Skip to content

İkili Oyun

Yuvarlak masaya bu kez futbol muhabbeti için oturduk, bir çırpıda yeşil sahalar üzerindeki -bizim için- en özel ikilileri saydık.

Annesi, sırf Tsubasa Ozora iyi bir futbolcu olsun diye Nankatsu’ya taşınma kararı almıştı. Çünkü buranın ilkokulunun çok yetenekli bir futbol takımı vardı. Tsubasa, Nankatsu’da başka bir futbol sevdalısı Taro Misaki’yle tanıştı. Misaki, babasının işinden dolayı sürekli seyahat etmek zorunda kalan bir çocuktu. Babası bir ressamdı, Japon ressamların seyahat etme zorunluluğu olduğunu da tüm dünya böylece öğrenmiş oldu. Birlikte oynamaktan büyük zevk alan Tsubasa & Misaki ikilisi galibiyetten galibiyete koşarken, ekran başındaki izleyiciler de kanepeden kanepeye zıplıyordu. Tsubasa ve Misaki isimleri artık ayrı düşünülemezdi. Fakat futbolda birinin ismi söylendiğinde hemen diğeri hatırlanan ikililer Tsubasa & Misaki ile sınırlı kalmadı.

Sonu “– İnek ne içer? – Süt!” şeklinde bitmesi muhtemel bir çağrışım oyunu, futbolcu isimleriyle oynansa, Arçil denildiğinde insan Şota diye cevap vermeden durabilir mi? Uche’nin Högh olmadan bir anlamı var mı? Birçok büyük isim olabilecekken Popescu isminin yanına en yakışanı Bülent değil mi? Metin-Ali yanlarına Feyyaz geldiğinde rakiplerini MAF etmedi mi? Bu sonuncusu üç kişiydi. Yazıhane ekibi ise bunların dışında, Tsubasa & Misaki ikilisinden sonra aklına gelen en özel futbol ikililerini yazdı.

Marcelo Salas & Iván Zamorano (Şili, 1994-2001), Cem Pekdoğru
Alessandro Nesta & Fabio Cannavaro (İtalya, 1997-2006), Onur Erdem
Dennis Bergkamp & Thierry Henry (Arsenal, 1999-2006), Ozan Can Sülüm
İlhan Mansız & Tümer Metin (Beşiktaş, 2001-2004), Orkun Çolakoğlu
Jerome Rothen & Ludovic Giuly (AS Monaco, 2002-2004), Çağrı Turhan
Jürgen Klinsmann & Joachim Löw (Almanya, 2004-2006), Fikret Özer

salas-zamorano

Marcelo Salas & Iván Zamorano (Şili, 1994-2001)

Futbola tutkuyla bağlı olduğum günlere gitmeliydim. Bunun zirve noktası 1998 yılı. Kuruluşu o yılın sonbaharına denk gelen Cole-Yorke partnerliğini düşünmediğimi sanmayın. O dönem alışkanlık haline getirdiğimiz 5+ gollü galibiyetlerin özetlerini sunan Okay Karacan’ın “Andy Cole ve gol” nidaları hemen zihnimi çarptı. Fakat Yedi Gün Spor kuşağında başka bir program daha vardı: Trans World Sport. Marcelo Salas’ın ismini ilk kez orada duyduğumdan eminim. Arjantin futbolundan haberler almak için tek fırsatımız buydu ve El Matador1 orayı çoktan birbirine katmıştı.

Salas için River Plate’i tutmuştum, Superclásico’yu zengin-fakir teranesinden yalıtılmış haliyle yaşayabildiğim şanslı yıllarımdı. Hızımı alamayıp Lazio’yu bile tutabilirdim. Salas buna kadirdi. En iyi döneminde, geçen sezonki Falcao performansını bile sıradan gösterebilecek kadar sıklıkla “muhteşem” goller çıkıyordu sol ayağından. Ama 1998 yazında Brezilya (yani Ronaldo etkisiyle yolun devamında bağlanacağım takım) turnuvayı onlar adına bitirene kadar Şili’yi desteklememi nedenselleştiremiyorum.

O yaza kadar Salas’ı sadece Trans World Sport’ta görmüştüm. Sol ayağından önce ismine tutulmuştum. Berkun Oya’nın Sırrı Süreyya Önder portresinden2 ödünç almak gerekirse (gerekir) birleştirici, bağlayıcıdır isim, çöpçatandır. Ve bazen, nadiren de olsa, bir isim, bir adama, çok yakışır. Salas ismi, o adama, çok yakışıyordu. Öyle ki, onun üzerinde daha iyi duracak bir isim bulamayacağınıza bugün yemin edebilirim. Bu yüzden Şili’yi desteklemiştim sanırım. Şili bir Güney Amerika ülkesiydi, başkenti Santiago’ydu ve Panini çıkartma albümündeki bilgilere bakıp futbol federasyonunun binasını size tarif edebilirdim. O kadar. Galiba ülkenin de ismi güzeldi, belki sempatinin üstüne cila çekmeye yaramıştı bu da.

