Skip to content

Dünyanın En İyi Ligi #2

Süperstar antrenörlerin geri dönüşü, yeni United, eski Chelsea... Geldiğimiz noktada, Ağustos 2015 tarihli bir yazıyı yeniden ziyaret etmemiz gerekiyor.

Dünyanın En İyi LigiTM başlıyor. Harika bir sezon olacak, öyle değil mi? Guardiola’nın gelişini, Pogba transferini veya bir başkasını, daha önce fazlasıyla dinlemiş ve yeterince iyi öğrenmiş olmalısınız. Bunları tekrarlamayacağım. Ama bir itirazım olacak. Ön yargıyla da yaklaşıyor olabilirim, ama yeni gelişmelerle birlikte Premier League’in “en iyi” olarak rüştünü artık ispatladığını düşünenlerden biri olduğunuzu tahmin ediyorum. Eğer öyleyse, bunun için biraz acele ediyor olabilirsiniz.

Bunun için ligin dinamiklerinin, üstelik de Premier League gibi dev bir organizasyonun dinamiklerinin, bir sene gibi kısa bir süre içinde radikal bir değişime uğramış olması gerekirdi. Bu pek de mümkün değil. O hâlde, bu yaz tanık olduğumuz sansasyonel hamlelerin ne anlam ifade ettiğini bulmak için bir yaz öncesine geri dönmemiz gerekecek. Çünkü tam bir yaz önce bu dönemde, Premier League’in içinde bulunduğu durumu en genel hatlarıyla ortaya koymaya çalışıyordum. Şimdi, oraya tekrar geri dönmemiz gerek.


1

Yazıda aslında üç temel meseleden bahsediliyordu. İlki şuydu; İngilizlerin eskisi kadar iyi olmadığı ve Avrupalıların da onlara yetişmeye başladığı. En çarpıcısı da bu olsa gerek, çünkü geçtiğimiz sezonu Leicester şampiyon tamamladı. Bu şampiyonluğu bir peri masalı olarak da görebilirsiniz, ama işin aslı, tepedeki takımlar bir süredir fena çuvallıyordu. Premier League, Şampiyonlar Ligi’ni domine ettiği dönemde Sir Alex, Mourinho, Benitez gibi dönemin zirve taktisyenlerine sahipti. Daha fazla para; daha fazla sabırsızlık ve daha kötü yöneticiler getirdi. Diğer yandan, dünya genelinde milyarder kulüp sahiplerinin artışı ve FFP kısıtlamaları, Chelsea gibi kulüplere geçmişteki özel niteliklerini kaybettiriyordu. Bu cümle, kısaca bunları ifade ediyordu.

Süreç, mümkün olan en basit şekilde tersine dönüyor: İngiliz kulüpleri dünyanın en iyi antrenörlerini kendilerine çekmeyi tekrar başarmaya başladılar ve yeni zenginlik kaynakları buldular. Manchester United henüz tam olarak o seviyede değil, ama Ed Woodward’ın meydana çıktığı günden bu yana Real Madrid gibi bir Galacticos projesi peşinde olduklarını gösteren sayısız demeçte bulundular. Son olarak eski Liverpool menajeri Gérard Houllier’den artık onların bir futbol kulübü değil, bir fabrika olduğu eleştirisi geldi. Açıkçası bundan rahatsız olmak bir yana, memnuniyet duyduklarına eminim. Bu fikri, yani United’ın kendini artık bir spor kurumu olarak görmediğini, The Irish Times yazarı Ken Early geçtiğimiz sezonun başından bu yana sıklıkla dile getiriyor1 ve ben de her geçen gün daha fazla ikna olduğumu hissediyorum. Wayne Rooney’i X-Men trailer’ında gördükten sonra başka ne düşünebilirim ki? Yeni bir Chelsea doğuyor ve karşımızda yeniden, Avrupa’da başka kulüplerin ödeyemeyeceği en yüksek bedelleri ödeyebilen ve bazen de sadece ödemek için ödeyen bir Premier League kulübü var.

Diğer kulüpler ise henüz bu zenginliğe ulaşamadıkları için daha akıllıca ve tedbirli davranmak durumunda kaldılar ve diğer yola, yani imkânsızı istedikleri süperstar antrenörlere başvurdular. Bu gerçekten ilgi çekici ve daha fazla incelenmeyi hak eden bir trend hâline geldi, çünkü yakın zamanda kendi ülkelerinde zirveye çıkmış antrenörlerin hepsi Premier League’de buluştular. Wenger, geldiğimiz noktayı ‘antrenörlerin dünya şampiyonası’ olarak tanımladı. Birkaç ay önce, The Telegraph’ta ligdeki yirmi antrenör için bir “power rankings” yapıldığına rastlamıştım. Sky Sports için feature yazılar kaleme alan Adam Bate ise bu çılgınlığı şöyle açıklamıştı:

“Oyun felsefeleri ve futbol kültürleri, bir türlü Premier League’in duvarları arasından sızmayı başaramaz. Bunun yerine, her şey doğrudan satın alınmaya çalışılır. Kulüpler ilaçlarını isterler ve şifa süperstar antrenörlerin ellerindedir. Adapte olması gerekenler antrenörler değil, kulüpler olur.”

