Skip to content

Bir Pazar Öğleden Sonrası

Ada'daki futbol turunun ikinci ayağı için Easter Road'daydım. Dünyanın en eski derbilerinden birisi olan Hibernian-Hearts maçını izlemek için...

Futbolla ilgili “bucket list” maddelerim için genelde çok uzun yıllar beklemem gerekti. Ali Sami Yen’e ilk 18 yaşında gittim, Liverpool’u canlı olarak ilk 20 yaşında izledim. Bir Şampiyonlar Ligi finali izleyişim 2005’teydi. Yerinde Dünya Kupası görmek için 2010’u, Avrupa Şampiyonası için 2012’yi bekledim. Anfield tavafım ise 2011’de oldu. Büyük kısmını hallettiğim listenin yakın zamanda eklenen maddesi olan Hibernian’ı izlemek ise tahminimden çok daha çabuk gerçekleşti. Hibs’e gönül vereli birkaç sene oldu, ilk Edinburgh derbimi ise geçen hafta izledim.

3718

Daha önce yazdığım gibi, bir eğitim için yolum Britanya’ya düşünce ilk aklıma gelen Liverpool fikstürüne bakmak oldu. Kırmızıların yolunun o hafta Londra’dan geçmediğini görünce düşündüm ancak Hibernian’a bakmayı. Tam o haftanın sonunda Easter Road’da Hearts’ı konuk ediyordu Hibs. Herhangi bir Easter Road maçına bile razıyken Edinburgh derbisi izleme şansım vardı artık!

Britanya’da herhangi bir şeye bilet almaya çalışanlar bilirler, her şey çok çabuk tükenir. Ben de önce SPL ve Hibernian’a mail atarak akreditasyonu halletmeye çalıştım, sonra da iş garanti olsun diye bilet tarihlerini kovaladım. Günler geçti, kulüpten mail gelmedi ve biletler satışa çıktı. Bileti alınca çok sevindim, kapanın elinde kalacak diye. Yanıldığımı sonra görecektim.

Daha önce yazdığım gibi, Hibernian berbat iki sezondan sonra çok iyi bir sezon yaşıyor.1 Özellikle ilk 11 maçlık raundda takım nefis gitti ve Celtic’le kafa kafaya ilerledi. Ne var ki, Aralık ve Ocak aylarından sadece bir galibiyet çıktı ve başaltı Motherwell, Inverness ve yılın en büyük sürprizi Ross County’ye kaldı. Yavaştan bir toparlama geldiyse bile şimdi 6. sıraya tutunmaya çalışıyor Pat Fenlon’ın öğrencileri.

Geçen yıl küme düşmekten güç bela kurtulan Hibernian’ın bu yıl transfere neredeyse sıfır paund harcayarak Avrupa kovalar hale gelmesi kimilerine ilginç gelebilir. Üçü kiralık olmak üzere pek çok ucuz transferle Fenlon’ın kendi takımını kurması bu yılı Hibernian için parlak bir sezon haline getirdi. Hearts içinse durum tam ters: Vladimir Romanov, nam-ı diğer Mad Vlad, kulüpte para musluklarını kapattı. Ödenmeyen maaşlar ve sonucunda gelebilecek kayyuma devredilme (ve yine sonucunda ufukta görünen en az 10 puan silme cezası) tehlikesiyle oynadılar tüm sezonu. Halen tehlike geçmiş değil ancak şu ana kadar çok iyi bir mücadele verdikleri ve cezayla dahi ligde kalabilecek kadar puan topladıkları bir gerçek.

3701

O Pazar sabahı Edinburgh derbisine giderken kafamdan geçenler bunlar. “Highlands” zaten çok soğuk ama o Pazar sabahı ayrı bir soğuk var. Havada güneş var ama zerre etkisi yok. Çok geçmeden kar yağışı başlıyor. Mart ortası için alışık olduğum bir görüntü değil. Stada doğru yürümeye başlıyorum, yeşil atkıları takip ederek yolumu rahatlıkla buluyorum. Meşhur Easter Road’a çıktığımda doğru yolda olduğumu anlayacaktım zaten. Eğer o çok konuşulan “derbi havası”ndan bahsediyorsanız bu Edinburgh’da, en azından stadın birkaç yüz metre yakınına gelene kadar, yok. Stat çevresi ise tam sevdiğim Britanya maç günü havası. Bolca aile, kadınlar ve çocuklar, şehrin, hatta semtin takımı için orada.