Şili milli takımıyla yoldaşlığım turnuvadan önce başladı. O yaz üst komşunun çocuğu Fatih’e bilgisayar alınmıştı, ben de sebeplenmeye niyetliydim. Fatih de biriken ilk harçlığıyla, EA Sports’un Dünya Kupası için özel çıkardığı World Cup 98 oyununu almıştı. Şili’yle oynadığım dört ya da beş maçta yalnızca 1 gol atabilmiştim, fena yeniliyordum ve o yaşlarda gurur kırıcı bir vaziyetti. Bu sadece ilk İtalya maçına daha çok bilenmeme yardımcı oldu, yani işi daha da kötüye götürdü.3 Christian Vieri’nin maç başında gelen golü fazlasıyla tanıdıktı. Fatih’le kapışırken ben de 10 dakika dayanabiliyordum, oradan. Son beş dakikaya 2-1 önde girense Şili olacaktı. Salas hesabı bir değil, iki golle açıyordu. Golleri atanın benim adamım olması bir yana, bu takımda dikkatimi çeken ilk şey tutkuydu. Gol sevinçleri için fazla cool olduğunu düşünen Thierry Henry gibileriyle alakaları yoktu. Belki cezaları nedeniyle 1994 elemelerinden men edilmeleriyle ilgiliydi, ülkenin tamamı bir haksızlığa uğradıklarını düşünüyordu. Fakat o gün bunu bilmiyordum. 85. dakikada İlahi At Kuyruk fena halde gecikmiş bir penaltı golü bulacak ve maçı İtalya adına beraberliğe bağlayacaktı. Bu hiçbir şeyi değiştirmedi. Takip eden maçın ulusal marş seremonisinde bu daimi coşku ya da öfori hali ayyuka çıkacaktı.4

Geldiğim noktada, bugün, o takım bana Pablo Neruda alıntısı yapma şansı tanımıyor. O şiirlerdeki melankoliden eser yok, ustanın Devinimsizlik şiirini o takımı anlatmak için kullanamazsınız. Ben de bir YouTube yorumcusunu alıntılamayı yeğliyorum.

“They celebrated goals like they mattered, and sang the national anthem like they were about to be shot by a fascist general’s firing squad.”

Partneri Iván Zamorano her yönüyle ondan farklıydı. Belki anahtar-kilit prensibi üzerinden gidip, bu zıtlıkların bir forvet ortaklığını mükemmeliyete götüren yolda elzem olduğunu öne sürebilirsiniz. Tipik bir doğru-zamanda-doğru-yerde santrforuydu. Altıpasta avını bekleyen bir yırtıcı hayvanı andırıyordu. Fakat ikilinin görünümlerindeki tezat bundan ibaret değildi. Bir kez daha 15 yıl sonranın perspektifine geçiş yapmak gerekirse (gerekir) Zamorano düpedüz bir roto idi.

“Elimdeki sözlüğe göre “bozuk, kusurlu, yararsız” anlamına geliyordu ama günlük konuşma dilinde yoksulları ve mülksüzleri belirtmek için kullanılıyordu. Birtakım fiziksel özellikler de terimin kapsamındaydı: Kızılderili hatları, kara saç ve ten, kısa boy ve tembellik, yalancılık ve alkoliklik, yoksulların doğasında var kabul ediliyordu.”5

Salas ise kesinlikle bir roto değildi. Puf börekleri kadar çok katmanlı Şili toplumundaki yerini kestirmekte zorlanıyorum. Eğitim için çocuklarını Avrupa’ya gönderen, giysilerini Paris’ten alan, evlerinde İngilizce ya da Fransızca konuşan Şili oligarşisine (los pitucos) mensup olduğunu zannetmiyorum ama belki bu aileler ona Zamorano’nun sınıfından daha yakındı.6 Salas-Zamorano ikilisinin kulüp düzeyinde hiçbir zaman bir araya gelememesi de bununla ilintiliydi. Zamorano çocukluk aşkı Colo-Colo’da futbola veda ederken, Salas ve göbeği ilk kulübü ve Colo-Colo’nun ezeli rakibi Universidad de Chile forması altında emekliye ayrılıyordu.

Artık And Dağları ile Büyük Okyanus arasına güvensiz bir şekilde yerleştirilmiş bu küçük ülke hakkında daha çok şey biliyorum. Tüm bildiklerime rağmen bu ikiliyi benim için özel bir statüye yükselten isim hala Salas. Geçen süre içerisinde Manchester United’a yaptığı kıyak da belki etkili olmuştur.7 Ama sol ayağıyla yaptığı acayip dokunuşların etkisi daha büyük. Biraz da Fatih’e attığım o tek golün o sol ayaktan çıkmasından. En çok da isimden. Salas. Marcelo. Matador.

Cem Pekdoğru

nesta-cannavaro

Alessandro Nesta & Fabio Cannavaro (İtalya, 1997-2006)

Yıl 2000; hayatımda izlediğim en muhteşem futbol organizasyonu Fransa 98’in üstünden iki yıl geçmiş, Galatasaray UEFA Kupası’nı kazanmış ve Türkiye üst üste ikinci kez Avrupa Şampiyonası finallerine kalmış. Çıkartma albümleri, Karşıyaka İskele’nin üstündeki D&R’dan alınan yabancı spor dergileri, bir ormanlık kağıt israf ettiğimiz transfer oyunları derken aklımı yitirmek üzereyim. Hayatımdaki en büyük dert; Haziran ayı ortasında başlayacak Euro 2000. Bergkamp’ı, Overmars’ı sayıklayıp duruyorum.

Turnuva başlıyor; Hollanda grupta üçte üç yapınca beklentilerimi iyice yükseltiyorum. Yetmiyor; çeyrek finalde Yugoslavya’yı 6-1 yeniyorlar, çığrımdan çıkıyorum. Kendimi bozmama ramak bile kalmıyor, toptan salıyorum. Yarı finalde rakip İtalya ama en ufak bir korku duymuyorum. Başka türlü bir dünya yok o an için, “Rahat alırız” diyorum.

