Skip to content

1994’ü Unutamayan İki Kişinin Türkçe Meali

Jesse ve Celine. Bu dünya içindeki iki insan.

Yazıhane’ye daha ziyade sinema üzerine yazmak için gelmiştim. Hatta bir ara kafaya koyup her hafta gösterime giren filmlerden birini seçip yazmaya karar vermiş ve kısa bir süre de olsa bu amacıma ulaşmıştım. Sonra yavaş yavaş filmlerin kalite düzeyi düşmeye başlamış ama nasıl olsa yaz dönemi diye düşünüp pek aldırış etmemiştim. Yaz bitince vizyon da şenlenir ümidiyle bir süre olup biteni sadece izleyici olarak takip etmeye karar verdim. Ama heyhat, nadasa bıraktığımız Ağustos ayı bile Eylül’ün ilk iki haftasında gösterime giren filmlere bakınca badem gözlü olmaya başladı. Ben de vizyon filmlerinin ruh sağlığıma yeterince müdahale ettiğini düşünerek eski defterleri açmaya karar verdim.  Richard Linklater’ın artık bir klasik haline gelen “Before” filmleri üzerine çok şey yazıldığını biliyorum ama fazla güzellemeden zarar gelmez diyerek ben de bir girişimde bulunmaya karar verdim.1

before-sunrise-record-store-perusing

Yeniden Sev Beni

Sevdiğiniz bir film üzerine yazmak ya da konuşmak oldukça kolay olabilir. Hatta kolaydır sanırım. Bazen bunların ikisini birden yapabildiğiniz ya da ikisini birden yapamadığınız zamanlar olur. Devam eden bir film ise üzerine konuşması en zor durumlardan birini yaratır. Yani demek istediğim o film devam eder, gerçekten devam eder, öncesi vardır, ileride yeni bir tanesi çekilecektir. Demek istediğim sürecektir, hayatta da sürecektir, sinemada, salonda da sürecektir. Sürmeyi doğal bir akış haline getiren filmler var. Before serisinin üç filmi de o filmlerden.

Şöyle bir cümle ne kadar tuhaf kaçar bilmiyorum ama: Ben bu filmlere inanıyorum. İnanmaktan kastım şöyle bir şey; Siz 9–10 yıl boyunca bu filmlere tanık olmuşsunuzdur. Bu 9- 10 yıl içinde hayattan ciddi anlamda bıkmış ya da yaşamın çok güzel olduğunu düşünmüşsünüzdür. “Evet işte artık böyle bir hayatım olacak. Böyle bir insan olacağım” diye düşünmüş ve bu cümleyi farklı durumlarda 874 kez kurmuşsunuzdur. Ya da kafanızda kurduğunuz şeylerin sadece %3’ünü hayatınıza yansıtmışsınızdır. Demek istediğim düşünceleriniz, duygularınız, bakış açınız sürekli değişmiştir. Bir gün çok mantıklı gelen şey ertesi gün çok saçma gelmiştir yahut bir gün komik olan şey ertesi gün hiç komik olmamıştır vs. Ama bütün bu olup bitene rağmen mesela Before Sunset’e yeniden baktığınızda karakterlere yeniden hak vermişsinizdir; konuşmalarına, hayatla ilgili tespitlerine inanmışsınızdır. Ve bir anlamda onları yeniden sevmişsinizdir.

Bir Kadın Bir Erkek

Jesse ve Celine. Bu dünya içindeki iki insan. Durup dururken bir mücadelenin içinde bulurlar kendilerini. Before Sunset’in başlarında Jesse, kitabevinde yaptığı söyleşide şöyle der: Hayatımda büyük felaketler yaşamadım. Ne bileyim bir helikopter kazasına tanık olmadım. Etrafımda silahlar patlamadı. Ama kendi bakış açımdan gayet trajik bir hayat yaşadığımı görüyorum. Evlenip çoluk çocuğa karışmış, dışarıdan bakınca gayet nezih bir hayatı olan, neredeyse yazar bir adam. Hepimiz için ideal belki de. Ama 7×24 kötü bir hayatla baş başa. Şimdi hemen zengin ve mutsuz yazar izlenimi edinmeyelim. Yapması gerektiği için yaptığı şeyler eşliğinde hayatını sürdüren bir adamdan bahsediyoruz. Bu işin Before Sunrise’a dayanan bir evveliyatı var.  İlk filmde her şeyin daha romantik olması ve seri ilerledikçe filmlerin gerçekle olan bağının güçlenmesi bir şeyi değiştirmiyor. Sadece ilk filmin diğer iki filme bir prolog oluşturan yapısı, bir tür tanışma eşliğinde karşımıza geliyor. Meselenin ciddileştiği diğer filmlerle Jesse’nin mutsuzluğu da, Celine’in nevrotik hali de ilk film sayesinde bir arkeolojiye sahip olmuş oluyor.

