Skip to content

Tenis: Bir Diyalog

There is an I in THIEM.

John Updike’ın denemelerinden ve eleştiri yazılarından mürekkep More Matter’da birbirinin ardı sıra yer bulan iki diyalog var. Lufthansa Bordbuch için yazılmış olanında, Johannes Gutenberg ve Bill Gates’in Frankfurt Kitap Fuarı’nın hava sahasında uçuşan ruhları sohbete koyuluyorlar. Gutenberg’e büyük icadının ne durumda olduğunu anlatıyor Gates, alıştıra alıştıra. Diğer diyalog ise Kaliforniya çölünde, sterilize edilmiş bir araştırma sahasında geçiyor. Amerikan uygarlığını uzaylı yaşam formlarına daha iyi anlatmak için kolları sıvayan NASA’nın bir araya getirdiği iki katılımcının isimleri; Farquhar ve Chokchöq. Farquhar, doğup büyüdüğü Indiana’yı temsilen orada. Sıradan bir “güzel yazın meftunu” (belle-lettrist) olarak takdim ediliyor. Chokchöq, sıradan bir Marslı. Kurmaca hakkında konuşacaklar.

– Anlat bana, ey yardımperver Dünyalı! Bir kez daha duymak istiyorum, bu “kurmaca” dediğiniz şey nedir? Var olmayan, lakin çoğunlukla yazarın tanıdığı ve hatırlamaya değer bulduğu kişilerle güçlü benzerlikler taşıyan kişilere dair hikayelerden meydana geliyorlar, öyle değil mi?

– Tam olarak öyle sayılmaz, biricik dünya dışı arkadaşım. Şöyle düşünelim; kurmaca kişiler, yazar tarafından deneyimlenen gerçek yaşam izlenimlerinin birer nesneleştirmesidir. Gerçek olmadıkları için, yazar, onların mahremiyetini ihlal etmekte ve her türlü düşüncelerinin ve hislerinin –bunlar gelgeç ya da önemsiz şeyler gibi görünseler bile– sırrını bize açmakta özgürdür. Böylelikle okura hakikatle sınırlı hiçbir türün –tarih, sosyoloji ve hatta otobiyografinin– veremeyeceği kadar ince dokunmuş, canlı bir yaşam resmi bahşeder. Kurmaca gerçekten daha gerçektir, böyle de diyebiliriz.

Chokchöq ikna olmuş gibi görünmez. Bunun üzerine Farquhar, NASA’nın ileri teknolojilerini kullanır ve güzel yazın tarihinin eşsiz örnekleri, dijital olarak, birer birer Chokchöq’ün sinirsel devrelerine aktarılmaya başlanır. Ulysses, Savaş ve Barış, Middlemarch, Madame Bovary, Robinson Crusoe, Kayıp Zamanın İzinde, Dava, Çehov’un bütün öyküleri…

– İnsaniyet, daha fazla insaniyet… Görünüşe bakılırsa insanlık, aynaya bakmaktan asla yorulmayan bir kozmik tür. Konu kurmaca olduğunda, bu daha ziyade yumuşak bir ayna. Sindirim sisteminden, fizik kurallarından, emekçi sınıfının üretkenliğinden bahsetmek yerine, erotik ve konuşkan olana ölçüsüz bir ilgi gösteriyor.


Elinizden HİÇ-BİR-ŞEY gelmediğinde sığınabileceğiniz bir liman olabilir kurmaca. Modası geçmiş bir liman olduğunu da düşünüyor olabilirsiniz elbette – artık en iyi gemiler başka limanları tercih ediyor. Ya da yalnızca metroda bir doz almayı yeğliyor olabilirsiniz; Etgar Keret’in kaleminden çıkmış bir flash fiction, sonra doğruca yürüyen merdivene. Her halükarda, kendinizi Farquhar’ın sözlerine inanmaya çalışırken bulacaksınız. Bunun hakikatten de hakiki olduğuna ya da başka bir hakikatin mümkün olduğuna.