Edinburgh derbisi şüphesiz bir Old Firm değil. Ama şiddeti yok denecek kadar az. İki takımın kafa kafaya çekiştiği yıllar sayıca çok olmadığı için, ortak hedef için savaşan iki rakibin düşmanlığı yok karşılaşmalarında. Elbette karşılıklı bir nefret söz konusu, ancak ligin farklı kutuplarında geçirdikleri yıllar sonucu her iki takımın sezonluk hedefinde en önemli gündem maddesinin Edinburgh derbisi olmadığı da bir gerçek. “Koyun can, kasap et derdinde” anlayacağınız. Benim gözlemim, ligde kalmak için mücadele eden Hearts için motivasyonun yenilmeme olduğu, Hibernian için ise müthiş başlayan ama (şu anda iki galibiyet uzaklıktaki “Kutsal Kadeh” İskoçya Kupası dışında) birden hedefsizleşen sezonda bir Hearts galibiyetinin kulübe önemli bir hava getireceği.

3720

Edinburgh’daki ilk dakikalarımdan (hatta Londra’dan giden trenin içindeki formalı insanlardan) fark ettiğim gerçek, derbinin ragbinin gölgesinde kaldığı. Cumartesi günü Galler’le oynanan maç için 67,000 kapasiteli Murrayfield neredeyse sold-out olmuş. Stattaki bir görevliye, ki Celtic taraftarı, ragbinin futboldan daha mı popüler olduğunu soruyorum. Yanıtı hayır, ama milli maç olunca Six Nations’ın öneminin arttığını söylüyor. İkinci faktör, ragbinin daha spektaküler bir spor oluşu. Üçüncüsü ise “Ragbide tribünde bira var, burada yok.”

Spektakülerlik konusunda adama katılmamak zor, İskoç futbolundan keyif almak kolay iş değil çünkü. Oyun düzeyi iyimser bakarsak Süper Lig’in alt sıraları seviyesinde. Ya da şöyle düşünebiliriz, Celtic ve Rangers için yıllar boyunca “Premier Lig’de oynarlar mı?” tartışmaları yapılmıştı ya, SPL orta sıra takımları için seviyenin Championship değil, League One olduğu söylenebilir. Zaten istisnalar dışında bu takımlar da League One ve Championship arasında transferler yapabiliyorlar. Ancak oyun kalitesinin düşük olmasını bir kenara bırakmak gerek, zira bu ligde, tıpkı Premier Lig’in altındaki liglerde olduğu gibi, saf Britanya futbolu oynanıyor. Fiziğe dayalı, tempolu, sert, akıcı. Teknikten çok güç, klastan çok mücadele. Beni Hibernian’a çeken şeyin ne olduğunu hala çözemesem de İskoç Ligi’ne çeken şeyin bu olduğundan eminim. Artık Türkiye’de küfür gibi algılanan “futbol dilenciliği” deyip geçebilirsiniz. Vasat sevicilik diye dalga geçebilirsiniz. Futbol hipster’lığı olarak da görebilirsiniz. Ama son yıllarda Hibernian’ın peşine takılmak futbolu neden sevdiğimi hatırlatması açısından güzel oldu. “Şampiyonluk iddiası ya da küme düşmesi bulunmayan bir takım neden tutulur?” sorusu üzerine düşünmek benim Hibernian takibime dair ipuçları barındıracaktır. Muhtemelen bu satırları okuyan sizin de böyle sebepsizce gönül verdiği “küçük” takımlar vardır, dolayısıyla bunun illa da açıklanması gereken bir durum olmadığını biliyorsunuzdur.

Pat Fenlon kalabalık bir orta sahayı tercih etmiş ve ligin en etkili forvet ikililerinden Leigh Griffiths ve Eoin Doyle’u ayırmış. Doyle kenarda, Wolves’dan kiralık gelen ve 19 golle takımın kilit oyuncusu Griffiths’i ileride tek bırakmış. Orta sahada Honduraslı Jorge Claros pas dağıtıyor, Scott Robertson ve Tom Taiwo rakibi bozmaya çalışıyor. Kanatlar Matt Done ve Hibs altyapısından yetişen ender isimlerden David Wotherspoon’a emanet. Sağ bekte 34’lük Alan Maybury, solda kadroda benim FM yıllarımdan kalan tek isim Lewis Stevenson, göbekte de kaptan James McPake ile Manchester City’den kiralık Ryan McGivern var. Kale Ben Williams’a emanet. Hearts kadrosuna çok hakim değilim ama kaleci Jamie MacDonald ile önündeki ikili İskoç milli Andy Webster ile eski Liverpool’lu Danny Wilson’ı zaten tanıyorum. Liverpool’dan kiralık gelen Michael Ngoo’yu da ilk defa izliyorum. 1.98’lik bir dev ve cüssesine rağmen çok hareketli. Hibernian’ı en çok zorlayan isim şüphesiz o.

