Skip to content

Şafak 4: Altıncı Sanat

Yılın en iyi konseri, albümü, kitabı ve maçı...

Arcade Fire’ın yeni albümü çıkmış. Heyecanla indiriyorum, dinlemeye başlıyorum. Muhtemelen çok beğeneceğim, 140 karakterde havalı bir albüm tanıtımı yapmaya çalışıp Twitter’da öveceğim. Sonra arkadaşlarıma anlatacağım. Onlar ya da ben bıkana kadar. Nereden biliyorum? Zira bütün bu süreçleri her sene en az 5 albümde, 5 filmde ve 1 maçta yaşıyorum. Arctic Monkeys son albümünü çıkardığında böyle oldu. Daha önce Vampire Weekend dağıtmıştı beni, yine bu yıl, iyi anlamda. Onlardan evvel My Bloody Valentine ile benzer yollara sürüklenmiştim.  Hep aynı teraneler.

Klâsik! Yılın albümü! İmkânı olan kaçırmasın! İnternet çağında yazıp çizen herkesin gereğinden fazla kullandığı ifadelerden bir demet. Güzel bir konser çıkışı içkinizi yudumlarken bunun hayatınızda izlediğiniz kaçıncı en iyi konser olduğunu düşünmeden edemediğinizi biliyorum. Söyleyeyim, muhtemelen en iyi 10’da bile değil. Fakat yine de güzel. Bu an, bu his, artık geride kalan ve sanki hiç unutulmayacakmış gibi geçip giden bu iki saat güzel. Unutulacak. Bir dahaki gelene kadar.

Mesela sevdiğiniz maçları düşünün. Neden onları seviyorsunuz ki? NBA ile sınırlı tutalım. Yedinci maça giden bir play-off serisi özeldir, yedinci maça giden bir final serisi ise unutulmazdır. Peki onları unutulmaz yapan, sadece bu nitelikleri midir? Sanmıyorum. Bu seneyi düşünüyorum, yok hayır, bunlarla alakâsı bile yok. 2013 NBA final serisini benim için tarihin en unutulmaz şaheserlerinden biri hâline getiren tam olarak bu nitelikleri değil. Seriyi de boşverin, sadece 6. maçı bile unutmam için birkaç yüzyıl gerekebilir.  Ve bunun bazı sıradan olmayan nedenleri var. Size anlatmak istiyorum.

Saçlar ve Çoraplar

Mike Miller’ı hep sevdim. Beyaz pür şutörler beni hep etkilemiştir. Galiba ırkçı bir domuzun tekiyim. Steve Kerr’in üçlüklerinden yapılmış bir klibi saatlerce izleyebilirim. Sadece Kerr değil, o isim Dirk Nowitzki de olabilir. Düşünün, Wally Szczerbiak bir aralar favori oyuncularım arasındaydı.

Mike Miller’ı da çok severim. O saçma ama güzel 2000 Draft sınıfının bir üyesi olarak geldiği ilk zamanlarda dikkatimi çekmişti. İlk sırada Kenyon Martin’in gittiği, Stromile Swift, Darius Miles, Marcus Fizer gibi isimlerin ilk beşte seçildiği bir seneydi. Miller da beşten girmişti, yılın çaylağı oldu sonra. Hep çok üçlük attı, genelde sakatlandı ve sürekli saç kesimini değiştirdi.

Orlando Magic ile lige girdiğinde saçları kötü ve despot bir berberin elinden çıkmış gibiydi. Sanki kendi istediği modelde ısrar edememiş, makinanın o ağır çalışma sesiyle kesilip giden saçlarına bakakalmıştı. Yavaş yavaş büyüdü ve saçları uzadı. Memphis Grizzlies yıllarında taç taktı genelde. Hayattaki unutulmaz eşiklerdendir. Minnesota yıllarında Legolas gibi takıldı. Bazen oluruna bıraktı, bazen yanlara yapıştırdı. Washington Wizards dönemi daha deneyseldi. Fazla sarı yaptı bir ara, fazla sert topladı bir ara. Nihayet Miami Heat’e geldiğinde ise daha sakinleşmiş gibiydi. Kısalttı. Yanına bıyık da ekledi zaman zaman. Ve 2012 NBA Finalleri’nde üçlükleri yağdırıp ilk sampiyonluğu aldıktan sonra ikincisini bulmak için yapmayacağı hiçbir şey yoktu. Bunu bilmeliydik.

Bu bizi o ana getiriyor. O an. Altıncı maç. Miami Heat kötü başlamış, San Antonio Spurs önde. Son periyot. Şampiyonluk gidiyor mu? Hayır, oynayacaklar. Geri dönecekler. LeBron döktürmeye başladı. Şutörlerde sıra. Bak Mike Miller geliyor. Üçlük için olağan şüpheli. Yalnız bir gariplik var. Ayakkabısı nerede?

