Skip to content

Kürkçü Dükkanı

Gidişleri suskun, dönüşleri ise muhteşem mi olmuştu? Hangisinin sonu Kanada filmleri gibi hüzünlüydü?

O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.

Bir romanın son cümlesi olarak çok şık duruyor gerçekten. Ama ya “o güzel insanlar” geri dönerse, o zaman ne olur? İşte biz de bunu merak ettik ve gittikleri takımlarda tutunamayıp evlerine geri dönen sporcuları düşünmeye başladık. Kimdi bu insanlar? “Olmadı yar” diyen sporcular kimler? Gidişleri suskun, dönüşleri ise muhteşem mi olmuştu? Hangisinin sonu Kanada filmleri gibi hüzünlüydü? Ya da hangisi döndüğünde de efsane olmaya devam etmişti? Beklenmeyen bir devam filmi ne kadar güzel olabilir? İşte tüm bu soruların değilse de, bir kısmının cevabı aşağıda. İyi okumalar!

 

Ali Murat Hamarat Metin Oktay Atlas Sepet Rick Barry
Aras Keser Serkan Aykut Cem Pekdoğru Fernando Gago
Kerimcan Akduman Hakan Şükür Fikret Özer Nuri Şahin

 


“Futbolumuzun tavanındaki en güzel avize”ydi Metin Oktay. Attığı sayısız golle benim demiş, rekorları sonradan yine aynı takımda sembolleşecek forvetler tarafından kırılabilmişti.

Doğduğu kentin gol kralı, sevgilisini bırakıp tek aşkının peşinden İstanbul’a gelmişti. Oya Hanım, “Ya ben, ya Galatasaray” dediyse de onu ikna edemiyor, parçalı destanı doğuyordu. Aslında Beşiktaş’ın kapısından dönen genç, koyu renk kruvaze ceketi ve ütüsüz bej pantolonluyla Galatasaray’ın kapısından içeri girmişti.

1961’de Palermo’nun hatırı sayılır teklifi üstüne ikâmetini Sicilya’ya aldıran Taçsız Kral, bir türlü İtalya’ya ısınamıyordu. Martı seslerini özlemişti, tanımadığı insanlarla sohbeti. İtalyanca bilmiyordu, sürekli yalnızlık çekiyordu. Belli ki Emirgan’da çay içmek burnunda tütüyordu. 12 maçta 3 gol atan forvet, onu inanılmaz bir mektupla İtalyanlara emanet eden hocası Gündüz Kılıç’ın ısrarlarına dayanamıyor ve 1962’de biricik aşkına geri dönüyordu.

O sezon 26 maçta 38 kez fileleri sarsan yıldızın maç başına tutturduğu 1.46 gol akıllara durgunluk verse gerek.

Emirgan’da çay, Kumkapı’da martılar…

Zaten şu şekilde yollanan bir oyuncunun tez zamanda dönmesi oldukça normal değil mi…

Ali Murat Hamarat

barry

35 sayı, 9 ribaunt, 4 asist… Rick Barry ikinci senesinde NBA sayı kralı olmuştu. Warriors formasıyla istatistikleri alt üst etmişti. Fakat sonraki sezon başka bir takımda, hatta başka bir ligde oynamak istiyordu. Yeni kurulan ABA’in yeni takımı: Oakland Oaks. Neden mi? Çünkü Oakland Oaks, Barry’nin üvey babasını koçluk görevine getirecekti ve üvey babasının koçluğunda oynamak güzel bir fikirdi.

Bazen televizyon izlerken kahverengi basket topunu görmekte zorlanıyorum.