Before Sunset’in Kavanozu

Jesse, 9 yıllık bir sürenin, 9 yıllık bir anın içinde tıpkı bir kavanozun içindeymiş gibi kalakalmış. Ama o ilk an, tanıştıkları ilk gün henüz bitmemiş. Sürekli dönen bir zamanda hep aynı şimdide kalmış bir adam Jesse. Günlük hayatı bir şekilde sürüyor. Ama zihinsel hayatı geçmiyor. Jesse’nin hayatındaki delikler bir şeylerin kaybolmasını değil aksine aynı anın, aynı günün tekrar tekrar canlanmasını sağlıyor. Jesse de ne çare 3-4 yıl boyunca uğraşıp o anı, o günü, o deliği bir kitaba çeviriyor. Yazarlığı bundan. Sorsanız ikinci kitabının ne olduğunu bile bilmiyor. Sadece bir anın içinde canlanan ve sonsuzlaşan anlardan bahsediyor. İkinci kitabının “konusunun” bu olabileceğini söylüyor.

Jesse bir durmayı imliyor, Celine ise bir hareketi. Ama yine aynı kavanozda. Jesse bir tür kabulleniş eşliğinde, çıkmaya da pek heveslenmeden duruyor o kavanozun içinde. Celine ise sürekli dolaşıyor kavanozu.  Jesse’nin aksine o daha sosyal, Jesse gibi evinde oturup “Bu hayat ne böyle ya” diye düşünmüyor. Meksika’ya gidip yoksul köylülere yardım ediyor. Jesse kadar yalnız da değil. Dünyanın her yerinde arkadaşları var Celine’in. O yüzden 32 yaşında ve yalnız olması bir yere kadar dayanılabilir oluyor onun açısından. Ama ve ama. Dedik ya: Kavanoz. Celine dünyayı da dolaşsa, bir sürü sosyal aktiviteye de katılsa, anne ve babasıyla arası iyi, yani her açıdan hayatını yaşayabilen bir insan da olsa o kavanoz duruyor kafasında. O da 1994’teki bir günün içinde kalmış. O da unutmamak için o sonsuz deliğe maruz kalmış. Jesse’nin kitabını okuduğunda, yani deliğin karşı taraftaki halini gördüğünde seviniyor. “O da muzdarip. O da bununla yaşamak zorunda. Bunun için mücadele etmek zorunda” diye düşünüyor. Celine unutmamış, Jesse ise unutmadığını kayıt altına almış. Unutmak için kendilerini değiştirebilir epeyi düz insanlar da olabilirlerdi. 9 yıl sonra karşılaştıklarında taraflardan biri diğerini kıskandırmak ya da unuttuğunu kanıtlamak için saçma sapan şeyler yapabilirdi. Ama yapmıyorlar. Çünkü günlük hayatları nasıl olursa olsun, kafalarında hiç bitmeyen o günü feda etmeye yanaşmıyorlar.

Onları değiştirmeyen şey de o kavanoz işte. Celine başlarda yalan söylüyor. Sevişmeleri de dahil birçok şeyi hatırlamıyormuş gibi yapıyor. Ama arabanın içindeki belki de “itiraf” diyebileceğimiz o sahnede hem Celine hem de Jesse bırakıyorlar kendilerini. Celine bir daha asla o gün olduğu kadar romantik ve inançlı olamadığını söylüyor. Bütün mutsuzluğunu da o günün sürmemesine hayatlarının o gün gibi olmamasına bağlıyor. Jesse ise rüyalarından bahsediyor. Sonra evlenmeye giderken, yolda, bir anlığına da olsa Celine’i gördüğünü ama buna inanamadığını, kafayı yemiş olduğunu düşündüğünü anlatıyor. (Ki gördüğü Celine’dir gerçekten.) Bir türlü karşılaşamayan iki insan. Karşılaşsalar ne olacaktı peki?

