Skip to content

2012’nin Albümleri

Yazıhane yıl sonu dosyası, 2012'nin en iyi albümleriyle kapanıyor.

Previously on Yazıhane: Yılın Şarkıları


Archive – With Us Until You’re Dead

Uçakta pencereye kafamı yaslayıp yeryüzünü seyrederken dinlediğim bir albümden aldığım keyfi aynı albümü E5 trafiğinde milim milim ilerlerken emniyet şeridinden yardırıp beni geçen zibidilere direksiyon başından ana avrat söver, önlerine direksiyon kırmaya çalışırken dinlersem alamayabilirim. Yine aynı şekilde, o anki sinirimi bastırmak -ya da körüklemek- için araçta basları kökleyip camları titreterek dinlediğim müzikten aldığım keyfi de aynı şeyi evde kafam hafif iyi, ayaklarımı sehpaya uzatıp dinlerken alamam. Fakat bazı albümler koşullara edilgen değil, halet-i ruhiyem üzerinde etkendir ve benim için saygı duyulası başyapıtlar işte onlardır.

Müzik eleştirmenleri geçtiğimiz seneyi son derece bereketsiz, kurak bir yıl olarak nitelendirseler de ben aynı kanıda değilim. Heartless Bastards’ın Arrow’u, Jack White’ın Blunderbuss’ı, Grizzly Bear’ın Shields’i, Swans’ın The Seer’i, Death Grips’in Money Store’u az önce bahsettiğim tipte mod değiştiren gümbür gümbür albümlerdi. Fakat bunlar içinde benim tercihim -kafamda en ufak bir şüphe bile olmadan söyleyebilirim ki- Archive’ın With Us Until You’re Dead’i.

Her şeyden önce Archive’ı sadece bir müzik grubu olarak nitelendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Archive standart bir müzik grubundan çok kolektif sinerji yaratan bir müzisyenler topluluğu. Yaşayan, canlı bir organizma gibi her albümde farklı işbirlikleriyle enteresan ve yenilikçi işler çıkartan ilginç bir oluşum. Nitekim ekibe katılan her yeni müzisyenin farklı şeyler kattığı Archive’ın 18 yıllık müzik kariyerinde trip-hop’tan post-rock’a, elektronika’ya kadar uzanan geniş bir janr aralığı var.

2009’da piyasaya çıkan ve bence grubun en -ve tek- başarısız albümü Controlling Crowds’un ardından Archive’ın gidişatı beni endişelendirmişti, ama neyse ki yaz sonunda piyasaya çıkan With Us Until You’re Dead (WUUYD) ile modifiyeli 2012 model Archive da gün yüzüne çıkmış oldu.

Albüm aslında bir Archive seçkisi gibi. Trip-hop’tan progresif ve saykodelik rock’a, hatta elektronika’ya kadar uzanan oldukça farklı türlere dahil edilebilecek son derece karanlık tınılara sahip. Fakat WUUYD’yi özel kılan şey tüm bu birbirinden kopuk gibi duran janrları karman çorman bir halde değil son derece derli toplu, 12 şarkının kusursuz bir bütün oluşturacağı şekilde dağıtması. Yani önce düşük bpm’de bir trip-hop dinleyip ardından senfonik bir progresif rock şarkısı gelmiyor. Tüm bu janrlar arası gidiş gelişler aynı şarkının içinde olabiliyor. Bunun en önemli örneği albümün açılış şarkısı olan Wiped Out.

Pollard Berrier’in tüyleri diken diken eden akıl almaz vokallerine zaten Lights albümünden aşinayız, bu albümde de uçmaya ve uçurmaya devam ediyor. WUUYD’de ayrıca Holly Martin’in kadın vokal olarak başta Hatchet ve Violently olmak üzere çıkardığı performansa şapka çıkartmak gerek.

Violently, Wiped Out, Hatched, Damage, Conflict ve Interlace albümün ele başı şarkıları olsalar da bu altının dışında kalanlardan da boşa atışmış kurşun yok. Şarkılar arasındaki geçişler de düşünüldüğünde 12 şarkı (bonuslarla beraber 14) tek bir şarkıymışçasına başlayıp (her ne kadar bir Archive klasiği olarak 6-7 dakikalık bolca şarkı olsa da) bir çırpıda bitiyor. Bu nedenle albümü sakın shuffle modunda dinlemeyin.