Koca gözlüklü George Mikan böyle buyurmuştu ve ABA’in klasik haline gelecek üç renkli topuna hayat vermişti. Başka talepleri de vardı; mesela 3’lük çizgisi. Karşısındaki iş adamları bu fikri de kabul etmişti: “Madem üç renkli bir topumuz var, 3’lük çizgimiz de olsun.” Spor takımı yönetmek isteyen ama büyük ligler tarafından kabul edilmeyen bir grup iş adamı, yeni bir lig kurmaya karar vermiş ve George Mikan’ı komisyonerliğe getirmişti. Basketbol tarihinin en büyük isimlerinden biriyle anlaşırlarsa, NBA’e rakip olabileceklerini düşünüyorlardı. Önlerinde zorlu bir yarış vardı. Gerilla taktikleriyle NBA’e karşı mücadele etmeliydiler. Henüz liseyi bitirmiş genç yetenekleri büyük paralarla ikna etmeliler, metropollerde maç yapmalılar ve eşi benzeri görülmemiş gösterilerle insanları cezbetmeliydiler; arenalarda dolaşan bikinili kadınlar, karnaval kostümleriyle akrobatik şovlar yapan maskotlar, palyaçolarla güreşen ayılar… Kafalarında binbir tilki dolanıyordu. George Mikan müthiş bir başlangıçtı ve birkaç NBA yıldızını ABA’de oynamaya ikna edebilirlerse tüm ilgiyi üstlerinde toplayabilirlerdi. Herkes başka bir yıldızın peşine düşmüştü. Bay Area’da kurulan Oakland Oaks da yörenin en meşhur basketbol yıldızıyla, Rick Barry ile anlaşmak istiyordu. Barry’nin üvey babasını koçluk görevine getirdiler; dolgun bir maaş ve takımın küçük bir hissesi karşılığında süperyıldızı ikna ettiler. Fakat NBA’deki kontratına göre Rick Barry, Warriors’tan ayrılmak istemesi halinde bir sezon boyunca başka bir takımda oynayamayacaktı. Ya Warriors’la oynayacak ya da bir sene boyunca oturmak zorunda kalacaktı.

Artık takım sahiplerinden biri olduğum için NBA’de daha fazla vakit harcamak istemedim.

Rick Barry bir sezon boyunca televizyon yorumculuğu yaptı. Bazen Radio Wonders isimli bir takımla amatör liglerde maçlara çıktı.1 En nihayet 1968/69 sezonunda ilk kez ABA sahnesine çıktı. 34 sayı, 9 ribaunt, 4 asist istatistikleriyle oynuyordu. Fakat sezon ortasına gelmeden dizlerinden sakatlanıp sezonu kapattı. Camia, taraftarları salona çekemiyordu. Oakland seyircisini cezbedememişlerdi. Yöneticiler sezon sonunda Washington’a taşınmaya karar verdi. Barry karardan memnun değildi, Bay Area’dan uzaklaşmak istemiyordu: “Eğer Washington’a gitmek isteseydim, başkanlığa adaylığımı koyardım.” Rick Barry, sezonun ortasına dek takıma katılmayı reddetti. ABA yönetiminin zoruyla kalan maçlarda sahaya çıktı; tâ ki konferans finalleri yedinci maçında rakip oyuncuyla kavga edip oyundan atılana dek. Sezon hüsranla sona ermişti. Takım neredeyse boş tribünler önünde oynuyordu. Yöneticiler bu defa Güney Virginia’ya taşınma kararı aldı ama Barry’nin sabrı tükenmişti. Takasını istedi2 ve iki sene boyunca New York Nets ile oynadıktan sonra tekrar NBA’e döndü.

Rick Barry Warriors’a döndükten üç sene sonra, 1975’te, kariyerinin ilk ve tek şampiyonluğuna uzandı. Yaz aylarındaysa ABA ile NBA birleşti. Bugünlerde Rick Barry eşsiz kibri ve yetenekleriyle basketbol tarihinin en saçmasapan süperyıldızı olarak hatırlanıyor. ABA ise spor tarihindeki en garip liglerden biri olarak kayıtlara geçti.

Atlas Sepet

serkan-aykut

Türk futbolunda “Samsunspor’dan Galatasaray’a gelmek” diye bir şey var. Bu şeyin bir olay haline gelmesini sağlayan iki isim ise hem maceraları hem de kökleri itibariyle birbirlerine çok benziyorlar.3 Sadece sonları aynı değil, o kadar. Biri Türk Futbolunun en önemli golcüsü olarak futbol hayatını noktalarken diğer Samsunlu ise sakin bir Kanada filmi gibi iddiasız ve hüzünlü bir son ile futbol tarihimize geçti. Samsun’dan Galatasaray’a gelen ve bu filmin mutlu sonuna sahip Tanju Çolak’ı bir önceki toplamda Çetin Cem Yılmaz yazmıştı. “Başaramayan Samsunlu” Serkan Aykut ise bu yazının konusu.