Tribünlerde önemli boşluklar var ve ilk dakikalar bir kale arkasını kapatan Hearts tribünlerinin hükmüyle geçiyor. Sonra Hibernian tribünü kontrolü eline alıyor. Ama derbinin biletlerinin tükenmemiş olmasının ardından tribündeki heyecansızlık da dikkat çekici. Neredeyse dört yıldır ligde yenemediği rakibini alt etmeye en yakın olduğu maçta Hibernian tribünlerindeki birkaç bin kişilik boşluk söz konusu (Easter Road’un kapasitesi 20,000’in biraz üstünde). Bu beni üzen ya da düşündüren bir durum değil. Galiba futbolun ölüm kalım meselesi değil, güzel bir pazar eğlencesi oluşu gerçeğini seviyorum İskoçya’ya dair.

Maç derbi temposunda değil ama sertliğin dozu yerinde. Cılız ataklar dışında orta sahada kemik seslerinin duyulmasıyla geçen 90 dakikanın en enteresan anı, bir Edinburgh derbisinin dünya çapında haber olduğu ender durumlardan birisi. Leigh Griffiths’in maçın son dakikalarında, yaklaşık 30 metreden kullandığı serbest atış önce üst direğe, sonra da kalenin içine çarpıp çıkıyor. Hakemler oralı değil ama çoğu kişi “Nasıl? Bu gol değil miydi?” diye birbirine bakıyor. Dev ekranda pozisyon tekrarı falan yok elbette, zira dev ekran da yok. Basın tribününde monitörler de yok. Benim bulunduğum tüm tribün televizyon kameralarına doğru dönüyor, kameramanlardan “Na bu kadar içeri girmiş” konfirmasyonunu alınca tepkinin dozunu artırıyorlar. Ne var ki, bunlar sonucu değiştirmeyecek, kalan 10 dakika da gol getirmeyecek. Hearts önündeki lig galibiyeti hasreti en azından bir sezon daha uzayacak.

Maç sonu röportajları öfkeli, ama ölçülü. Fenlon, Griffiths üzgün. Hearts’ın hocası Gary Locke ise tanıdığımız bir tarzda, “Bizim de penaltımız verilmedi” diyor. “Futbol kötüydü ama bu sahada doğal” diyerek Easter Road zeminini eleştiriyor ki haksız değil. Basın toplantısının yapıldığı oda küçücük, herkesin yerine oturup soru sorduğu format yerine oyuncu veya hocanın gelip masaya oturduğu, tüm gazetecilerin de masaya üşüştüğü bir tarz. Toplamda 20 gazeteci ya var ya yok. Büyük ihtimalle akredite olmuş tek yabancı gazeteci de benim.