Sonuç olarak WUUYD bence, Radiohead’in vizyonuna, UNKLE’ın ve DJ Shadow’un çok yönlülüğüne, Black Angels’ın karanlığına, Pink Floyd’un anıtsal eserlerini hatırlatan epik öğelere sahip -Archive’ın kendi müzikal geçmişinin olmasa da- yılın en iyi albümü… – Meriç Funda


Esbjörn Svensson Trio – 301

Cemal Süreya’nın her defasında kendini kanıtlayan dizelerinde dediği gibi “Her ölüm erken ölümdür.” Esbjörn Svensson’un 2008’deki ani ölümü de birçok insana yine bu hissiyatı yaşattı. Kurduğu E.S.T. ile İskandinav cazına bambaşka bir boyut katan, elektronik, rock ve klasik müzik türleri ile cazı şahane bir şekilde kaynaştıran müzik dehası sadece 44 yaşında bir dalış kazasında hayatını kaybetti.

Esbjörn’ün ölümünden sonra E.S.T. doğal olarak varlığını sürdüremedi. Grup üyelerinden Dan Berglund ve Magnus Öström müzik kariyerlerine solo olarak devam ettiler. E.S.T.’yi dinleyicileri ise Esbjörn’ün ölümü kadar müzikal olarak pek muadili olmayan grubun dağılışına da üzüldüler. Grup 2008 yılından sonra bir best of albümü çıkardı. Tabi bu best of albüm kimseyi kesmemişti. Ardından da Hamburg konserlerini piyasaya sundular. 2012 başlarında ise uluslararası caz dergilerinde E.S.T.’nin yeni şarkılardan oluşan bir albüm çıkartacağı söylentisi yayılmaya başladı. Peki bu nasıl mümkün oluyordu? Esbjörn hortlamadığına veya ekibe yeni bir piyanist katılmadığına göre bu albüm nasıl hazırlanacaktı?

2007 yılında Leucocyte albümünün üretimi esnasında Sydney’de stüdyoda takılırken yapılmış 9 saatlik kayıtlardan derlenmiş bir albüm 301. Adını da çalıştıkları stüdyodan alıyor. 2011 yılında Berglund ve Öström tarafından bu kayıtlardan bir albüm yapma fikri ortaya çıkıyor. Albüm tam bir E.S.T. albümü. İçerisindeki parçalar farklı tonlarda ve yine bir çok deneysel öğe taşıyorlar. Müzikal kalitesini tartışmanın zaten manasız olacağı 301 albümünde Three Falling Free Partt II benim favori parçam. Açıkçası albümün müzikal değerinden ziyade bence manevi değeri arkasındaki trajik hikayeden dolayı daha önemli. 301, daha çok fazla yapacak şeyi varken hayata veda eden güzel adam Esbjörn’e yakışan bir veda olduğu için bence yılın albümü. Ekşi Sözlük’te Piyade rumuzlu arkadaşın E.S.T. için yazdığı gibi: “Tanrının biz fanileri sınadığının resmidir. Önce ağzınıza bir parmak bal çalıyor. Sonra siz tam aman ne güzelmiş derken yeter bu kadar diyor. Hiç adil değil.” – Kerimcan Akduman


Cloud Nothings – Attack on Memory

Eğer 20 yaşındaysanız ve yeni albümünüzde Steve Albini ile çalışmaya karar veriyorsanız gürültüden şikayet edemezsiniz. Dylan Baldi de bunu biliyordu. Zaten şikayet ettiği de ses olmadı. Üçüncü albümündeki Albini dokunuşunu kabul ediyor fakat ünlü prodüktörün genelde stüdyoya gelip bilgisayarda oyun oynadığından yakınıyordu. Yanan gitarlar, hala bulmaya çalıştığı vokali ile birlikte hafızaya tecavüz ederken onun da şikayet etmeye ihtiyacı vardı.