Maç başlıyor, Hollanda saldırdıkça yayılıyorum koltuğa. 35. dakika, hakem Zambrotta’yı atıyor oyundan. “Bitti bu iş” diyorum, tamam. Dört dakika sonra Nesta, Kluivert’ı indiriyor. Penaltı! Frank de Boer geçiyor topun başına ama Toldo çıkarıyor. Bir an için iki sene önceye dönüyorum; Cocu ve Ronald de Boer’un kaçan penaltılarını, Hollanda’nın Brezilya’ya elenişini hatırlıyorum ama yok, bu kez olacak, biliyorum. Biliyorum ama dakikalar ilerledikçe, İtalya defansı iyiden iyiye kusursuza yakınsıyor. Daha önce şahit olmadığım kadar muhteşem bir savunma performansı izliyorum. Başrolleri Nesta ve Cannavaro oynuyor ve savuşturdukları her Hollanda atağında sinirim biraz daha bozuluyor. 62. dakikada Iuliano Davids’i indiriyor, bir penaltı daha. Bu kez Kluivert geçiyor topun başına ama direğe vuruyor. İki yıl önceye dönüyorum yine, şüphelerim artıyor. Aklımı olumlu senaryoya yönlendirmek istiyorum ama Nesta’yla Cannavaro “Sen bi’ dur” diyorlar. Sadece bana da değil, tüm Hollanda’ya. Hava topuna çıkıyor, alıyorlar. Ara pası atılıyor, kesiyorlar. Bir Hollandalı kaleyi mi gördü? Kör ediyorlar. Böyle böyle bitiyor 90 dakika, uzatmalara geçiliyor. İtalyanlar 55 dakika 10 kişi oynamaları yetmemiş gibi, 30 dakika daha böyle devam ediyorlar. Hollandalıların ayakları titremeye başlıyor. Nesta’da tık yok, Cannavaro’nun gözünden hâlâ ateş çıkıyor ve artık maçı izleyen herkes, o iki adam orada durduğu sürece İtalya’nın gol yemeyeceğini biliyor. Sonrasını siz de biliyorsunuz zaten; penaltılar, Toldo, hayal kırıklığı ve gözyaşı…

O gün, bir bütün halinde, hayatımdaki en büyük kazıklardan birini yedim. Başrollerde -Toldo’ya haksızlık etmek istemem ama- Nesta’yla Cannavaro vardı. Turnuva sonunda Euro 2000’in en iyi 11’ine seçildiler. Zaten milli takım söz konusu olduğunda, problem yoktu. İşler her zaman yolundaydı. Şanssızlıkları, birbirleri için yaratılmış olmalarına rağmen kariyerleri boyunca aynı kulüpte oynama şansı bulamamak oldu.

Nesta, Lazio’da başlayan kariyerine Milan’da devam etti. İzleme şansı bulduğum en sakin, en zeki, pozisyon bilgisi en yüksek savunmacılardan biriydi. Hatta UEFA tarafından beş kez yılın 11’ine seçildiği 2002-2007 arası dönemde, belki de dünyanın en iyisiydi. Sakatlıklar yakasını bıraksa, ödül dolabına yeni parçalar da eklerdi ama bir Dünya Kupası, iki Şampiyonlar Ligi, bir Kupa Galipleri Kupası, üç Süper Kupa, üç de Serie A şampiyonluğuyla yetindi.

CV’sine Napoli, Parma, Inter, Juventus ve Real Madrid’i sığdıran Cannavaro ise Nesta’nın aksine, agresif ve sertti. Rakip forvetlerle bire bir savaşma görevi ona aitti ve kariyeri boyunca hepsini, bir şekilde sahaya çıktığına pişman etti. 2006’da zirveyi gören Cannavaro, Nesta ile başladığı Dünya Kupası yolunu, partnerinin sakatlığı nedeniyle grup maçlarından sonra tek başına yürüdü. İtalya’yı şampiyonluğa taşırken, yıl sonunda Ballon d’Or ve FIFA Yılın Futbolcusu ödüllerini evine götürdü.8

Tarihi boyunca savunmacı kimliğiyle anılan İtalya’nın 90’lardaki izdüşümü Baresi ve Costacurta olmuştu. Nesta’yla Cannavaro ise bayrağı onlardan devralıp en tepeye çıkardı. 1998, 2000, 2002, 2004 ve 2006’da düzenlenen beş büyük kupada, İtalya’nın oynadığı açılış maçlarında, 11’in değişmeyen iki ismi onlardı. Nesta, yıllar önce yapılan bir röportajda Cannavaro için “O benim için, sıradan bir takım arkadaşının ötesinde, gerçek bir dost” demişti.9 Samimi olmanın ötesinde, haklıydı. Ve bu birliktelik, bana hayatım boyunca izlediğim en yenilmez savunma ortaklığıyla birlikte, lakabı ‘Nesta’ olan bir dost bıraktı.10

Onur Erdem

titi-dennis-hof

Dennis Bergkamp & Thierry Henry (Arsenal, 1999-2006)

Mail grubundan gelen “Futbol ikilileri” başlıklı maili gördüğüm anda aklıma iki adam geldi; Dennis Bergkamp ve Thierry Henry. Öteki Gunner Onur Erdem de sevdiğim kızla arama girmedi sağ olsun.

Arsene Wenger’in “Arsene Who?” zamanlarında kafasında yenilmez bir takım yaratmak var mıydı bilmiyorum ama, futbol görüşü hep güzel futbol olmuştur, orası kesin. Göze hoş gelen futbol da diyebilirsiniz, kendini izleten futbol da, total futbol da, nasıl isterseniz. Arsenal’ın zirvede olduğu dönemin tek bir yıldızı yok belki, zaten tek bir yıldızla “The Invincibles” unvanı almanız mümkün değil Premier League’de. Yalnız, o dönemin assolistleri Bergkamp-Henry ikilisinin hücumda yaptıklarıydı güzel futbolun tanımı çoğu kişi için.