Serkan, 1999/2000 sezonunda Samsunspor’un o Tadelle reklamlı formasıyla, Ahmet Dursun’u geride bırakıp gol kralı olduğunda yolunun İstanbul’a düşeceğinden herkes emindi. Ama onun için tuhaflıklar o sezonun sonunda başlamış ve Serkan kendini aniden İskoçya’da bulmuştu. Glasgow Rangers ile yapılan transfer görüşmeleri tam imza aşamasına gelmişken olan olmuş ve transfer gerçekleşmemişti. Serkan olimpik oyunlar dışında milli takım forması giymediği için transferde pürüz çıktığı söyleniyordu. Aslında kimse konuyu tam olarak anlamamıştı ama Serkan aynı hızla bu kez İstanbul’a gelmiş ve Galatasaray’a imzayı atmıştı. Bu kadar hızlı hareket etmese, takımdaki Mário Jardel ve Mircea Lucescu gibi gerçekleri de görecek ve bir kez daha düşünecekti belki de.

Lucescu, Serkan’ı pek beğenmemişti bu kesin. Bitirici özelliği dışında bir güzelliği olmadığını düşünmüştü. Serkan, çocukluk arkadaşı, can yoldaşı Celil Sağır ile düştüğü İstanbul yollarında ilk darbesini almıştı. Zaten Celil de Fenerbahçe’de benzer problemler yaşıyordu. Hayat iki Samsunlu’ya da iyi davranmıyordu.4

Galatasaray’daki ilk sezonunda, 26 maçta 14 gol atsa da kem gözler Serkan’ı bir türlü kabullenmemişti. Boydan kaybetse de, son vuruşlardaki kabiliyeti, kafa toplarındaki “okkalı bir kafa bir ton çeker Altan” gücü gözlerden kaçacak gibi değildi ama yetmiyordu işte. Serkan mutlu olmak istiyordu. Ama Galatasaray’da mutsuzluk hep gülümseyerek gelirdi. Bunu bilmiyordu. İlk sezonun sonunda yol arkadaşı Celil “Benden bu kadar Serkan” demiş ve bir sezonluk aranın ardından Fenerbahçe’den ayrılıp Samsun’a geri dönmüştü. Serkan ise büyük ihtimalle “Bu benim son şansım” diyerek bir sezon daha kaldı Galatasaray’da.

İkinci sezonu ilk sezondan da zor ve kötü geçmişti. Bu defa diğer zorlukların yanında sakatlıklar da peşini bırakmamıştı Serkan’ın. Toplamda 9 gol atarak sezonu kapatmış ve elleri yavaştan bavuluna doğru uzanmaya başlamıştı. Galatasaray’da oynadığı iki sezonda Süper Kupa gibi bir sürü yıldız oyuncunun kaldıramadığı bir kupayı kaldırmış ya da birinci lig şampiyonluğu yaşamıştı. Ama tüm bu başarılara gereken desteği verememiş ya da verilmesi istenmemişti. Şiddetli yağış Serkan’ın hayatını olumsuz etkilemişti.

Samsun’a geri döndüğünde ise işler beklenenden de iyi gidiyordu. Kısa sürede iyi bir standart yakalamış yine 20 gol barajını aşmış, iyi kötü takımını ligde tutmayı başarmıştı. Tabii yanında yine Celil vardı. Onu da unutmamak lazım. İstanbul’dan kırık bir kalp ile dönseler de yetişip yıldız oldukları takım için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu güzel günler 2005/2006 sezonunda sona erdi. Serkan o sezon oynanan Kayserispor maçında hakeme yumruk atmak ya da yumruk atmaya teşebbüs etmek suçundan 10 maç ceza almış, Samsun da sezon sonunda küme düşmüştü. O sezondan sonra da ne Samsun eski Samsun oldu ne de Serkan eski Serkan.

Üniversite yıllarında, yurtta aynı odayı paylaştığım Samsunlu bir arkadaş “Şartlar uygun olsa Serkan, Shevchenko olurdu.” demişti. Ama asıl beklenti Serkan’ın “Yeni Tanju Çolak” olmasıydı. İkisi de olmadı. Yine de Serkan Aykut, bir Samsunspor efsanesi ve lig tarihinin en çok gol atan oyuncularından biri olarak futbolu noktaladı.