Attack on Memory, yaşamak için unutmak zorunda olduklarınızı yüzünüze fena halde çarpıyor. Burada kural, hatırlamamak. Unutun. Geçmiş yok. Aslında bir gelecek de olmayacak. 5 dakika sonra dandik kulaklığınızın sol tarafı bozulacak ve siz bunu umursamayacaksınız. Cloud Nothings’ten ancak böyle keyif alabilirsiniz. Hiçlik, hiç bu kadar keyifli olmamıştı. – İnan Özdemir


Sharon Van Etten – Tramp

Sharon Van Etten’ın hikayesindeki kırılmaları imleme işini geçen haftaki seçkide Cem Ünalan üstlenmişti. Ben sadece 2012’de yaralarımın en derinlerini gören albümü, onları iyileştirme yolunda bana en kuvvetli şekilde koltuk çıkan yazarın sözleriyle anlatmak istedim.

“This Is How You Lose Her” içindeki dokuz öykünün her birinde Junot Diaz, aynı torbadan çekilmiş oldukları açık olan ümitsiz aşkları ele alıyor. Yersiz sanrılar görmene bir an olsun izin yok, bunun için sana sebep veren bir şey bulamayacaksın. Başından beri orada duran ümitsizliğin etki gücünü artırmak için ucuz numaralara başvurulmayacak. Kötü bir güne uyandığından eminsin ve ikinci bir emre kadar o günün içinde tıkılı kalmaya mecbursun. Bugüne dek zamanın akışıyla ilgili edindiğin/edindiğini sandığın bilgilerin hiçbir geçerliliği yok, sadece o emri bekliyorsun. Ümitsizce. Yolun sonunda bir teselli bulduğunu düşünüyorsun. Teselli, yolun bir sonunun olmaması.

“Ana Iris bir keresinde ona aşık olup olmadığımı sordu. Ona bir zamanlar yaşadığım şehir merkezindeki evin ışıklarından bahsettim, nasıl kırpıştıklarından ve hiçbir zaman sönüp sönmeyeceklerini tam olarak kestiremediğinden. Elindekileri yere koyardın ve beklerdin ve ışıklar karar verinceye dek gerçek anlamda hiçbir şey yapamazdın. Bu, dedim ona, onunla ilgili ne hissettiğim.” – Cem Pekdoğru


Robert Glasper Experiment – Black Radio

Black Radio kendine has bir albüm. Hangi müzik türüne daha yakın olduğunu söylemek bile zor. Belki de zamk vazifesi üstlenen yegane element Robert Glasper. R&B, jazz, funk, soul, hip hop… Hepsi Glasper’ın müzikal atmosferinde geniş kanatlarını açıyor.

Her sene farklı müzik türlerini birleştirmek amacıyla yola çıkmasına rağmen aynı ağaca selobantla elma ve armut yapıştırmaktan öteye geçemeyen yüzlerce gruba rastlıyoruz. Black Radio’yu farklı kılan, tutarlı bir müzik dili etrafında şekillenmiş olması. Experiment Band ve Robert Glasper’ın yarattığı dingin ama enerjik doku albümdeki tüm diğer isimlere sirayet ediyor; hip hop kültürünün demir leblebilerinden Lupe Fiasco ve Mos Def, Afrika’dan Dünya’nın her köşesine hayali seyahatler düzenleyen Stokley Williams, senelerdir eşsiz sesleriyle hayranlarını büyüleyen Lalah Hathaway, Erykah Badu, Chrisette Michele, Ledisi…

Albümün yeterince hip hop olmadığını düşünebilirsiniz ama Black Radio’nun öyle bir derdi yok zaten. Gettolardan kiliselere, zindanlardan Beyaz Saray’a dek siyah müziğin ayak izlerini takip etmek değil, yalnızca her şarkıyı egodan sıyrılmış bir titizlikle ele almak istiyorlar. Hem şarkıları yeterince urban bulmayanlar, efsanevi prodüktör Pete Rock’ın ellerinden çıkan Black Radio Recovered’a da göz atabilirler.