Arsenal’a geliş hikayeleri çok benzer. Bergkamp Ajax’ta parlar, İtalya’ya, İnter’e gidip iki sezonda sadece 11 gol atar ligde. Beklenin çok çok altında kalır. Hem biraz da lig sert gelmiştir. Henry ise Monaco’dan çıkma, kariyerinin hemen başında yine Arsene Wenger’in tedrisatından geçme bir “pırpır”dır. O da İtalya’da, Juventus’ta umduğunu bulamaz, adaya gelir. Arsene’in Arsenal’ına. Aynı senaryoyu iki kariyer, İngiltere’de aynı yola girmiştir.

Tam olarak forvet ikilisi demek ne derece doğru Bergkamp-Henry ikilisine emin değilim. Bana göre tarihin en zeki ikincil forveti ve en atletik bitiricilerinden birinin ortaklığıydı Arsenal’daki. Henry’nin boşalttığı alanlara Pires’i, Ljungberg’i giriyor, Bergkamp’a öldürücü pas ya da şut imkanı yaratıyor, Bergkamp’ın zaman zaman ince vücudundan pek de beklemeyeceğiniz şekilde ördüğü duvarlar Henry’ye pozisyon açıyor, Arsenal sadece Londra’nın kırmızı tarafını değil, herkesi doyuruyordu. Henry Arsenal’da futbola başladığı pozisyona, forvete geçmişti, her sezon gol krallığına oynuyordu. Bergkamp ise yıllardır aradığı partneri bulmuştu.

“Birçok forvetle birlikte oynadım. Tabii ki en iyi yıllarım Arsenal’da geçti ve o dönemden bahsetmem doğru olur. Ian Wright çok iyi bir oyuncuydu, ancak tam anlamıyla bir yıldız potansiyeline sahip değildi. Nicolas Anelka’yla çok çabuk uyum sağladım. Çok hızlıydı, topu önüne atarsanız pozisyon yaratıyordu. Ancak Thierry başka. Her hareketini önceden düşünen bir adamın inceliği var onda. Bütün özelliklere sahip ve hepsi de kusursuz. Marco Van Basten’le de oynadım, ancak onu değerlendirecek kadar iyi tanımıyorum. Benim birlikte oynadığım en iyi oyuncu Henry. Yenilmeden tamamladığımız sezonu izleyenler ne dediğimi anlayacaktır.”

“Ne olursa olsun, birlikte oynadığım en iyi adam hep Dennis olacak. Bazen bazı maçlarda sadece onu izlemek istediğim oluyordu. Öyle özel bir adam. Bazen birbirimize sadece bakış atmamız bile pozisyon çıkarmak için yeterli oluyordu. Topu nasıl ve nereye istediğimi hemen anlıyordu. Birçok orta saha oyuncusunda olmayan tek pasla savunmayı yarma özelliği inanılmazdı. Bazen öyle acayip şeyler yapıyordu ki, ‘Dennis kesin su üzerinde de yürüyebiliyordur’ diye dalga geçiyorduk.”

Birisi Marco Van Basten’le, tarihin en iyi forvetlerinden denen adamla oynadı gençlik zamanında, diğeri ise en büyük unvanını çoğu kişiye göre daha 23 yaşında alan Messi’yle. Onlar için hiç fark etmez.

Onlarca forvet ikilisi var Premier League deyince akla gelen. Hatta futbolda ikililer deyince çoğu insan direkt “Cole-Yorke vardı” diye yapıştırıverir. Dediğim gibi, Arsenal’ı yenilmez kılan Bergkamp-Henry ikilisi değildi. Bütün hücum organizasyonlarını onlar yapmıyorlardı. Takımı onlar şampiyon yaptı diyemezsiniz. Makine gibi işleyen bir takımdı Arsenal. Bergkamp-Henry ikilisi ise o makinenin en estetik yeriydi. Artık böyle makineler yapamıyorlar.

Ozan Can Sülüm

tumerilhan

İlhan Mansız & Tümer Metin (Beşiktaş, 2001-2004)

2001 yazıydı ve Beşiktaş taraftarının yeni sezona dair umutlu olması için herhangi bir sebep yoktu. Bol para harcanıp büyük beklentilerle girilen, bir noktasında Barcelona, Fenerbahçe ve Galatasaray’ı üçer golle yenmiş olarak ligde şampiyonluk yarışının hemen içinde yer alınan önceki sezon dördüncü bitirilmişti, Avrupa kupalarına gidilemiyordu, daha kötüsü, uzun süredir taraftarlarca en çok benimsenen futbolcu olan Pascal Nouma gönderilmişti ve 2001 krizi sonrası ekonomik koşulları onu unutturacak transferler yapılmasını da engelliyordu. Gerçi kimse unutturamazdı da… Alınan yeni oyuncular arasında bir tek Zoubeir Baya’yı tanıyordum; iyi kötü bir Bundesliga kariyeri yapmıştı ve Fransa 98 çıkartma kitabından yüzüne aşinaydım ama elbette pek heyecan verici bir isim değildi. Ha bu arada, sezon ortasında Nevio Scala’nın yerini alan Christoph Daum, Almanya’da devam eden uyuşturucu davasında yargılanıyordu ve sezon içerisinde duruşmalara katılmak için sürekli seyahat etmek zorundaydı.