Güçlü başkahramanların “ilişki kurulabilir” karakterlerden çıktığı söylendi. Sonra bunun tam tersi de söylendi; işin sırrı okuru kendinden uzaklaştırıp, başlangıçta “ilişki kurulamaz” gözükene yaklaştırmaktadır. Updike’ın onlarca başkahramanı içindeki baş kahramanı Rabbit Angstrom, ilişki kurulabilir biri. İngilizcedeki tabiriyle, kendinize onun ‘ayakkabılarının içinde’ olmanın nasıl bir şey olacağını sorup duruyorsunuz.1 Bazen de ilişkiyi bir tenisçiyle kurarsınız ve onun ‘raketinin arkasında’ olduğunuzu hayal edersiniz.

roddick-wimbledon04

Kort üzerindeki ilk kahramanımı 2002 yazında buldum. Aslında bundan birkaç yıl önce, Andre Agassi ile olan rekabetinde bir taraf tutmak zorunda hissedip Pete Sampras’ın peşine takılmıştım. Ama aynı şey değildi. Sampras’ın en iyi günlerini ıskaladığımı baştan kabul etmiştim. Daha emekliliğini açıklamamışken bile, başka bir çağa ait bir oyuncu gibi duruyordu. Bu anlamda Magic Johnson’dan pek de farkı yoktu. Sampras’a duyduğum hayranlık da klasik maçlarını seyrettikçe katlanarak artacaktı. Ama izlediğim görüntüler bugünü yansıtmıyordu ve bu gerçek, kurulan ilişkinin canlılığına bir parça hasar veriyordu.

Raketinin arkasına geçtiğim ilk tenisçi Andy Roddick’ti. 2002’den 2006’ya kadar, lise yıllarımla iç içe geçen bir dönemde, takip ettiğim neredeyse tek oyuncuydu. Yalnızca yaz tatilini müjdeleyen toprak sezonunu kaçırmak istemediğimden bir istisna yapmıştım. Roddick’in ilk turda elenmeyi adet edindiği Roland Garros’u da sonunda İspanyol, Arjantinli ve Brezilyalı tenisçilerin kazandığı, tura paralel ilerleyen daha değersiz bir yarışma olduğunu varsayarak izledim. O günlerdeki kadınlar finallerinin hafızamda daha diri olmasının sebebi de bu sanırım.

2003’te Nalbandian ve Ferrero’yu yenip kazandığı Amerika Açık, doksanlar boyunca her yıl bir slam şampiyonu çıkarmış Amerikalılara geleneği sürdürecek kişiyi bulduklarını düşündürmüştü. Sene sonunda, henüz 21 yaşındayken sıralamanın zirvesine çıkmıştı ve medyanın yeni sevgilisi olmuştu. Başına buyruktu, inatçıydı ama oyununun kocaman bir gediği olduğunu gözden kaçırmak imkansızdı. Son yıllarda rastlanan en genç slam şampiyonuydu ama aynı zamanda en tek yönlü olanıydı da. Dünyayı geri çizgiden hiç ayrılmadan da fethedebileceğine inanmış gibiydi. Raketinden saatte 250 kilometre hızla çıkardığı servisler, başkalarını da buna inandırmaya yetti. Kısa bir süreliğine.

Schalken galibiyetleri, Robredo galibiyetleri, Grosjean galibiyetleri, Srichaphan galibiyetleri… Hepsi güzeldi. Ancak tüm bu isimlerin, Roddick’e oyun olarak bir cevapları olmadığı da açıktı. Daha nadir gelen Lleyton Hewitt ve Marat Safin maçlarının bazılarının kırk yıllık hatırı vardı. Tüm uzun soluklu slam koşuları ise bir Roger Federer maçıyla sonlanıyordu. Amerikalılara tek bir şeyi öğretmişti Roddick; yolun sonunda Federer varsa boşuna hayal kurmamayı… 2003’teki kupa yalnız kaldıkça, otoriteler de eleştirilerinin tonunu yükseltmek için güç buluyordu. Roddick’in oyununu yıkıp geçmek için üç sözcük yeterliydi zaten, bu açıdan belki de turdaki en savunmasız oyuncuydu. Olağanüstü gücü, bir lanete dönüşmeye mahkumdu. Özetle, yeteneğini israf etmekle suçluyorlardı onu. “Keşke ben de topa saatte 250 kilometre hız verebilseydim” diyordu eski oyuncular. Yetenek ile güç arasında –bazı durumlarda– mevcut olan aktarım ilişkisi derin bir Halo Etkisi yaratmış, kavramlar birbirine karışıvermişti. İş disiplini sorgulanmaya başlamış, rekabetçi bir spordaki bir profesyonelden beklemeyi kendimizde hak gördüklerimizi göstermediği için de yerle bir edilir olmuştu.