Black Radio’nun hip-hop camiasına yeni bir ivme kazandırabileceğini söylemek imkansız ama Robert Glasper deneyiminin gittikçe daha da ilginç hale geldiğine şüphe yok. – Atlas Sepet


Jack White – Blunderbuss

Son 10 yılın en üretken isimlerinden, proje adamı Jack White’ın bu seneye kadar solo albüm yayınlamamış olması şaşırtıcıydı. The White Stripes’ta iplerin -soyadını hala taşıdığı- eski eşi Meg White’ın elinde olduğunu ve ancak şimdi tamamen kendine ait şarkılar yapabildiğini söylüyor White. İlk defa içini bu kadar açıyor (Bkz. Hip (Eponymous) Poor Boy), deliliğini sakınmıyor. Bir ona çakıyor bir buna. Tam bir ipini koparmışlık içinde lafını esirgemeden, yoluna çıkanı devire devire yürüyor ve buna tanık olmak çok hoşuma gidiyor. Şarkılarda hayaleti gezinen, White’a albüm boyunca işkence eden o güçlü, gaddar kadın karaktere kapılmamak (adeta Irene Adler) mümkün değil. Her yerde iğrendirici biçimde idealize edilen, adına “aşk” denen hadisenin insanı kepaze eden karanlık taraflarından bahsedilmesi bu yapış yapışlık dünyasında biraz nefes almamı sağlıyor. Gitar, piyano ve Jack White’ın çatallı sesinin hayat öpücüğü verdiği gospel, blues ve rock’n roll en ısırıcı haliyle karşımızda. Blunderbuss baştan sona hızı kesilmeyen bir lokomotif gibi, tansiyonu düşürmeden ilerliyor ve hedefi vuruyor.

White’a konserlerde eşlik eden, biri tamamen erkeklerden, diğeri kadınlardan oluşan iki grup var. İkisi de canavar gibi çalıyor şarkıları. Jack White ise mavi ışıklar altında bir maestro gibi Amerikan müziğinin soyağacını temize çekiyor. Bu yaz Roskilde’de Jack White ve Bruce Springsteen’i art arda izledikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim: Springsteen hepimizin patronu ama White’a da en azından bir kaptanlık yakışır. – Artemis Günebakanlı


Fiona Apple – The Idler Wheel Is Wiser Than the Driver of the Screw and Whipping Cords Will Serve You More Than Ropes Will Ever Do 

Fiona Apple’ın son iki gündeme gelişi pek de hoş olaylarla olmadı. Birincisinde marihuana bulundurduğu için tutuklanması, ikincisinde köpeği Janet ölüm döşeğinde olduğu için turnesini iptal etmesi. Fiona her iki olaydan sonra da hayranlarına mesajlar verdi. Birincisinde gördüğü kötü muameleyi anlattı hayranlarına, ikincisinde ise Janet’ın onun için ifade ettiklerini ve son günlerinde yanında olmanın onun için ne kadar önemli olduğunu. İkincisi el yazısıyla kaleme alınmış, sonra hayran sayfasını yönetenler tarafından yayınlanmış, içten bir mektuptu.

Fiona Apple sık röportaj veren birisi değil. Ama dinleyicisiyle iletişim kurmadığını söyleyemezsiniz. 18 yaşında ünlenmiş bir müzisyen olarak gençliğini zaten göz önünde yaşadı ama gerisi konusunda da çekingen olmadı asla. Çocukluğunda uğradığı tacizi de, kendini yaralamadan muzdarip olduğunu da hep açıkça anlattı. Çünkü sordular. Çünkü bunu açıkça anlatmanın bir rockstar olarak değil, 13 yaşında Iowa’lı bir kıza yardımcı olacağı umuduna sahipti.

Fiona Apple anlattıklarıyla başkalarına yardım ediyorsa, yazdıklarıyla hem kendine, hem de dinleyenine yardım ediyor. “The Idler Wheel…”in ilk şarkısı, tokat gibi “Every Single Night”ta “Her gece beyazdan ateşli küçük kanatlı kelebeklerin beynimde uçuşuna katlanıyorum” diyor, “Her gece beynimle bir savaş.” “İşte bu tam da acının girdiği an” dediğinde bunu kafiye olsun diye değil, gerçekten de öyle hissettiği için yazdığını biliyorsunuz. Kendini, ruhunu tamamen açmak bu. Albümün her anında başka bir itiraf var, her an başka bir sırrını açıyor Fiona. Kalbini böyle sonuna kadar açan, kendisini yardıma muhtaç, zayıf, problemli göstermekten korkmuyor. Çünkü biliyor ki pek çoklarının onu “yardıma muhtaç” göstermesine rağmen herkes onun kadar yalnız, herkes onun kadar yardım istiyor. “Left Alone”da “Birinden beni sevmesini nasıl isteyebilirim ki, herkese beni yalnız bırakması için yalvarırken?” cümlesinde aslında herkesin hayatına dokunabilecek bir an var. “Daredevil”daki “Kendimi berbat etmeme izin verme” dediği gibi hepimiz için kendini yok etme düğmesi orada duruyor ve bazen ona basmamak için kendimizi zor tutuyoruz.