Avrupa’da oynayamayacak olup, fazla para da harcayamayan kulüp yaz boyunca Samsunsporlu iki oyuncunun peşine takılmıştı: İlhan Mansız ve Tümer Metin. İlhan’ı izlediğim maçlardan az biraz biliyordum, daha doğrusu bildiğimi sanıyordum ve sürekli öfkeli bir görüntüyle hatırladığım bu adamın Nouma’nın yerini dolduracağına ihtimal bile vermezdim. Tümer hakkındaysa hiç bilgim bulunmuyordu, hatta galiba onun defansif orta saha olduğunu zannediyordum. Bosman kuralı o dönem henüz Türkiye’de yoktu ve sözleşmesi biten oyuncular kulüplerinin belirlediği bonservis bedeli ödenmeden bir yere gidemiyorlardı. İlhan-Tümer de bu durumdaydı; Samsun’da kalmayacaklarına karar vermişlerdi ancak kulübün istediği bonservis epey yüksekti ve hatta Beşiktaş’ın oyuncuları hülle yoluyla bedelsiz alacağı konuşuluyordu. Samsunspor’la anlaşmaya varılabildiğinde ligin başlamasına iki gün vardı. Ve Beşiktaş’ın sezonunu bu iki adamın kurtaracağı konusunda hiç ikna olmuş değildim.

Sezonu kurtardılar diyebilir miyiz bilmiyorum ama taraftarın düşük beklentiyle girdiği bir sezonu anlamlı kılmayı ve Beşiktaş tarihinde birer iz bırakmayı başardılar. Birçokları için herhangi bir sezondan fazlası olmayabilir ama benim için 2001-02 sezonu, Beşiktaşlılık bilincimin açılmasından itibaren tanıklık ettiğim en drama dolu sezondu. Çözülene dek ilk 10 haftada net 9 puan kaybına, liderin 11 puan gerisine düşülmesine ve Fevzi Tuncay’ın kafasını kale direğine vurmasına yol açan kaleci sorunu,11 Ronaldo iki adımdan topu kaleye ittirebilse 3-0 olacak ilk Galatasaray maçının 2-2 bitişi, Fenerbahçe’nin evindeki yenilmezlik serisinin bozulması, Daum’un her pazartesi duruşma için Almanya’ya gitmeden önce resmi siteye yazdığı haftalık yazıyla sürekli ortalığı karıştırması, hatta arada bir yönetime çakması, takım tam kendini bulmuş ve zirveyi zorlarken Nihat Kahveci’nin Real Sociedad’a satılması, Daum’un elbette durmayıp meşhur “Nihat’ı satan şampiyonluğu satar” demecini vermesi, onuncu haftada Galatasaray’ın 11 puan arkasına düşen takımın 16 hafta sonra Ali Sami Yen’e averajla lider çıkışı, o maçı 1-0 kaybedip ardından lig sonuna kadar ancak iki galibiyet alabilmesi ve ikinciliği de yitirmesi… Güzel bitmese de bana bolca keyif, bolca da üzüntü veren, aklıma kazınan bir sezondu. Ve İlhan-Tümer olmadan bu kadar heyecanlı geçmesi mümkün değildi.

İlhan ve Tümer, bu yazının altında ve üstünde yer alanlar gibi futbol tarihine geçmiş, telepatik uyum yakalamış, istatistikleri alt üst etmiş bir ikili değildi. Futbol tarihi bir kenara, Beşiktaş tarihinde bile isimleri en üst satırlarda olmayacak. Zaten krallıkları tek sezon sürdü; Sergen, Nouma gibilerini barındıran zengin 100. Yıl kadrosunda İlhan ve Tümer ilk 11’in bankosu olmaktan bile çıkmışlardı. Ama Şenol-Birol dönemi epey eskide kaldığına, Metin-Ali-Feyyaz üç kişi olduğuna, Amokachi-Ertuğrul, Ronaldo-Zago ortaklıkları maalesef kısa sürdüğüne göre, Beşiktaş ve birbiriyle anılan futbolcular dendiğinde akla ilk onların gelmesi gayet doğal.

İlhan acayip bir adamdı; ceza sahası ve yakınında kaleye herhangi bir açıdan tehdidi yüksek şut çıkarabiliyordu, çok süratli ya da müthiş teknik değildi ama sürpriz pozisyonlar yaratabiliyordu, farkettiğinizde hem kart görmesinden endişelendiğiniz hem de haz duyduğunuz bir öfkeyle oynuyor gibiydi, sanki siz yönlendiriyormuşçasına mücadele edeceğinden her daim emindiniz. Futbol dışında da sıradan Türk futbolcusundan farklıydı, düşünerek konuşuyordu ve ilginç bir imajı vardı. Zamanla başarılı bir futbolcu olmanın ötesine geçip bir çeşit pop yıldızına dönüştü. 2002 Dünya Kupası’ndaki Japonya maçını izlediğimiz okulun etüt salonunda o oyuna girerken kızlar “İLHAAAAAN” diye bağırmışlardı. O kızların çoğu Beşiktaş taraftarı değildi, hatta futbolla da pek ilgileri olduğunu sanmıyorum. Serdar Bilgili’nin Beşiktaş’ı birinci sayfalara taşıma arzusu henüz gerçekleşmemişti ama İlhan kendini ülkenin en popüler insanı yapmıştı bile.