Takvimler 2005 ve sonra 2006’yı işaret ettiğinde, daha az büyük maç kazanmaya başladı. Kötü partnerleriyle Davis Cup’a katılmaya devam ediyor, yetenekli İspanyol, Fransız ve Ruslara tek başına kafa tutuyordu. Ama bu maçları kazandığında bile birilerinin canını sıkmayı başarıyordu. Kazandığında ağırbaşlı değildi, kaybettiğinde sinir sistemi de altüst oluyordu.2 Yine de kontrolü kaybettiği anlarda dahi işi küstahlığa vardırmıyordu. Jimmy Connors, John McEnroe ya da Andre Agassi gibi “Büyük Erkek Amerikan Tenisçileri”nden bu yönüyle de ayrıldığı söylenebilirdi.

Onun raketinin arkasında olmak harika bir histi. Sağaltıcıydı. Biraz özgüven ikmaline ihtiyacı olan 15-16 yaşındaki bir çocuk, bunu Roddick’in meteor yağdıran servislerinde bulabilirdi. Ama işi tadında bırakmak en iyisiydi. Bir tenis seyircisi olarak sadece Roddick maçlarını izlemenin, karbonhidrat diyetine benzer bir etkisi oluyordu. Yalnızca A, C, E vitaminleri yetmezdi, tek tip beslenme zararlıydı. Vücudun biraz file oyununa da ihtiyacı vardı, biraz servis-vole, servis VE vole.

murray2006

26 Haziran 2006’da Roddick, Wimbledon’ın üçüncü turunda Andy Murray ile eşleşti. Britanyalıların yeni “büyük” yeteneğine sene başında, hem de favori turnuvalarından San Jose’de kaybetmişti. Avustralya’da seribaşı olmayan Marcos Baghdatis’e elendiği, Fransa’da mutadı olan ilk tur vedalarından birini yaşadığı (bu kez maçı bile tamamlayamamıştı) grand slam sezonu pek iç açıcı gözükmüyordu. Mağlubiyete kendimi hazırlamış sayılırdım, bu kez Federer’i de göremeyecektik. Ama kendimi hazırlamadığım bir şey vardı; bu maçtan hemen sonra Roddick’i Murray ile aldatmaya başlayacağım ve aynı ölçüde tek tip bir beslenmeye teslim olmayacaksam bile, on yıl boyunca turu Murray merkezli takip edeceğim gerçeği.3

I’d love to make you understand what it feels like in the pit of my stomach right now.

2007 Wimbledon’daki Gasquet maçından sonra

2009 Wimbledon’daki yarı final kapışmalarını bir çeşit “kemer maçı” gibi izlemiştim. Roddick hem kemeri (dolayısıyla beni) kazandı, hem de iki gün sonraki finalde cebinden kariyerinin açık ara en unutulmaz maçını çıkardı. O sırada kendime itiraf edemesem de, maçın iki farklı bölümünde (ikinci setin tie-break’inde ve dördüncü set boyunca) bir Roddick galibiyetinin hayalini kurmuştum. Sonunda kaybetmesinin pek de önemi yoktu. Geri döndüm, çünkü Murray’nin vitaminlerine ihtiyacım vardı. Bu da apayrı bir hikayeyi başlattı…

O hikayenin bir yerinde Dominic Thiem ile karşılaştım. Tarihe “Drench Open” olarak geçecek 2016 Roland Garros’un üçüncü turunda, bir süredir Top 10 istidadı gösteren bir başka genç Sascha Zverev ile eşleşmişti. Son bir ayda rakibine iki kez kaybetmiş olmasına rağmen Zverev, Thiem’in saf gücüne set çekmeye muktedir gözüküyordu. Dördüncü oyun sırasında, Thiem’in erkekler tenisinde uzun yıllardır görmediğim kadar estetik bir tek el backhand’i olduğunu düşündüm. On birinci oyun sırasında, yani Zverev’in tie-break öncesindeki son servis oyununda ise, içlerinden birinin bir gün 1 numaraya yükseleceğini söyleseler paramı Zverev’e yatırırdım, diye düşündüm.