Aras Keser

gago

Yüksek sesle tekrarlamanız için bir cümle: Fernando Gago 27 yaşında. Onu muteber bir futbolcu olarak gördüğümüz günlere gitmek için zamanı ne kadar geri sarmalıyız? 2007-08 sezonunda şimdikiyle kıyaslandığında sıradan gözüken bir Real Madrid kadrosu içinde sağlam bir yeri vardı. Bernd Schuster ile lig şampiyonluğuna ulaşmışlardı.5 Bernabéu sakinleri o günlerde Guti’nin ara paslarını alkışlıyor, onu kulübün şaşaalı tarihinde nereye oturtacaklarını tartışıyorlardı. Wesley Sneijder’in dünyanın en iyilerinden biri olduğundan şüpheleri yoktu. Vakit kalırsa birbirlerine hayretle “Mahamadou Diarra’nın kaç ciğeri var” diye soruyorlardı. Gago ise konuşmalara sızmakta güçlük çekiyordu.

Kadroya önceki sezonun ara transfer döneminde dahil olmuştu. 20 milyon euro fiyat etiketi, bolca Fernando Redondo benzetmesi ve Diego Maradona alıntısı getirmişti beraberinde. Yüzü eskimiş sayılmazdı. Redondo’ya benzer bir yanını bulamayacaklarını anlamışlardı ama yine de tamamen vazgeçmek için erkendi. Yeni bir jenerasyon inşa etme hedefindeki takımın aynı kış penceresinde iki transferi daha vardı: Boca değil River’dan Gonzalo Higuain ve Arjantin değil Brezilya’dan Marcelo. Onların uzun vadede yeni Real Madrid çekirdeğinin tamamlayıcı parçaları olması umuluyordu. Gago ise o çekirdeği tanımlaması gereken parça olmalıydı.

Onu ilk kez 2005’te görmüştüm. Hikaye, NTV’nin beni mutlu edebildiği yıllarda geçiyor. Hollanda’daki 20 Yaş Altı Dünya Kupası’nı yayınlama kararıyla yapmışlardı bunu. Yanındaki futbol vandalı Chaco Torres ile oluşturduğu tezat onu seyretmenin hazzını katlamıştı muhakkak ama her şeyi açıklamaya da yetmiyordu. Maçlara çıkmadan teknik direktörü tarafından beline otuzar metrelik ipler bağlanıyor gibiydi. O ipler yardımıyla kaleye akın edebiliyorlardı: sağdan Pablo Zabaleta, soldan Gustavo Oberman, ortadan Neri Cardozo. Ve daha o günlerde otuz metreden daha uzun bir ipe ihtiyaç duyduğunu herkese kabul ettirmiş Lionel Messi. Belirli bir yeri yok.

Real Madrid’e katılışının ardından, o yarım sezondaki sıradanlığını iplerin ucundakilerin değişmesine yormak istemiştim. Belirli bir kırılma anı yaşamaksızın birkaç sene içinde durumu ben de kabullendim. Güney Afrika öncesi inkarı sürdüren tek ismin Maradona olduğunu görmek can sıkıcıydı. Real Madrid’in yıllarca Arjantin kaynaklarını kullandığı ama karşılığında milli futbolcuların arkasında duramadığı gibi zırvalar saçıyordu ortaya. Belki o gün vazgeçmişimdir Gago’dan ve bunun suçunu da Maradona’ya vakfedebiliriz. O ne zaman vazgeçti? Tipik bir ‘yanlış zamanda yanlış yerde’ hikayesi olmadığının, bilakis bunun kendi özel durumu için daha arzulanabilir bir hikaye olacağının ne zaman ayırdına vardı? Yanlış zamanda yanlış yerde olmanın müjdelediği şeylerin/yanıltıcı vaatlerinin peşinden gitmeyi ne zaman bıraktı? Bu zamanlar Gago olmak için doğru zamanlar değildi ve mekan-bağımlı bir yoksunluktan bahsetmiyorduk. Bugün doğru bir yer yoktu. Tıpkı Real Madrid’in yanlışlığının zamandan bağımsız olması gibi. Real Madrid’de bir Gago olmak için doğru bir zaman yoktu. Zaten yanlış Gago doğru yaşanmaz, duymuşsunuzdur.

Cem Pekdoğru

hakan

1995 yılında Hakan Şükür hayatının en önemli imzalarından ikisini attı. Biri 90’lı yılların siyaset-futbol ilişkilerini doktora tezi yazacak kadar inceleyebileceğiniz nikahı içindi, diğeriyse Torino’ya transferi için. Bu iki imzanın ortak noktaları ise hayal kırıklığıyla bitecek maceraları başlatmasıydı.