Tümer ise ilk bakışta İlhan kadar ilgi uyandırmıyordu ama futbolundaki estetiği görmeniz için birkaç dakika seyretmeniz yeterliydi. Kamburunu hafif çıkararak durdurulması zor driplingler yapıyor, kolay çalımlar, şahane paslar ve şutlar atabiliyordu. 27 yaşına kadar İstanbul’a gelmemiş olmasına izledikçe daha çok şaşırmıştım. Ayrıca o da sıradan bir futbolcu gibi değildi, dinlemek isteyeceğiniz şeyler söylüyordu. Gayet vasat bir kadroyu şampiyonluk yarışına sokan ve o sezonun en heyecan verici futbolunu oynamasını sağlayan bu iki adama büyük sevgi duymuştum. Söz konusu Beşiktaş olduğu için bu keyfin fazla sürmeyeceğini tahmin etmeliydim elbette.

Kariyerinin zirvesine çıktığı Dünya Kupası’ndan sonra İlhan asla 2001-02’deki gibi olamadı. Dizinden geçirdiği ameliyat sonrası form tutması gecikmiş ve 100. Yıl takımında bir yıldız değil, ancak katkı veren bir rotasyon parçası olabilmişti. Ertesi sezon Şampiyonlar Ligi maçlarında biraz eli değebilse takım gruptan çıkabilirdi ama döküldü ve ikinci yarı başında Japonya’ya satıldı. Bu arada Tümer de artık Sergen’in gölgesindeydi. 2003-04’teki malum çöküşün ardından Beşiktaş’ta istikrar namına bir şey kalmadı, futbol takımı takip eden iki yılda üç teknik direktör gördü ve her iki sezonda da ligde ciddi puan farkı yedi. Ama 2005-06’da en azından Türkiye Kupası kazanılacak ve finalde Fenerbahçe’ye iki gol atan Tümer en büyük pay sahibi olacaktı. Sergen artık yolun sonuna gelmişti ve Tümer nihayet taraftarın gözbebeğine dönüşüyordu. Tam bu noktada kariyerinin en büyük hatasını yaptı ve yeni kontratının ücretini yükseltmek için Beşiktaş’ı Fenerbahçe’ye gitmekle tehdit etti. Belki “gidersen git” yanıtını beklemiyordu, onu bilemiyorum, tek bildiğim buna değmezdi. Bir sporcuyla ilgili açık ara en büyük hayalkırıklığımı, Tümer’i aniden Fenerbahçe formasıyla gördüğüm gün yaşamıştım. Fenerbahçe’de daha fazla para kazanmış olabilir ama bugün yuvasız bir eski futbolcu Tümer. Dün aramızda laflarken Cem Pekdoğru’nun söylediği gibi, “Bir legacy’nin içine nasıl sıçılır, Tümer Metin örneği üzerinden konuşulmalı dünyada.” Diğerlerinden farklı olduğunu düşündüğüm bir futbolcunun sıradan bir yorumcuya dönüştüğünü ve fırsat buldukça Beşiktaş sevgisini ifade etmeye çalıştığını görünce üzülüyorum. Çok geç…

İlhan Mansız ise sakatlıkların mahvettiği futbol kariyerinden sonra Buzda Dans yarışmasında ilk kez buz pateni yapıp başarılı olabileceğini gördükten ve bu arada oradaki partnerine aşık olduktan sonra, şimdilerde sevgilisiyle birlikte Amerika’da 2014 Kış Olimpiyatları için hazırlanıyor. Ona yakışan bir azimle… Kimileri onu abartılmış, kariyerinde tek bir iyi sezon bulunan bir futbolcu olarak görebilir. Ben hep “Bir futbolcu yenilmeye nasıl direnir” sorusunun nadide örneklerinden olan 3-4’lük Gençlerbirliği maçıyla, iflas etmiş dizleriyle 32’sinden sonra ilk kez yaptığı bir sporda olimpiyat için çalışmasıyla ve göğsündeki kartal dövmesiyle hatırlayacağım.

Orkun Çolakoğlu

rothen-giuly

Jerome Rothen & Ludovic Giuly (AS Monaco, 2002-2004)

2003-04 kesinlikle Şampiyonlar Ligi’nin en keyifli sezonuydu benim için. Beşiktaş başta sevdiğim takımların yaşadığı son dakika şanssızlıklarına rağmen favorilerin ayağının takılması sayesinde çok sıkı bir sezon olurken, onların elendiği maçların çoğunlukla “instant classic” olması apayrı bir keyifti. Mali sıkıntılardan dolayı alt lige düşürülmekten son anda paçayı kurtaran bir takım için Şampiyonlar Ligi finali, Hollywood senaryolarının bile ötesinde olsa da o noktaya nasıl geldikleri daha da önemli. Taktiğin ve savunma anlayışının çok ağır bastığı bir platformda öylesine iştahla hücum ederek oynuyorlardı ki sempati duymamak çok zordu. Zaten pek iç açıcı olmayan savunmalarıyla başka çareleri de yok gibi görünüyordu.

Hayatımda gördüğüm en iyi takımlardan dönemin Milan’ını 4-0’lık epik bir maçla eleyen Deportivo’ya sekiz attıkları maçın sadece atıştırmalık olduğu ortaya çıkmıştı. Transfer şımarığı Real Madrid ve Chelsea’yi sırayla elerken, erken yenen goller, kırmızı kartlar gibi sürpriz kovalayan bir takım için moral bozucu olmaktan fazlası durumlardan nasıl çıktıkları, korkmadan onların üzerine nasıl gidip rakiplerini allak bullak eden bir underdog olmalarının ötesinde, öyle goller atıyorlardı ki, koltuktan “vay anasını” diye sıçrarken, o özel maçları daha da unutulmaz kılıyorlardı. Real Madrid’in şımarık transferleri sonrası kapı önüne koyduğu her oyuncuya sempati duysam da sezonun gol kralı olarak onları eleyen Fernando Morientes ile gol krallığından onu takip eden ve Messi öncesi rekorlardan birinin sahibi -ŞL’de bir maçta en çok gol- Dado Prso’nun birlikteliği, çift forvetle oynamanın iyiden iyiye yok olduğu bir dönemde harika bir iş çıkartmıştı.