Belki de bunu bilmenin huzuru var “The Idler Wheel…”de. Fiona’nın her albümünün farklı havaları var ve bunlar “üzgün,” “depresif” gibi tek kelimelerle özetlenebilecek kadar basit değiller. Ama ilk anda kulağınıza geldiğinden çok daha umutlu, çok daha huzurlu, çok daha kendiyle barışık bir kayıt bu. “O piçlerin bizi yıkmasına izin vermeyeceğiz, endişelenmeyeceğiz artık” diyor, “Sonra da istediğimiz her şeyi yapabiliriz.”

Bir röportajında “Hayatta olmamın tek özrü müzik” demişti. Bu albüm mükemmel bir kariyerin, görkemli ve problemli bir hayatın özrü, ya da özeti.

Belki de o hep bu albümü yapmak istemişti. Ben hep bu albümü beklemişim. 2012’me bakıyorum da, bu yıl en iyi dostum “The Idler Wheel…”di. – Çetin Cem Yılmaz


Tame Impala – Lonerism

Bir ay kadar önceydi, Youtube’daki bir Tame Impala videosunun altında şu yoruma denk geldim: “This is like if John Lennon never stopped taking acid and divorced Yoko.”

Ben buraya ne yazsam, Tame Impala’yı bundan daha güzel anlatamayacağım galiba.1 Zamanda yolculuk, kafama tam anlamıyla yatabilen bir mevzu değil. Algı sınırlarımı fazlasıyla aşıyor. Ama şu olabilir; biri çıkıp Tame Impala’nın, 2000’li yıllarda çözülmek üzere, 70’li yılların herhangi bir ayında, herhangi bir günün, herhangi bir saatinde dondurulduğunu söylese ve konuşmasını ikna edici bir tonla süslese, inanabilirim. En azından bir başkası, 20’li yaşlarının ikinci yarısına henüz geçmiş insanlardan oluşan bir grubun, nasıl olup da 40 yıl öncesinin müziğini yapabildiğini açıklayana kadar.

Çok mu septik yaklaşıyorum bilmiyorum ama o ‘eskiyi çağrıştırma’ mevzusu grubun da biraz işine geliyor sanki. ‘Lonerism’ albümünden ilk dinlediğim şarkı ‘Elephant’ oldu.2 “But he feels like an elephant” ile başlayan sözlerin yarattığı ‘Elephant Man’ çağrışımı, sonlara doğru dillendirilen Cadillac, albümün diğer başrolünün “Feels Like We Only Go Backwards” olması falan… “Bunlar hep nostalji, bunlar hep geçmişe gönderme” diyeceğim ama daha fazla saçmalamaktan korkuyorum. Neyse…

Bir itirafla kapatayım; bundan birkaç yıl öncesine kadar, “O devirler kapandı; artık kült sanatçılar, baba baba gruplar çıkmaz” diyordum. Gel gör; geçen zaman içinde, tükürdüğümü yalama konusunda baya’ bir adım attım. Tame Impala, o adımların bir yenisi için en büyük adaylar arasında.3 Şu deliler de sonuncusu mesela.4 Hepsinin canı sağ olsun. – Onur Erdem


  1. En fazla, herkes gibi “Biraz da Pink Floyd sanki?” derim. O kadar.
  2. Şarkının girişinde “Uprising mi o?” diyen ilk insan değildim, bugün de son olmadığımı biliyorum. O bir kenarda dursun.
  3. Avustralya’dan kötü bir şey çıktığını görmedim şu ana kadar, o da bir etken
  4. http://youtu.be/u3OKLIBnZJY