Hakan Şükür 95 Haziranı’nda Torino’yla 4 senelik bir anlaşma yaptı. Açıkçası onun gibi geleceği parlak ve adı Avrupa devleriyle anılan bir genç futbolcunun sıradan bir İtalyan takımına transferi oldukça şaşırtıcıydı. Muhtemelen kariyer planında Torino’da kendini gösterip oradan daha büyük kulüplere sekmek vardı. Futbolu bıraktıktan sonra yaptığı bir açıklamada Adnan Polat’ın kendisinden habersiz bir anlaşma yaptığını ve onu mağdur etmemek için Torino’ya gitmek zorunda kaldığını söylemişti. Ancak işler istediği gibi gitmedi. Hayatı boyunca Türkiye’de hep güce yakın duran ve örnek insan olarak gösterilen Hakan, Torino’da yalnızdı. Yanında ona destek olacak ne abileri, ne de devlet büyükleri vardı. Sürekli kendisini markajda tutup Türkiye’de “Hakan’ın Torino’daki dramı” konseptli demagojik haberler yapmaya çalışan televizyon muhabirlerinin getirdiği ve en sevdiği tatlı olan Sütlü Nuriyelerle teselli bulmaya çalışıyordu. Üstelik koyu Katolik bir ülkeye giderken yaptığı “Dinimle ilgili bir sorun olacağını sanmıyorum, tabii keşke herkes benim dinime göre hayatını yaşasa” minvalindeki açıklamaları İtalya’da “Hakan İtalya’ya İslamiyeti yaymaya geliyor” diye algılanınca maça 1-0 yenik başlamıştı.

Ve daha Serie A’nın ilk yarısı bitmeden, henüz Ekim ayındayken dayanamadı. Torino’yla 4 yıllık sözleşmesine rağmen Galatasaray’a geri döndü. Duygusal kişiliği, kültürel farklılıklar, dine bağlılığı, takıma adaptasyon sorunu, Kaşıbeyaz’ın kebaplarını özlemesi veya Rizzitelli’nin vermediği paslar gibi birçok neden ortaya atılsa da Hakan’ın geri dönüşünün asıl nedenleri asla kesin olarak bilinemedi. Aynı 95’te hayatını birleştirdiği, çok kısa bir süre sonra yolları ayrılan ve 1999 İzmit depreminde hayatını kaybeden ilk eşinin cenazesine gitmemesinin nedeni gibi. Sonrasıysa hepimizin bildiği “Torinolu Şaban”lıkla başlayıp “Kral”lıkla biten hikaye.

Kerimcan Akduman

nuri

(Güney Afrika’daki Dünya Kupası öncesi bir Almanyalı ve bir Türkiyeli arasındaki muhabbetin tapeleri.)

A : Sence Özil Türkiye’de mi olmalıydı Almanya’da mı?
T: Bilmem…
A: Peki Şahin?
T: Bilmiyorum, neden?
A: Bence Şahin Almanya’da oynamalıydı. Özil’den daha çok yakıştırıyorum Almanya’ya.

Bu yakıştırmanın somut bir sebebi yoktu. Belki de tek sebebi Nuri’nin gülümsemesi, kibarlığı, içten görünümüyle kim izlerse izlesin ondan birisi olmasıydı. Mesut’la Nuri aynı yaşta futbola başlamıştı, aşağı yukarı benzer bölgelerde yetişmişlerdi, ikisinin de önünde iki milli takımdan birini seçme fırsatı vardı. Farkları Mesut genç takımlarda birçok takımı dolaştı ve genç milli takımlarda da Almanya’yı tercih etti. Nuri ise 13 yaşında Dortmund’un kapısından girdi ve hep orada kaldı, milli takımlarda da tercihi hep Türkiye oldu. Birisi kariyer odaklı yükselirken Nuri hep aidiyet duygusuna göre yolunu çiziyor gibi görünüyordu.

Nuri 17 yaşında Bundesliga tarihinde gol atan en genç oyuncu olduktan sonra kısa bir Feyenoord macerası yaşayıp evine geri döndü. Artık tecrübe kazanmıştı, sorumluluk alabilirdi. Klopp’un Dortmund’uyla onun da yükselişi başladı.

