Skip to content

Benim Dengemi Bozmayınız: The Double

Bununla beraber Simon, tahmin edebileceğiniz gibi güzel bir kıza yani Hannah’ya âşıktır ve yine tahmin edebileceğiniz gibi sıkıntılı ve çekingen karakteri nedeniyle Hannah’ya açılamamaktadır.

Richard Ayoade’nin ismini IT Crowd ya da Submarine’den duymuşsunuzdur. Bir komedyen olarak mı yoksa bir yönetmen olarak mı seversiniz bilemem. Ama iyi bir adam. Yani filmlerini izleyince insan böyle düşünüyor. “Bu Richard Ayoade” diyor, “İyi bir adam bence.” Ya da ben çok fazla film izliyorum ve arada hava almam lazım. Neyse.

The Double (Öteki) Ayoade’nin yönettiği ikinci film. Filme bir giriş yapmak için iki kişi ve bir kitaptan yardım alabiliriz aslında:

1-Dostoyevski

2- Kafka

3- 1984

Bu üçünü alın üstüne biraz İngiliz mizahı ve film noir gölgeleri ekleyin alın size: The Double. Zaten film, yukarıdaki üçlemede adını birinci sıraya yerleştirdiğim Dostoyevski’nin aynı adlı kitabından serbest bir uyarlama.

Simon, (Jesse Eisenberg) pek dikkat çekmeyen, silik bir adamdır. İş yerindeki arkadaşları bile 7 yıldır orda çalışmasına rağmen Simon’ın adını bile bilmezler. Bununla beraber Simon, tahmin edebileceğiniz gibi güzel bir kıza yani Hannah’ya (Mia Wasikowska) âşıktır ve yine tahmin edebileceğiniz gibi sıkıntılı ve çekingen karakteri nedeniyle Hannah’ya açılamamaktadır. Bir gün bir şey olur ve Simon’ın Kafkaesk iş ortamına James adında tıpatıp Simon’a benzeyen bir adam gelir ve Simon’ın zaten karışık olan kafası allak bullak olur. Zira Simon’ın ötekisi James, hiç de orada olmayan adam değildir. Anında işe başlar ve Simon’ın yapamadığı ne varsa yapmaya başlar. Hannah da dâhil elde etmek istediği her şeyi elde eder ve bütün bunlar tabiatıyla Simon’ın dengesini bozar ve ağır bir depresyona girmesine neden olur.

3

İlk önce Kafka’yla başlayalım. Kafka konusunda bazı tuhaf şeyler var. Örneğin, Kafka’nın bir eserinden veya hayatından yola çıkılarak yapılan filmlerin Kafkaesk olduğuna dair bir yanılgı. Sanki bir şeyin Kafka ile ilgili olması Kafkaesk bir üslup için yeterliymiş gibi görünüyor. Bunun da en büyük müsebbibi Steven Soderbergh aslında. Soderbergh, Kafka adlı filminde, Kafka’yı illa da Kafkaesk biçimde anlatma çabasına girmiş, üstüne filmi de siyah-beyaz çekmiş ve bütün bunlardan müspet bir Kafkaesk sonuç beklemişti. Ama öyle olmamış ve ortaya alabildiğine vasat bir film çıkmıştı.

Marx bile Marksist değildi diye bir geyik vardır bilirsiniz. Ben de bunu Kafka’ya uyarlamak isterim: Kafka, Kafkaesk değildi, Kafka’ydı. Eserlerinde yarattığı atmosferi bu minvalde değerlendirebiliriz ama Kafka’nın hayatını bir filme çektiğimizde doğal olarak Kafkaesk bir şey ortaya çıkacağını beklersek elimizde Soderbergh’in yaptığına benzer garabetler kalabilir.1

Tam da bu noktada asıl önemli olanın Kafka’yı uyarlamak yerine Kafka’dan yola çıkmak olduğunu düşünüyorum. En basitinden, örneğin Roman Polanski’nin Kiracı (The Tenant) filmi bir Kafka uyarlaması olmadığı halde görüp görebileceğiniz en Kafkaesk filmlerden biridir. Ya da mesela Jean Marie-Straub’un, Kafka’nın Amerika kitabından yola çıkarak yaptığı Klassenverhältnisse filmi de, Michael Haneke’nin kitaba bütünüyle bağlı olan Şato adlı filminden daha iyidir. Zaten sinema tarihine bakarsak Kafka, Beckett ya da Virginia Woolf gibi yazarların uyarlanması neredeyse imkânsız olan eserlerine bu şekilde, yani yola çıkarak yaklaşan yönetmenlerin daha iyi sonuçlar elde ettiğini görürüz.2

The Double’ın iyi film olmasını sağlayan başat sebeplerden biri de bu. Film her ne kadar Dostoyevski’den yola çıksa da bütün bir biçimi Kafkaesk esintiler taşıyor. Bire bir Kafka uyarlaması diyebileceğimiz bir şey olmadığı halde, The Double Ayoade’nin elinde Kafkaesk bir “komik cehennem”e dönüşüyor. Kafka’nın büyük memuriyeti ile Simon’ın o cehennemi andıran iş yerindeki memuriyeti arasında önemli benzerlikler var. Dostoyevski ile alakalı olması gereken bir filmde neden bu kadar Kafka bulunduğunu ise yönetmen şöyle açıklıyor: Biliyorsunuz, Kafka da Dostoyevski’yi çok severdi.