Bu alıntıyı daha önce Socrates’in Mayıs sayısında da kullandım, çünkü gerçekten seviyorum. Orada, çarenin sürekli dışarıda aranır olmasının dikkat çekici boyutlara ulaştığını söylemiş ve Jonathan Wilson’ın closing down ile Gegenpressing arasında çok da fark olmadığını anlatan bir yazı kaleme aldığı örneğini vermiştim.2 Futbol taktikleri uzmanı olan Wilson, 80’lerin başında Avrupa’yı domine eden İngiliz takımlarının en önemli unsurunun pres oyunu olduğunu hatırlatıyordu. Klopp’un sistemi, İngilizler için aslında eskinin yeniden keşfinden başka bir şey değildi. Ama bunu idrak edemediler. Kendi metotlarına olan inançlarını kaybetmeseler, closing down’ın evrilmiş bir formu olan Gegenpressing’in İngiltere’de geliştirilmiş olması gerekirdi, diye yazmıştı Wilson. Peki neden böyle olmadı? Gegenpressing gibi havalı kelimeler niçin İngilizlerden çıkmıyor?

dyche-mou

Bir süredir ilgiyle takip ettiğim The Language of Football adlı bir blog var. Burada ilk olarak, Alman futbolunda son dönemde ortaya çıkan taktiksel inovasyonlar ve Almanca dili arasındaki ilişkiyi irdeleyen bir yazı okumuştum. Benim gibi bu dile uzak olanlar dahi, Almanca’nın sayısız uzun kelime içerdiğini biliyor. Hatta Almanca’nın kaba bir dil olduğu şikâyetinden sonra en sık başvurduğumuz Almanca öğrenmeme sebebi bu olabilir. Ama bu uzun kelimelerin Alman yaşantısına yönelik karşılığını muhtemelen pek az düşünüyoruz. Yazıda, kompleks ve ince detaylar üzerine kurulu bir dil olan Almanca’nın, İngilizce’nin ulaşamadığı çeşitli hislere bir kelime ile karşılık bulabildiğinden bahsediliyor. Yenilikçi fikirler, en başarılı karşılıklarını bu karmaşık kelimelerde buluyor. Örneğin, Neuer gibi sürekli ileriye çıkan kaleciler için mitspielender Torwart, Torlibero, Antizipationskeeper gibi üç ayrı ifadenin kullanılabildiği anlatılıyor. Bunların her biri, bazı nüanslarla birbirinden ayrılan farklı durumları ifade ediyorlar ve bu ayrımı, belki de Almanca’dan daha iyi yapabilen bir başka dil çıkmıyor.

Diğer yanda ise Sean Dyche’a kulak veriyoruz. Dyche’ı Burnley’de tanımıştık. Elindeki kısıtlı imkânlar ile harika işler başarıyordu3 ve ayrıca sert biriydi, evet, bizim gibilerin sözlerini muhtemelen modernizm ve zırvalık olarak görüyordu. Dyche, hamstring sakatlığı geçirdiğini söyleyerek yanına gelen sekiz yaşındaki bir futbolcu adayına, “Evlat, senin hamstring’in ne olduğunu bildiğine bile inanmıyorum. Şimdi sahaya dön ve koşmaya devam et!” dediğini anlatmıştı. Takımı eski usul 4-4-2 oynuyordu ve iki sezon önce Premier League’e veda etmelerine rağmen son maça dek sonuna kadar savaşmış, ligi maç başına en fazla koşan takım olarak tamamlamışlardı.