Roddick ve Murray ile kurduğum ilişkiyi ancak bir tenisçiyle kurabilirmişim gibi geliyor. Takım sporlarında bunu yapmak, tabiatıyla daha zor. Bir ara basketbol maçlarını da gözlerimi oyun kurucuya sabitleyerek izlemek gibi kötü bir huy edinmiştim. Sırf Willie Solomon’ın ‘ayakkabılarının içinde’ hissetmek için, 2004-05 sezonundaki tüm Abdi İpekçi ziyaretlerimde pota arkası tribünlerinde oturduğumu hatırlıyorum. Gözümü ondan ayırmazdım; tüm pas açılarını yakalamaya çalışır, sonunda verdiği kararların görsel hafızama kopyalanacağını umardım. Nafile bir çabaydı. Tenis izlerken bu açılara ya da kameraların yapacağı bir asiste ihtiyacınız yok. Tarih öncesi çağlara kadar izi sürülebilecek bir “sahne” kurulumu var karşınızda ve kamera da bu geleneğe itaatsizlik etmiyor. Ters yüz edilmiş bir panoptikon… Öyleyse, ilişki kurulabilir karakterler çıkarmak söz konusu olduğunda tenisi bu kadar özel kılan şey ne olabilir?

Saha içinde kurulan ilişkilerin sayısının arttığı ve ağın karmaşık bir hal aldığı takım sporlarını elemiştik. Bireysel sporlar içinde de tenisin, bağlı kaldığı “oyun” ilkeleri sayesinde, “yarış” mefhumu üzerine kurulu olan diğerlerine üstün geldiği düşünülebilir. İcra süresi boyunca rakibiyle fiziksel temasa geçmeyen, hatta oyunun genelinde yaklaşık 25 metrelik o güvenli mesafeyi koruyan kahramanınızı çevresinde/çevrenizde olup biten her şeyden soyutlamak daha kolay bir iş. Topun savrulduğu o geniş boşluğun da yardımcı olduğunu zannediyorum.4 Yine de bir açıklama yapmak güç. Toplumsal açıdan durduğu yeri göz ardı ettiğinizde, golfün de kriterlerin hepsine uyduğunu iddia edebiliriz: temel ve basit oyun ilkeleri, ayrılık/ayrıklık, uzam (belki de daha çok uzay). Lakin ABD’deki spor endüstrisinin en büyük gelir üreteçlerinden biri olmasına rağmen, “evrensel” kahramanlar yaratmakta tenis kadar başarılı olabildiğini söyler miydiniz?


Thiem, Zverev’den sonra Granollers ve Goffin’i de eledi ve kariyerinin ilk slam yarı finalini Novak Djokovic karşısında oynadı. Djokovic’ten maç boyunca –belki de biraz abartılı jestlerle– sayısız övgü aldı, ancak set alamadı. Böylelikle birkaç yıldır dillendirilen Top 10 iddiası, şampiyona sonunda açıklanacak sıralamalarda gerçeğe dönüşecek. İnsanlar haklı olarak temkinli yaklaşıyor, bu performansın toprak kort dışında da yinelendiğini görmek istiyorlar. Ya da en azından biraz daha “normal” slam şartlarında… Bense şimdiden antrenörü Günter Bresnik hakkında okumalar yapmaya, oyununu çeşitlendirmek adına neler yapabileceğine kafa yormaya başladım. Bu olağanüstü vuruş gücünün yılmaz jeneratörü olan sağ kola ömür biçenlere, en iyi senaryoda bile Thiem’in kariyerinin zirvesinin “etkileyici ama kısa” olacağını söyleyenlere aldırmıyorum. Belki de Murray ile bir kemer maçı ayarlamanın vakti gelmiştir.

thiem-rg16

  1. Almanların, mesela, ayakkabılarla bir muhabbeti olmuyor, ancak yerinde olmak istemeyecekleri bir karakterle karşılaştıklarında doğrudan ‘derinin içine’ girmekten bahsediyorlar. Fransızca bilmiyorum ama Masculin Féminin’de kafeye girip stadyumun yerini soran işçiyi taklit eden Paul’un bunu yararsız bulduğunu anımsıyorum. []
  2. Bir noktada bu huyundan vazgeçecekti. []
  3. 1995-96 sezonundaki 5-3’lük Kocaelispor mağlubiyetinin üstüne üç gün ağlamak, sonra da mola tesisleri dışında ayak basmadığım Kocaeli şehrinin takımını “ikinci takımım” ilan etmek gibi şeyler de yaptım: https://www.youtube.com/watch?v=qgF85GuXoak []
  4. Kahramanını badminton sahalarında arayanlara bol şans. []
[fbcomments]