beforesunset

Zamandan Bahsetmek İçin Vakit Her Zaman Çok Geçtir

Yaşanması gereken şeylerin zamanlaması önemlidir. Bir filozofun dediği gibi “Zamandan bahsetmek için vakit her zaman çok geçtir.” Zamanlamanın da tesadüfi tarafı günlük hayat üzerinden işler. Ama bu ikilinin bütün süreçlerinin zihinsel olması ve fiziki karşılaşmalarının da ilk iki filmde topu topu 2 gün sürmesi (9 yılda 2 gün) günlük zaman anlayışından çıkarıyor onları. Geçip giden bir zamanın yanında geçmeyen zihinsel sürede her zaman karşılaşmışlardır aslında. Jesse rüyalarında karşılaşmıştır, Celine ise diğer ilişkilerindeki “olmamışlık” duygusunda. Bir tür “eksiklik” üzerinden vuku bulan karşılaşmalar bunlar. Zamanlama bu ilişki özelinde çok bir şey ifade etmez. Çünkü onların ölçütü zaman değil tutkudur. Ve tutku da hepimizin bildiği gibi zihinsel bir süreçtir.

Peki bu iki insanın hayatta ya da filmde fark etmez içine düştükleri bu durumun, bu uğraşın sonunda ne elde ettiklerini sorarsak ne olur? (Böyle öğrendik değil mi? Eline ne geçti, ne kazandın yani falan diye sorarlar.)  Cevap kısaca şöyledir: Hiç.

Bu kadar anlattığımız kişilerin zekâlarından şüphe edecek halimiz yok. Onlar bir şey elde etmek için yola çıksalardı o şeyi elde ettiklerinde bütün süreç sona ererdi zaten. Ama öyle olmadı. Yine Before Sunset’in başındaki söyleşide Mutluluk yapılandadır değil mi? İstediğini elde etmede değil.” der Jesse. Onların sorusu daha başka.  Soru Before Sunset’in sonunda, Celine’in Nina Simone taklidi yaparken kurduğu bir uyarı cümlesinde saklı: Baby you’re gonna miss that plane. O uçak kaçacak bunu hepimiz biliyoruz. Peki bütün bunlar o uçağı kaçırmaya -o zamanı kaçırmaya, yaşanabilecek diğer şeyleri kaçırmaya, son tahlilde hayatı kaçırmaya – değer miydi? Bu sorunun doğru bir cevabı olacağını sanmıyorum. O yüzden yanlışa bakmak daha faydalı olabilir.

Tanışmanın İlk Yılları

Yanlışlıkla tanışan, yanlışlıkla birbirlerini kaybeden ve yanlışlıkla tekrar bir araya gelip aile kuran ve yanlışlıkla iki çocuk sahibi olup yanlışlıkla birbirlerine hâlâ aşık olan iki tane insan söyler misiniz? deselerdi o cümleye nokta konmadan “Jesse ve Celine var işte” derdim.

Peki neden yanlışlıkla?

Şimdi, ilişki dediğimiz şeyler genelde belirli bir ortamın kazandırdığı türden sebzelerdir. Tanıştığınız ya da tanışmak istediğiniz bir insanla aynı ortamda değilseniz o insanla tanışmanız pek de mümkün değildir. Şimdi hemen “Sosyal medya aracılığıyla tanışan ve birbirlerini çok seven kaç insan var sen biliyon mu?” türünden hasmane bir soru sorabilirsiniz. Ben de size bir noktada haklı olduğunuzu fakat benim bahsettiğim şeyin bambaşka bir şey olduğunu açıklamak isterdim. Ve kısaca derdim ki “Sosyal medya bahsettiğim yanlışlıkla tanışma ortamlarından biri değildir. Orası zaten bir tanışma, görüşme ortamıdır.” Evet öyledir. Yani Facebook’tan bir Paraguay vatandaşıyla tanışıp evlenebilirsiniz ve bu da gayet normaldir, çünkü ortada bir ortam daha doğrusu bir “imkân” vardır.