Wilson’ın dünyaca ünlü futbol taktikleri kitabı Inverting the Pyramid’i okuyanlar arasında Dyche da vardı. Kitaptan örnekler vererek, günümüzde ortaya çıkan dizilimlerin çok önceden de var olduğunu ve bunların yeni yöntemler gibi sunulmasının manasız olduğunu savunmuştu. Dyche, Ajax’ın 70’lerde uyguladığı 3-4-3 ile şu anki 3-4-3’leri aynı kefeye koyarken arada temel farklar olduğunu kavrayamıyordu. Aradan geçen kırk sene içinde kalecinin değişen rollerini ifade etmek için Almanca’da üç yeni kelime türetilmiş olabilirdi, ama İngilizce muhtemelen bunların tamamını tek bir sweeper-keeper başlığı altında toplamıştı.4 Dyche, bir kazanma yolu bulmanın en iyi felsefe olduğuna inandığını ve ayrıca futbolda bu sözden, felsefe sözünden, nefret ettiğini söyledi. Konuşmasının en saçma kısmı burasıydı. İngilizlerin closing down’dan Gegenpressing’e geçememesinin sebebi bundan ibaret olabilirdi: Teorisyenlerden nefret ediyorlardı ve ilgilerini çeken tek şey eşyanın anlık, pratik kullanımı olmuştu.5

klopp-pep

Belki de bir seneden kısa bir süre içinde, sırasıyla Klopp, Guardiola, Conte ve Mourinho ligin saflarına katıldılar. Ama fazlasıyla uzun bir şekilde anlattığım sebepler neticesinde, bu değerli antrenörlerin İngiliz futbolu üzerinde derin ve kalıcı izler bırakacağına dair ciddi şüpheler barındırıyorum. Dolayısıyla uzun vadede heyecanlanamıyorum. Kısa vadede ise, evet, lig bir sene önceye kıyasla çok daha güçlü gözüküyor ama tüm bu antrenörlerin yenilmez takımlar ortaya çıkarmaları için onlara belli bir süre tanımamız gerekecek. Hiç değilse bir sezon. Önümüzdeki birkaç yılın daha önce hiç görmediğim kadar kaliteli geçeceğine hemen hemen eminim. Sonra ise belki de her şey yeniden başlayacak. Futbol kültürleri bir türlü Premier League’in duvarları arasından sızmayı başaramıyor.


2

İkinci ana fikir şuydu; Premier League, hiçbir döneminde dünyanın en iyi oyuncularını, formlarının zirvesindeyken transfer etmeyi başaramamıştı. Pogba’nın tarihin en pahalı oyuncusu, Stones’un ise en pahalı savunmacısı olduğu bir transfer döneminin ardından bu kısım da ciddi bir gözden geçirmeyi hak ediyor.

Manchester United’ın daha önce karşılaşmadığımız, Abramovich’in ilk dönemlerinden dahi daha büyük bir güce, Real Madrid ölçeklerinde bir kulübe dönüştüğünden önceki bölümde bahsetmiştim. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda bu anlatıma başka bir yön vermemiz gerekebilir, çünkü Pogba sahiden de alanında ilk diyebileceğimiz bir transfer. United, piyasanın tartışmasız en fazla talep gören oyuncusunu, muhtemelen de Real Madrid’in elinden kaptı. Ama hem Pogba hem de Stones transferlerinin şöyle bir yönü de var: artık bonservislerin büyük bölümü potansiyele veriliyor.6 Pogba’nın dünyanın en iyilerinden biri olduğu tartışılmaz, lakin kanıtlaması gereken hiç değilse birkaç şey daha olduğunu son Avrupa Şampiyonası’nda görmüştük. Stones, bu anlamda çok daha çarpıcı bir örnek. Henüz Premier League’de 100 maçı tamamlamamış, Şampiyonlar Ligi tecrübesi bulunmayan ve milli takımın ilk 11’ine girmeyi başaramayan bir oyuncu; üstelik, en çok da kötü bir savunmacı olduğu için eleştiriliyor, ama yine de sadece Guardiola’nın değil, bir sezon önce Mourinho’nun listesinin de bir numarası olmuştu. Çünkü Pogba kadar göz önünde değilse de, kendi pozisyonu için en az onun kadar özel biri. Örneğin David Luiz gibi basitçe top tekniği yüksek olan bir savunmacıdan bahsetmiyoruz, temel savunma becerilerindeki eksikliğinden yakındığımızda kafalarda böyle bir profil oluşuyorsa eğer. Bunu dünyada kaç savunmacı için söyleyebiliriz gerçekten bilmiyorum ama Stones, sadece onu izlemek için maça gidebileceğiniz ölçüde estetiğe ve soğukkanlılığa sahip bir futbolcu. Kariyerinin gelişimi için Martinez’e bir teşekkür etmesi gerekecek.7

Bir de, ‘alım gücündeki artışı, esas olarak orta sıra kulüpleri düzeyinde gördüğümüzü’ yazmıştık. Bu daha da korkutucu boyutlara ulaşmak üzere. Crystal Palace’ın Christian Benteke’ye 30 milyon pound ödemesine çok az kaldı. Premier League’in bu yeni gerçekliğini muhtemelen önümüzdeki dönemlerde çok daha detaylı biçimde konuşma ihtiyacı duyacağız.