Oynadığı yerin özelliğidir, büyük takımların o bölgede sembol isimleri olur. Yeniden büyüyen Dortmund’un kendi çocuğu da sahada sembolleşiyordu. Her maça 80 bin taraftar önünde, hepsinin büyük desteğini alarak çıkıyordu. Serbest vuruşların ve kornerlerin tek hakimi, Dortmund’un öldürücü kontralarına atılan öldürücü pasların sahibiydi. Nuri liderliğinde 2010-11 sezonunda Dortmund şampiyonluğa ulaştı ve Nuri o sezon Bundesliga’da yılın futbolcusu seçildi. Bir sene önce Mesut, Güney Afrika’da parlamış ve Real Madrid’e transfer olmuştu. O turnuvada yer alamayan Nuri, Dortmund’daki performansıyla Mourinho’dan teklif aldı ve kariyeri boyunca hep karşılaştırıldığı ama yolunun hiç kesişmediği Mesut’un takımına transfer oldu.

Barcelona’nın Xavi’si, önce Milan’ın sonra Juventus’un Pirlo’su neyse Madrid’de Nuri’nin olması gereken oydu. Çünkü kariyerinin sonlarına yaklaştığı düşünülen Xabi Alonso’nun yerini dolduracaktı. Los Galácticos’u yeniden kurup Barcelona hegemonyasını bitirme hedefinde olan Real Madrid’in beyni o olacaktı. Fakat Nuri’nin Madrid serüveni kötü başladı. Sakatlandı ve sezon öncesi hazırlık dönemini kaçırdı. Kasım ayında tamamen iyileşip takıma döndüğünde ise Real Madrid ligi domine ediyordu, takım çok formdaydı. Xabi Alonso hiç de kariyerinin sonlarında gibi oynamıyordu. Bunların üstüne Mourinho’nun oyunu sürekli zorlayan, yüksek fizik gücü gerektiren sistemi, bu kadar da üst seviye oyuncu varken sakatlıktan yeni çıkan birinin takıma girmesini imkansızlaştırdı.

Nuri yeteneğini ait olduğunu hissettiği yerde, sevilirse kullanabiliyordu. Madrid ise ona bu kadar zaman tanıyacak bir takım değildi, Nuri sadece 4 lig maçında forma şansı bulabildi ve gelecek sezon gönderilecekti. İki büyük talibi vardı. Arsène Wenger onu Arsenal’de eski formuna kavuşturabileceğine inanmıştı. Fakat Nuri büyük bir taraftar kitlesi olan, onların etkisiyle güçlenen bir kulüpte yetişmişti. Belki de bu yüzden Liverpool’u kendine yakın gördü. Burada da kendi oynadığı bölgede efsane bir isim vardı fakat bu sefer onun yerine değil, yanına geçecekti. Kendi sözleriyle Steven Gerrard’la yan yana oynama şansına erişecekti. Brendan Rodgers’ın teklifini kabul etti ama bu sefer de olmadı. Belki kafasındaki Liverpool, Dortmund’a benziyordu ama buranın çocuğu, efsane olacak ismi Nuri değildi. Evinde alıştığı desteği burada da göremedi, sadece 7 maça çıkabildi. Kendisine göre Liverpool’da başarısız olmamıştı. Brendan Rodgers onu 10 numara oynatmaya çalışmıştı ama onun gerçek yeri bu değildi. “İyi ki Brendan Rodgers’ı terk ettim ama Liverpool’u seçtiğime pişman değilim, belki de bu sayede Dortmund’a geri dönme şansım oldu” demişti. Aslında o andaki fizik gücüyle, Premier Lig’de sıradan defansa yönelik orta sahaların bile yaptığını yapması imkansızdı. Rodgers da belki bunu görüp onu farklı kullanmak istedi.

Nuri’nin son dönüşü Feyenoord’dan dönüşü gibi muhteşem olmadı. Bir süre bocaladı ama İlkay’ın yokluğunda formayı kaptı. Taraftar eskisi kadar çok şey beklemese de Nuri’yi reddetmedi, kendi çocuklarına sahip çıktı. Nuri’nin yeniden “en iyiler” arasında ismi geçecek mi bilinmez ama şu anda yeniden evinde futbol oynuyor ve önemli bir görev üstleniyor.

Fikret Özer

  1. Evet, Radio Wonders. KYA radyosu çalışanlarının oynadığı amatör bir takım.
  2. Elbette ayrılık öncesinde bütün Virginia halkının bam teline basmayı ihmal etmemişti: I don’t want my children to grow up saying, ‘Hi y’all, Daad.’
  3. Aslında biraz düşününce ve inceleyince sima olarak da birbirlerine benziyorlar.
  4. Bu arada Serkan, Ankaralı. Ama Samsunlu işte yani. Öyle düşünmek lazım bunca olaydan sonra.
  5. Bernd Schuster ile. Lig şampiyonluğuna. Ulaşmışlardı.