Neyse, ana konumuz şu ki: Yanlışlıkla tanışmak günümüzde daha az mümkün olan ama bundan 10 yıl önce çok daha geçerli olan bir kavramdır. Before Sunrise’a yani en başa döndüğümüzde biri Amerikalı diğeri Fransız iki kişinin bir trende arası bozuk bir Alman çift yüzünden tanışıp birlikte Viyana’da trenden inmeleriyle başlayan (Fıkra gibi di mi?)  bir tanışmanın söz konusu olduğunu görürüz. Seri boyunca bu işin romantik tarafı ön plana çıksa da temelde bu tanışma “Yanlışlıkla” gerçekleşmiş bir tanışmadır. Richard Linklater’ın da epey önce verdiği bir röportajda Onlara iyi bakın, aslında birbirleriyle çok da alakaları yok. Sadece bu “yanlış” tanışmanın gücüyle hareket ediyorlar. O tanışma olmasaydı bu işin devamı gelmezdi. Onlar da bunun farkında demesi de az çok bahsettiğim bu durum nedeniyledir.

Üçüncü filmde, yani Before Midnight’ta Jesse ve Celine –öyle sanıyorum- en çok bu “tanışma” durumundan bahsediyorlar. Otele doğru yürürken yaptıkları konuşmadan tutun da yemek masasındaki sohbette de en çok bu “tanışma” konusu diğer insanların ilgisini çekiyor.2 Bu tanışmanın bu kadar ilginç olması da bahsettiğim yanlışlıkla alâkalı bir durum. Yani normal şartlarda tanışmaları pek de mümkün olmayan iki insan biraz da saçma bir şekilde bir araya geliyor, sonra birbirlerini yıllar boyunca kaybediyor, akabinde tekrar bir araya gelip bir aile kuruyorlar ve 40’lı yaşlarına gelen çiftimiz hayatın zorlukları ve çeşitli “ilişki klişeleri” nedeniyle birbirlerini hırpalarken yeniden karşımıza çıkıyorlar. 

Yanlış Uzun Sürer

Before Midnight üzerine görüş belirtenler –özellikle de erkek olanları- “Ya bu Celine bildiğin Kezban olmuş” türünde yüzeysel şeyler söylediler filmle ilgili. Bir tür taraf tutma söz konusu oldu. Film boyunca Jesse ve Celine sürekli bir kavga halinde oldukları için şartlanmış izleyicide bu taraf tutma durumunun ortaya çıkması normal. Ve genel kanaat de “Celine çok dırdırcı olmuş yazık ya bu Jesse’ye” boyutunda kaldı ve bunun bir adım ötesine geçilemedi. Ha tabii bir de amentü gibi “Bir trende tanışan çiftimiz artık iki çocuk sahibidir. Hayatın sürüncemesi içinde zamanla yıpranan aşkları bir Yunan adası seyahatinde ciddi bir çıkmazla baş başadır” şeklinde tekrarlanan gazete eleştirileri oldu. Onlara da sadece “he canım çıkmaz var he.” deyip geçmek gerekiyor şimdi sanırım.

Peki olan ne? Olan şu ki, Before Midnight o “tanışma” lanetinden bir türlü kurtulamamış ve bu “yanlışlıkla” oluşmuş durumun içinden bir türlü çıkamayan iki insanın “doğal” sürecinin sadece bir parçasıdır. Hayır, ne bekleniyordu? Yani bu kadar alakasız durumdan sonra mutlu mesut, bütün problemlerini halletmiş, kumsaldan denize doğru taş sektirme oyunu oynayan, aşk üzerine nutuklar atan iki insan mı çıkacaktı yani karşımıza? Olayın romantik kısmına kapılanlar bunu bekledikleri için filmden pek hoşlanmamışlardı. İyi de sürekli konuşan ve aslında çok da ortak noktada buluşamayan iki insanın 40’lı yaşlarında iki çocuk sahibiyken nasıl davranmalarını bekliyorsunuz? Bu kadar da romantizm yapmaya gerek yok sanırım. Bu işler tabii ki böyle olacaktı.

before midnight 4 (1)

E madem bu kadar alâkasız tipler bunlar, madem bu kadar problemleri var niye 20 yıldır sürekli bir şekilde “birlikteler?” derseniz de yazının ortalarında bahsettiğim Kavanoz durumuna tekrar buyurmanız gerekiyor. Yapacak bir şey yok. Bir tür Kader işte onlarınki.