Edinburgh derbisini hafife almayın. Söz konusu olan, Nottingham rekabeti dışında futbol tarihinin en eski rekabeti. Forest ve County 1866’dan beri oynuyorlar, Edinburgh’lular 1878’den beri. Tarih, Edinburgh için önemli. Futbolda üstünlük zamanla Glasgow’a teslim edilse de burası bir dönemin Avrupa futbolunun kalbi. 1950’lerde Britanya’yı Avrupa kupalarında temsil eden ilk kulüp Hibernian oldu. O yıllardaki hücum beşlisi “Famous Five” ise Britanya futbolunun efsanelerinden birisi, Alex Ferguson’ın “asla unutamadığını” söylediği bir oyuncu grubu. Famous Five aynı zamanda Easter Road Stadyumu’ndaki bir tribüne adını vermiş. Kulübün store’undaki en sevdiğim ürün de zaten bir Famous Five kahve kupası, onu maçtan sonra alırım diye düşünüyordum. Maçtan önce hem internetten aldığım bilet, hem de kulüpten maça birkaç gün kala kabul edilen akreditasyonum olunca, biletimi gişeye geri vererek aldığım 28 paund’um vardı. Bunu bir pub’da ezmek yerine “Kulüp kazansın” diye maç çıkışında store’a uğradım. Kapatıp gitmişler bile. Olacak iş mi? Stat çevresinde bir tur daha atarken oyuncuların arabalarına giderken taraftarlarla sohbet edişini de görüyorum, yine iç ısıtan bir detay. Kimisi cep telefonundan Griffiths’in içeriden çıkan topunu gösteriyor oyunculara, futbolcu da “Hakikaten buz gibi golmüş ya” tepkisi veriyor. Tüm futbol romantizmi üzerine son bir not daha: Rangers ve Middlesbrough’da geçen yıllardan sonra bu ay başında profesyonel kariyerine başladığı Hibernian’a geri döndü Kevin Thomson. 2000’lerde kulübün çıkarttığı en önemli birkaç oyuncudan birisi, ama Boro’dan sonra kendine takım bulamadı. Yuvaya dönmek istedi ama Fenlon’ın ona verecek parası yoktu. Thomson da en azından yaza kadar para almadan oynamayı kabul etti. Maç sonrası basın toplantısında “Para almadan oynayabileceğim tek kulüp Hibernian” dedi Thommo. Sezonun kalan haftalarında Thomson’ın Hibernian’da ne yapacağını izlemek de keyifli olacak.

3726

Artık sokaklar iyice boşalmış durumda ve ben de şehir merkezinde bir pub’da demlenmek üzere yola koyuluyorum. Ne var ki, stadın büyükçe bir kapısının açık olduğunu görüyorum ve içeri dalıyorum. Sahanın içine kadar giden kocaman bir yol bu. Yürüyorum ve kendimi çimlerde buluyorum. Birkaç hatıra fotoğrafından sonra “Dostum kapatıyoruz birazdan” diye bir uyarı alıyorum. “Yasak kardeşim” diye sopayla kovalama değil, “Sonra içeride kalma” diye dostça bir uyarı. Futbolcuların ulaşılmaz rockstar’lar, sahaların ise kapalı kapılar ardında korunan devasa kaleler olduğu bir dünyadan sonra her şeyin bu kadar erişilebilir olması keyif verici.

3736

Tekrar yola koyulduğumda bir tabela çekiyor dikkatimi. Hibernian Taraftar Derneği pub’ı. Bomboş sokakların aksine içerisi tıklım tıklım. Aksanımdan veya tipimden yabancı olduğumu anlayan her insan için şaşırtıcı bir durum orada olmam. Bir Türk’ün neden Hibernian maçına geldiği onlar için tuhaf durum. Ama buzları eritme konusunda kusursuz. Hemen muhabbete giriyorlar. Gerçi bu İskoçların genel karakteri. Herhangi bir yerde hemen muhabbet açma özellikleri var.

3740

Türkiye söz konusu olunca “Galatasaray or Fenerbahçe?” sorusu ya da Bodrum, Marmaris, Fethiye, Ölüdeniz gibi yerleşim birimlerinde çok güzel bir tatil yaptıkları bilgisi hemen geliyor. Onun dışında tabii ki “O gol nasıl verilmez?” konusu var. Bizden farklı olarak komplo teorileri yok ama sebebi konusundaki teorileri evrensel: “Hakemler çok boktan.” Edinburgh’da misafirim ama kesinlikle yabancı hissettirmiyorlar. Bir masada iki adam, birisinin kızı ve kızın erkek arkadaşı bir arada oturuyoruz. Kız ve sevgilisi bu yaz Ölüdeniz’e gideceklermiş, onu anlatıyorlar. Adamlardan birisinin yaptığı “Who Ate All The Pies?” fanzinini alıyorum. Birkaç buz gibi Tennent’s, bol futbol muhabbeti, göz ucuyla bakılan Liverpool-Tottenham maçıyla harika bir maç sonrası oluyor. “Edinburgh’da bir derbi pazarı böyle geçer demek” diyorum. Samimiyet, muhabbet ve bir aradalığın harcı olarak. Her şeyin merkezinde, ama hiçbir şeyi ezmeden, her şeyi güzelleştirir şekilde…

  1. http://www.yazihaneden.com/2012/11/gunes-leith-uzerine-dogdu/ []
[fbcomments]