Yine de o sezonki Monaco’nun izlemesi en keyifli ikilisi kamyonla gol atan forvetleri değil, kanatlarındaki oyunculardı. Ruud van Nistelrooy’un Manchester United dönemlerindeki soldan Giggs, sağdan Beckham ortalarken bir zahmet atsın o kadar golü geyiği Monaco için de söz konusuydu aslında. Gittikçe azalan kenardan hedef forvetlere gelen ortalarla gol atma işini harika beceriyorlardı. Ludovic Giuly ceza sahasına doğru gelirken, Play Station’da Messi’nin bile veremediği keyfi vaat ediyordu. Jerome Rothen’in sol ayağından çıkan her topun adrese gidişini izlemek bambaşka bir zevkti. Giuly, sonrasında yolunu tuttuğu Barça’da yerini kaçınılmaz son olarak Messi’ye bırakana kadar harika işler yapmıştı. Rothen ise büyük takımları reddetmeyip, çocukluk hayali Paris Saint Germain’i tercih etmese ve yaşadığı sakatlıklar olmasa belki bambaşka bir kariyeri olabilirdi.

Cesur, inatçı ve spektaküler ve bu ikilinin kattığı benim için bambaşka bir keyif… Orjinal Marlboro formalarıyla iz bırakan bir takımdı AS Monaco.

Çağrı Turhan

klinsi-löw

Jürgen Klinsmann & Joachim Löw (Almanya, 2004-2006)

2004 Avrupa Kupası’na üçer defa Dünya ve Avrupa şampiyonu unvanıyla gelen Almanya, galibiyet bile göremeden, gruplarda turnuvaya veda etmişti. Bundan daha önemlisi takım gelecek için umut vermiyordu, 2006’da evlerinde oynayacakları Dünya Kupası için  herkeste bir korku belirmeye başladı.

Teknik direktör Rudi Völler’in istifası sonrası, Alman Futbol Federasyonu Ottmar Hitzfeld, Otto Rehhagel gibi isimler teknik direktörlük görevini kabul etmeyince, sürpriz bir şekilde, daha önceden hiçbir teknik direktörlük tecrübesi olmayan Jürgen Klinsmann’a teklif götürdü. Klinsmann, yapacağı radikal değişikliklere karışılmaması şartıyla görevi kabul etti. Onun aklındakiler tutucu Alman futbolunda bir devrim anlamına geliyordu. Bu devrimleri gerçekleştirebilmek için Klinsmann’ın yardıma ihtiyacı vardı. Bu nedenle, 37 yaşındayken kendi doğduğu şehrin takımı Stuttgart’ın başında Almanya Kupasını kazanmış, Kupa Galipleri Kupası finali oynamış Joachim Löw’e asistanlık görevini veriyordu. Yaşadığımız son 10 yılda Almanya futbolunda gerçekleşen devrimin fitilini ateşleyen ikili böylece buluşmuş oluyordu.

Joachim Löw teknik direktörlük eğitimini, Almanya’da insanların burun kıvırdığı İsviçre’de almıştı. 2010’da verdiği bir röportajda kendisine İsviçre’deki yılları sorulduğunda şöyle bir cevap veriyor: “Futbolculuk dönemimde Almanya’daki fiziğe dayalı, yorucu, ağır antrenmanları hiç sevemedim. Oynanan futbol da bana sıkıcı geliyordu. İsviçre’deyken bunun değişmesinin mümkün olduğunu, futbol dünyasında farklı düşünen insanların da var olduğunu gördüm.” Löw aynı konuşmada Brezilya futboluna, hızlı hücum yapabilen takımlara hayranlığını da belirtiyor. Herkesin beğenisini, sempatisini kazanan Alman milli takımında gerçekleştirdiği devrimi buna bağlayıp bağlamadığı sorulduğunda ise Löw şöyle diyor: “Bunu yapan ben değilim, asıl devrimci Klinsmann’dır.12

Klinsmann göreve geldiğinde yaptığı ilk işlerden birisi milli takımının ülkedeki imajını değiştirmek oldu. Öncelikle yıllardır süregelen, ülkenin en çok satan ama prestiji düşük gazetelerinden Bild’e milli takımla ilgili verilen öncelikli haber alma hakkı geleneğini bitirdi. Halkla ve medyayla ilişkiler için bir bölüm açılmasını istedi ve başına Oliver Bierhoff’u getirdi. Bunları yaparken amacı milli takımı milliyetçi ruhtan kurtarmak ve bunun yerine futbol ruhunun hakim olduğu bir kurum haline getirmekti. Oyuncuları da güzel futbol için motive etmek istiyordu. O güne kadar görülmemiş bir antrenörlük pozisyonu açıldı. Zihinsel antrenör diye Türkçe’ye çevrilebilecek bu göreve de psikolog Dr. Hans-Dieter Hermann getirildi. Klinsmann ve Löw düzenledikleri ilk basın toplantısında da artık takıma isimlerinin büyüklüğüne göre değil, performansa göre futbolcu seçeceklerini ve takımı gençleştireceklerini söylediler.

