti. Yaptığı açıklamalarda kendiyle ilgili hep dürüst olmuştu. Kendiyle ilgili söylediği her şeyi gerçekten öyle düşündüğü için söylüyordu. 2009 yazında Federer’in esasında ne olduğunu anlamıştım. Ve bu idrak zaman geçtikçe kendini teyit etmeyi sürdürecekti.

Bu sebeptendir ki 2013’te Stakhovsky ve Delbonis gibi ilk 100 harici oyunculara kaybedip sezonu 45-17 gibi kendi standartlarında korkunç bir bilançoyla tamamlarken geri döneceğini biliyordum. 33’üne basarken 7 numaraya kadar gerilemesi de bana herhangi bir şey ifade etmiyordu. Çünkü ben dersimi çok ama çok önceden almıştım. Roger hasadın kötü olmasını sırtındaki sakatlıkla açıklıyordu ve birçoklarının müstehzi gülümsemelerine aldırmadan, yeniden 1 numaraya çıkmak için uğraşacağını söylüyordu. Bu benim için kâfiydi. En azılı hayranları bile 2012 Wimbledon’ı kazandıktan sonra emekli olmuş olması gerektiğini, bu şekilde devam ederek kariyerine ihanet ettiğini söyleyecek kadar ileri gidiyordu ama ben biliyordum, Roger’ın bir bildiği vardı.

Maestro 23 Kasım 2014 günü Lille’de Richard Gasquet’ye karşı maçı kazandıran kısa topu atıp Davis Kupası’nı İsviçre’ye getirdiğinde büyüklüğün tanımı yeniden yapıldı. Roger, Olimpiyat tekler altınıyla birlikte koleksiyonunda eksik olan tek büyük kupayı temin ederken müthiş bir iş başardı elbet, ancak beni daha fazla etkileyen, profesyonel kariyerinin 17. senesinde bunu yaparken sahip olduğu şevk, heyecan ve iştah. “Federer’in sonu yakın” nükleer başlıklı makalelerin peyda olmaya başlamasından sekiz yıl sonra kendi tarihine ve daha da önemlisi tenis tarihine girdi eklemeye devam etmesi. İyi genlere ve kendisini fiziksel deformasyondan ziyadesiyle sakınan efektif bir oyun tarzına sahip olması muhakkak ki yıllara meydan okumasında önemli paya sahip. Ancak asıl giz bu değil. Federer’in tenis oyununa olan sevdası ve sadakati yüzyıllar sonra dahi anlatılacak, kuşaktan kuşağa bir efsaneye dönüşecek kadar derin. Leyla ve Mecnun, Romeo ve Juliet, Tristan ve Isolde, Federer ve Tenis…

Federer’in içinde yanan bu ateş onun gençlik iksiri. Bu ateştendir ki en yüksek irtifalardan yere çakıldıktan sonra dahi kendini bırakmadı ve aşkının peşinden koşmaya devam etti. Ve bundan dolayıdır ki onun mirası, müzesine envanter kaydı yapılmış kupalardan, başarılardan, rekorlardan çok daha fazlası olacak. Bir şeye tutkuyla bağlı olmanın anlamı mesela. Yaptığınız işten keyif almanın önemi. Herkes sizden vazgeçmişken bile sizin kendinize inanmanız. Bütün dünya aksini söylese de inandığınız yoldan ayrılmamanız. En önemlisi de hayaller kurmaya devam edebilmeniz.

Konfüçyüs, “Sevdiğiniz işi yapın ve hayatınızın tek bir günü bile çalışmış olmazsınız” der. Sanatına âşık deha Roger Federer galiba bu yüzden yaşlanmıyor.1

federer2017-5


  1. Bu yazı, 2014 yılında Profil Yayıncılık’tan çıkan Yazıhane Yıllık: Dünya Yanarken kitabı için kaleme alınmıştı. Kitapla ilgili detaylar için tıklayınız.