Bu Kavanoz durumunun üçüncü filmde “kırık dökük” bir hale geldiğini görüyoruz. Otel odasındaki tartışmalarının doruk noktasında Jesse belki de bütün Before serisini özetleyen o cümleyi kurar: I fucked up my whole life because of the way you sing. İşte bu cümleden sonra çiftimiz arasında bir taraf tutmaya çalışmanın anlamsızlığı da ortaya çıkar. Çünkü –serinin filmlerini gereğinden fazla izleyen herkesin fark edebileceği gibi- bu işte haklı olan ya da doğru olan bir taraf yoktur.

Bütün söylemek istediğim şu: Bunlar zaten olacaktı, biz biraz daha aşağılara bakalım. Aşağıda o kavanoz hâlâ duruyor. O kavanoz Barbara’nın kalmasıdır, Ah Güzel İstanbul’daki Sadri Alışık, ya da Brett Anderson’ın 1.5 dakika boyunca “Oh, if you stay” demesidir. Bu işler böyledir yani. Fakat Jesse ve Celine açık ara bu işin en çok ceremesini çeken karakterlerdir. İşin içine aldatmalar, yalnız bırakmalar da girmiş anladığımız kadarıyla. Ama Ferdi Tayfur’un da diyebileceği gibi “Aşk yardım etmemektir.” Yani bu işler normaldir. Özellikle de böyle bir çift söz konusuysa.

Olayı fazla bulandırmadan şuraya geleceğim: Her şey yolundadır. Celine kıçı epey büyütmüş, Jesse tipinden azıcık kaybetmiş de olsa onlar Jesse ve Celine sonuçta. Celine kaç kez o kapıyı kapatıp geri geldi? Üç kez. Birbirlerini “sevmedikleri” bir durum söz konusuyken bile çekip gidemeyeceklerinin farkındalar. Çünkü olay bir “sevme-sevilme” boyutunu çoktan aşmış. Bir kavga sonrasında Celine’in Jesse’ye “Artık seni sevmiyorum” demesi o yüzden bir şey ifade etmez. Çünkü o sevmeme durumunu aşan ve ikisine de olmadık şeyler yaptıran “Yanlışlık” durumu bütün gücüyle devam etmektedir. Yanlış, doğru olanın tersi bir kavram olarak değil, doğru denen şeyin gücünü tehdit edecek ve onu tartışılabilir kılacak bir kudret olarak ortaya çıkar. İşte bu yüzden Celine’in artık Jesse’yi “sevmemesi” durumu doğru bile olsa devam eden yanlışlığın kudretiyle boy ölçüşemez.

Bu iş nereye kadar gidecek bilmiyoruz. Bir 10 yıl sonra “Before Yatsı Namazı” falan gelirse hiç şaşırmam. Çünkü olay devam edecek orası kesin. Linklater, Hawke ya da Delpy bu işten sıkılana kadar bu güzel yanlışlığı izlemeye devam edeceğiz gibi görünüyor. Bütün bunlarla beraber serinin en güzel filmi elbette Before Sunset olmaya devam edecek. Ama bir yerden sonra bu da o kadar önemli olmayacak, filmlerin “iyi” ya da “kötü” olmasını tartışmanın bir manası kalmayacak, çünkü daha en başta, Viyana’da o trenden inmiş ya da Paris’te o uçağı kaçırmışlardı. Bundan sonra ne yapsalar geri dönemezler. Yanlış sürmek zorundadır.


  1. Bu arada, İnan Özdemir geçen sene serinin son filmi Before Midnight üzerine şahane bir yazı yazmıştı.
  2. Bu arada Before Sunset’in başında Jesse “This Time” kitabını neden yazdığını açıklamaya çalışırken şöyle bir cümle kurar “Sonra şöyle düşündüm: Öyle bir kitap yazayım ki bir insanla gerçekten tanışmanın nasıl bir şey olduğunu anlatsın