3

Son bölüm, ya da her şeye rağmen Premier League’le barışma, ve en iyi olmasa dahi en zor olduğunu kabullenme. ‘Puan rekoru kırdığı sezonda facia ExpG (Expected Goal) yüzdelerine sahip olan Swansea’nin, bu şekilde, bu seviyede bir başka sezon daha geçiremeyeceğinin açık olduğu’ gayet yerinde bir tespitmiş. Analiz camiası, bu sezon ise West Ham’a büyük şüpheyle yaklaşıyor. Geçtiğimiz sezonki verileri oldukça şanslı olduklarını gösteriyor ve Europa League oynayacaklarını da hesaba katarsak Bilic’i oldukça zorlu bir sezonun bekleyecek gibi gözüküyor. İlk bizden duymuş olun.


  1. Okumak isterseniz: http://www.irishtimes.com/sport/soccer/ken-early-this-soap-opera-world-is-alien-to-louis-van-gaal-1.2473047/
  2. http://www.theguardian.com/football/blog/2016/apr/08/jurgen-klopp-liverpool-english-football-gegenpressing/
  3. Ona “Ginger Mourinho” diyorlar.
  4. Çok farklı bir alanda da benzer meselelerin tartışıldığını görebilirsiniz. Örneğin iki ay kadar önce Anna Freud’dan Çocuklukta Normallik ve Patoloji’yi okuyordum ve burada, çevirinin doğrudan Almanca’dan Türkçe’ye yapılmasına bilhassa özen gösterildiğinden söz ediliyordu. Çevirmenin ön sözünde şöyle bir bölüm geçiyor: “Luther’den Marx’a, Goethe’den Schiller’e bütün bir Batı uygarlığı bu dil içinde oluşmuştur. Bu bakımdan ancak Fransızca’yla kıyaslanabilir. Ve gerek sözcük kullanım olanakları, gerekse düşüncenin söze dökülmesindeki kıvraklık açısından bu benzerlik daha da çarpıcıdır. Yüksek bir yazın geleneği en zor kavramları, duygu ve düşünceleri anlatmak için yeteneklidir. İngilizce’yse büyük bir sömürge imparatorluğunun, daha da büyük bir ticaret ve denizcilik dünyasının pratik kullanımda çok gelişmiş olan dilidir. En mütevazı bir İngilizce sözlükte 300 bin sözcük bulunur. Çünkü bu dil anlatım çabaları yerine o anlamı en iyi verecek sözcüğü yeryüzünün dört bir yanından toplayıp içine almıştır. Yalnızca ‘güzel’ kavramı için aralarında hiçbir anlam farkı olmayan 7-8 sözcük, küçük nüanslarla birlikte 18-20 sözcük bulunabilir.”
  5. Son bir hikâye daha. Wilson’ın The Blizzard’ın ikinci sayısının ön sözünde anlattığı ve eğer yanlış hatırlamıyorsam, sonrasında birkaç kez daha karşılaştığım bir hikâye. Parisliler yeni bir kanalizasyon sistemi inşa etmenin peşindeler ve Londra’nın bu alandaki öncülüğünü bildiklerinden Britanyalı bir inşaat mühendisini görevlendiriyorlar. Britanyalı mühendis birkaç hafta sonra işini bitiriyor ve biraz kaba olduğunu ama pratikte çalışacağını bildiriyor. Fransız bürokratın cevabı ise ilginç. Pratikte çalışacak olmasının onu ilgilendirmediğini söylüyor. “Peki ya teoride çalışacak mı?” Wilson, İngilizlerin anti-entelektüel tavrının futbolun gelişimine engel olmuş olabileceğini, hatta bu derginin çıkışında dahi buna rastlayabileceğimizi yazıyor. Katıldığı söyleşilerde ona The Blizzard’ın felsefesinin veya vizyonunun ne olduğunu sorduklarında bir cevap verememiş. Yokmuş çünkü.
  6. http://www.football365.com/news/john-stones-the-fifty-million-pound-hope
  7. Martinez öncesinde Everton’ın sağ bek rotasyonunda sanırım üçüncü sırada yer alan bir oyuncuydu. Shkodran Mustafi gibi unutulup gidebilir ve başka bir takımda çok daha farklı şekillenen bir kariyere sahip olabilirdi. Martinez onu Jagielka’nın yanında ilk tercih yaptı, daha sonra da Mourinho istediğinde satmadı. Gerçekten, bunların her biri için ayrı ayrı teşekkür etmeli. Eğer bir gün fenomen bir oyuncu olacaksa, ki Martinez bu sözü kullanmayı çok severdi, Katalan menajerin önemli bir payı olacak.