1743357_et_sundance_studio _JLC

Sinema ile edebiyatın ilişkisi temelde imaj ve kavram ilişkisidir. Düşüncenin bir imajının örneğin Simone’ın edebiyattaki imajı ile sinemadaki imajı yaratıcılarının da farklı olması sebebiyle büyük farklılıklar taşır. O yüzden bir şeyin uyarlanmasından bahsettiğimizde, en temelde bir imajın yahut kavramın uyarlanmasından bahsetmiş oluruz. Kavram yaratmak daha çok felsefeyi ilgilendiren bir alandır fakat kavramın imajlaştırılması, daha doğrusu kavram düşüncesinin, duygulanımının imajlaştırılması daha çok edebiyat ve sinemanın alanıdır. Bütün bunlardan yola çıkarak diyebiliriz ki “uyarlama” dediğimiz şey düşüncenin imajlaştırılmasıdır. Tam da bu noktada, yazının başından beri bahsetmeye çalıştığımız The Double  filmini, bir kavramın (Ötekilik) imajlaştırılmasından (Dostoyevski), yola çıkmak (Richard Ayoade) olarak tanımlayabiliriz. The Double’ı başarılı bir film yapan bir başka sebep de işte bu yolculuk halidir. Bir boşluğu dolduramayan, varlığının herhangi bir göstergesi olmayan Simone ya da kitaptaki adıyla Golyadkin, James ile birlikte ötekisi ile tanışır. Bu tanışmanın daha doğrusu “öteki” kavramıyla tanışmanın tarihi ise Antik Çağ felsefesinden Rus Edebiyatına, oradan Kafka’ya, Nabokov’a, Fassbinder’e3  kadar uzanan bir arkeolojiye sahiptir.  The Double da  şimdilik bu yolculuğun son halkası durumunda.

Sadece Kafka ve Dostoyevski bağlamında kalmak da yeterli değil aslında. Zira Richard Ayoade iyi bir yönetmen olsa da kendini daha çok bir komedyen olarak tanıtıyor. Televizyona yaptığı işlerde, çektiği müzik videolarında ya da yaptığı filmlerde de komedi konusunda biraz bürlesk bir güzergâhı var. Örneğin The Double gibi karanlık bir film üzerine çalışırken başrol oyuncusu Jesse Eisenberg’e bol bol Buster Keaton filmi izletmiş. Oradaki aslında komik olmayan mizahı, filmde komik bir tarafı olduğunu düşündüğü kâbusa eklemeye çalışmış. Yani tam da hayatını B tipi filmlere hayran kalarak geçiren ve Kitsch olana her daim saygı duyan bir adamdan beklenecek şeyler yapmış.

4

1984 ise yönetmenin kabul etmeye yanaşmadığı bir etkide bulunuyor filme.  Hiç yüzünü görmediğimiz gizemli Albay’ın egemen olduğu bir dünya doğal olarak akla 1984’ü getiriyor. Ama Ayoade 1984’te olduğu gibi politik alt zemininden ziyade kendi karakterinin içinde bulunduğu durumu ön plana çıkarıyor. Yine köşeye sıkıştırılmış, kıstırılmış insanlar var karşımızda ama Ayoade tıpkı Submarine’de olduğu gibi, karakterin etrafındaki dünyadan ziyade,  karakterin ruh haline, o dünya içindeki melankolisi ve yalnızlığına odaklanıyor. Bu dünya Submarine’de olduğu gibi içinde yaşadığımız reel dünya ya da The Double’da olduğu gibi zamansız, soyut bir dünya da olsa Ayoade’nin tavrı değişmiyor.

The Double için, hipsterler için Dostoyevski yakıştırması yapılması ise epeyi saçma. Richard Ayoade’nin böyle bir derdi olduğunu da sanmıyorum. Yani yoktur bence. Ama olabilir de. Ayoade’nin bir yerde Portlandia adlı dizi için o tip mizah bana gelmiyor abi minvalinde bir şey söylediğini de okumuştum. Burdan da hipster şeylerden hoşlanmadığı sonucunu çıkarıyorum.

Ayoade her röportajında Dostoyevski’nin insan ruhu hakkında kendisine çok güçlü bir his verdiğini ve böyle bir uyarlama yapmayı istemesinin nedenlerinden birinin de bu olduğunu söylüyor. Siz de bu nedenle filmi izleyebilirsiniz. Ya da Dostoyevski, Kafka ya da Richard Ayode gibi şeyler ilginizi çekmiyordur ama yine de film izlemek istiyorsunuzdur. Bu da olabilir. İşte o zaman da bir başka opsiyona başvurup sadece Mia Wasikowska’ya biat etmek için filme gidebilirsiniz. Bu da gayet iyi bir fikir aslında.

Not: The Double yarından itibaren gösterimde.


  1. Sayın Soderbergh alınmasın lütfen. Bunlar benim düşüncem.
  2. Bu argümanıma verebileceğim en iyi örnek ise Sally Potter’ın Virginia Woolf’un aynı adlı eserinden uyarladığı Orlando filmidir.
  3. Fassbinder özelinde iki filmi anabiliriz. Biri Nabokov’un aynı adlı kitabından uyarladığı Despair, diğeri ise Jean Genet’nin Denizci adlı kitabından uyarladığı son filmi Querelle. Her iki filmi de bahsetmeye çalıştığım “eserden yola çıkma” hususunda nadide örnekler olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Despair yine bu ötekilik konusunda yapılmış en değerli filmlerden biridir diye düşünüyorum.