Mike Miller’ın harika saç stilleri, bir Yılın Çaylağı ödülü, bir En İyi Altıncı Adam ödülü, iki de şampiyonluğu oldu. Her şekilde mükemmel bir kariyere sahip. Fakat sanki çorapla attığı bu üçlüğün yerini hiçbir şey tutamayacak. Benim için çorapların anlamını geçmişte anlatmıştım. Bu çorabı onların yanına ekleyeceğim. Bu çorabı torunlarıma anlatacağım. Muhtemelen dinlemeyecekler.

Krallar ve Kafalar

LeBron James çok yaşlı görünen bir adam. Lige girdiğinde bunu anlamıştık. Hiç liseden çıkıp gelmiş gibi değildi. Stili her şeyi kapattı. Özellikle kafa bantları farklı bir hava verdi. Sonra bir gün çıktı o. Kafa kaldı ortada. Tek başına. Altıncı maçın kritik anlarında. İşte o gün NBA’i farklı yapan şeyin geyiği olduğunu anladım. Yazarından oyuncusuna herkesin bu kadar geyik peşinde koştuğu çok az spor dalı vardır. O gün, altıncı maçta da LeBron’un kafası göründü ve bütün o stresin arasından espriler başladı. Keşke zamanı ya da Twitter’ı geri getirsek de onları tekrar okusak. Ziyanı yok. LeBron’u izleyelim:

Aktörler ve Üçlükçüler

Spor filmlerinin en büyük klişesini bilirsiniz. Neredeyse bütün maçlar çok önemlidir, kahramanımızın başrolde olduğu takımlar genelde karşılaşmaya kötü başlar, son periyotta canlanır ve adamımız okulun en güzel kızlarının bakışları arasında son saniye üçlüğünü kullanır. O an zaman durmuş gibidir. 3, 2, 1!

Friday Night Lights dizisine hastaydım bir aralar. Dizi, aynı adlı popüler romandan uyarlanmıştı ve baştan aşağı klişe kokuyordu. NFL’e gidip ünlü bir quarterback olması beklenirken sakatlanan yıldız oyuncu, o güne kadar ezik muamelesi yapılan ama şans bulduğunda ortalığı kasup kavuran kahramanımız, yakışıklı ama sorunlu arkadaşlar, endişeli modernler, aileler, her şeye rağmen soyunma odasında takımını bir arada tutmaya çalışan koç. Hepsi itinayla yerleştirilmişti ve bütün maçlar son anlara kadar çekişmeli gidiyordu. Ve evet, top eline gelen kahramanımız son saniyede evrenin kaderini belirliyordu.

Her şeye rağmen çok severim bu filmleri. Gerçekçi değildir ama çok güzeldir. Ray Allen’ı da çok severim. Sürekli kırdığı üçlük rekorlarını, tavırlarını, ritm bulduğunda arka arkaya saydırmalarını severim. Oynadığı filmi de sevmiştim. Hatırlıyor musunuz? He Got Game. Spike Lee’nin filmi. Muhtemelen izlemişsinizdir. Kenar mahallelerde yetişen bütün o çocukların yıldızlığa uzanan yolda başlarına gelenleri en iyi anlatan filmlerden biriydi. Başrolü Ray Allen oynuyordu. Klişeydi ve bu filmi daha da iyi yapmıştı.

Hafızamı zorladım, filmi büyük ölçüde unutmuşum. Son saniye üçlüğü var mıydı orada? Muhtemelen vardır. Sonra aklıma şu geldi. Kırdığı üçlük rekorlarından bir tanesinden sonra Ray Allen ESPN’e konuşmuş, bu işin doğuştan gelen bir yetenekten çok çalışarak geliştirilmiş bir özellik olduğundan bahsetmişti. Belki gerçekten alçakgönüllüydü, belki de gerçekten yemeğin sırrını gençlere vermek istiyordu. Bu ilhâm perisi işi değil, bu bir sanat değil. Bu bir zanaat. Yazarlık gibi, yönetmenlik gibi. Çalış, tekrar et, gözden geçir, bir daha yaz, tekrar, bir kez daha. Sonra çekim günü geldiğinde, sahne sırası sendeyken o üçlüğü atacaksın. Bu bir film, bu bir altıncı maç. Top en olmayacak yollardan sana geldi. Şans işte. Birkaç saniyen var. Bir adım geriye at ve her şey değişsin.

Konser çıkışı. Sol cebime dolmuş parasını attım. Sağ cepten çıkan son kağıt paralarla bira alıyorum. Dışarı yöneliyoruz. Vestiyerden montlar alınıyor. Birkaç dakika daha takılabilirim burada. Hava soğuk ama idare eder. Yanıma dönüyorum. Yılın konseriydi bu diyorum, belki albümü, belki de üçlüğü. Klâsik. İmkânı olanlar kaçırmasın.

[fbcomments]