Klinsmann ve Löw Almanya’da bir tura başladı. Birinci ve ikinci ligde mücadele eden tüm takımları ziyaret edip, gittikleri her yerde bazen haftalarca süren seminerler düzenlediler. İkili, sonradan futbol akademileri adı verilen alt yapı kurumlarının yanlış çalıştığını düşünüyordu. Bu seminerlerde tüm takımlara tek tek yapılanmanın nasıl olması gerektiğini, gelecekte Almanların nasıl futbol oynamasını istediklerini anlatıyorlardı. Klinsmann bu geziler hakkında şunu söylüyor: “Radikal değişikliklerle karşı karşıya kalan kulüplerden bazıları önce bunu kabul etmediler. Ama zaman içinde bahsettiğimiz sistemden gelen oyuncuların başarısı görüldükçe onlar da değişimi kabullendiler.” Joachim Löw ve Jürgen Klinsmann, elinde aşıyla köy köy gezen Kızılay personeli gibi, kulüpleri dolaşarak gençlik ve güzel futbol aşısı yapıyorlardı. Klinsmann daha sonrasını şöyle anlatıyor: “Jogi ve ben milli takımda yenilenme sürecini takıma bir kimlik kazandırarak başlattık. Topu geriden ileriye en hızlı şekilde taşımayı ve sürekli atak oynamayı felsefe edinmiş bir takım oluşturduk. Fakat bu yeterli değildi. Alman Futbol Federasyonu’nun da yardımıyla bunu birinci ve ikinci liglerdeki tüm takımlarda bir felsefe haline getirdik.”13

Löw ve Klinsmann, söyledikleri hiçbir şeyin lafta kalmadığını 2006 Dünya Kupası’nda ispatladılar. Ev sahibi Alman takımı turnuvayı üçüncü olarak bitirdi fakat oynadıkları futbol ve takımın dinamizmi unutulmadı. Sıkıcı, fiziğe dayalı Alman futbolu gitmiş yerine herkesin hayranlıkla izlediği, sempati duyduğu genç bir takım gelmişti. O turnuvada daha 21 yaşında yer bulan Bastian Schweinsteiger, Philipp Lahm, Lukas Podolski gibi isimler ilerleyen yıllarda milli takımın vazgeçilmezleri ve dünya futbolunun yıldızları haline gelecekti. Oliver Kahn yerine yapılan Jens Lehmann seçimi de artık isimler yerine performansın önemli olduğunun kanıtıydı.

2004’ten 2006 yılına kadar süren birlikteliklerinde, Klinsmann takımın ruhunu ve imajını temsil eden, yeni futbol felsefesini tüm Almanya’ya kabul ettiren, Löw de taktiksel motivasyonu ve takım kurgusunu sağlayan kişi olarak hatırlanıyor. Löw’ün teknik direktörlüğünün, Klinsmann’ın da futbolculuk kariyerinin altın yılları Stuttgart’ta başlamıştı. VfB Stuttgart taraftarları da o günleri ve sonrasında ülke futboluna yaptıkları katkıları unutmamış olacak ki yüzyılın VfB Stuttgart takımında Jürgen Klinsmann forvet hattında yer bulurken, Joachim Löw de teknik direktör olarak seçildi. 2006 sonrası ayrılan bu ikili, bir türlü yollarının kesişmediği Stuttgart’ta da bu şekilde bir araya gelmiş oldu.14

Fikret Özer


  1. Arjantin’de daha çok El shileno Salas olarak anılıyormuş gerçi.
  2. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1109006&CategoryID=41
  3. O maç Onur Erdem’in şahane video kaset dükkanının da 9 numarası: http://www.yazihaneden.com/2012/12/14-yil-once-14-yil-sonra-fransa-98/
  4. http://www.youtube.com/watch?v=hzMKeN6y-1M
  5. Joan Jara, “Yarım Kalan Şarkı: Victor Jara”, Versus Yayınları, 2010
  6. Araştırmak büyüyü bozacağından böylesi işime geliyor.
  7. Söylentilere göre kariyerinin alacakaranlığını yaşadığı ve istenmeyen adam halini aldığı Juventus’ta iken kendisine nihayet bir talip bulunur: Sporting. Juventus hem tamamen ümidi kestiği hayal kırıklığı transferi için bir amortisman bedeli alacak, hem de Sporting’in genç yıldızlarından birine sulanacaktır. Salas göbek bağlamaya devam ettiği yedek kulübesinden bu transferi veto eder. O genç yıldız 2003 yazında United’a transfer olur. 2009 yazında ise ver elini Madrid.
  8. Daha önce bu başarıya ulaşan bir savunma oyuncusu yoktu.
  9. Videoya tıklayın, ‘About’ bölümünde İngilizce tercüme var. | http://www.youtube.com/watch?v=hG3F97Sg3vw
  10. Nesta Seyfi ve Weah Cem’e…
  11. İstanbul’a getirilen ve ilk hafta Trabzon maçında İnönü’de bulunan Kasey Keller’la anlaşılamamış, aynı hafta içinde apar topar getirilen Peter Kjaer’in işe yaramayacağı kısa sürede görülmüş, bir sonraki kaleci Thomas Myhre’nin gelişi 12’nci haftayı bulmuş ve bu arada Fevzi bazı acayip goller yemişti. İşin ilginci, daha sonra alınan Mattias Asper, Myhre’nin sakatlığında oynadığı kısa sürede en iyi performansı gösteren kaleci olmuştu ama Daum iyileştikten sonra Myhre’yi tercih etti.
  12. http://www.11freunde.de/interview/jogi-loew-im-grossen-11freunde-interview
  13. http://news.bbc.co.uk/sport2/hi/football/world_cup_2010/8789682.stm
  14. http://www.vfb.de/de/verein/jahrhundert-elf/page/3749-0-8-1337172891.html