Skip to content

Euroleague: Sağ Baştan Say #6 – #1

Euroleague'in ilk hava atışı öncesinde, tepedeki altı takım ile seri sonlanıyor.

Euroleague’in ilk hava atışına saatler kala, tepedeki altı takım ile son tefrikayı da kapatıyoruz.

Part I: Sağ Baştan Say #24 – #19

Part II: Sağ Baştan Say #18 – #13

Part III: Sağ Baştan Say #12 – #7



6. Olympiacos

Zeljko Obradovic, kariyeri boyunca acı çektirmekten bıkmadığı Olympiacos’un canını ilk kez Tel-Aviv’de yakmıştı. 1994’teki finalde Partizan’dan sonra Joventut Badalona’ya da sürpriz bir şampiyonluk kazandırırken,1 tribündeki üzgün taraftarlardan bazıları bugün ne yapmak istediklerine o gün karar vermişti. Angelopoulos kardeşler, 1997’den sonra hem Yunanistan’da hem de Avrupa’da zirveye çıkarmak için uğraştıkları takımlarını devralmaya o gün karar verdiler. Kendi anlayışları içerisinde de fedakarlıktan pek kaçınmadılar. Ancak fedakarlık algıları çoğunlukla biraz daha para harcamak ve sorunları birkaç transferden daha iyi şekilde çözebilecek bir şey olmadığına inanmakla sınırlı kalınca, uzunca bir süre umduklarını bulamadılar. Ve nihayetinde ayrılmayı düşündükleri bir sezonun ardından, tam tersi bir yol izlemek zorunda kaldıkları bir sezonda istedikleri şeye ulaştılar. Olympiacos’un mavi yaka rüya sezonu, her yönüyle müthiş dersler ve ironiler barındırıyor.

İşler uzun süre arzulandığı gibi gitmese de eriştikleri form sonrası baş edilemez bir takım haline geldiler. Yıllarca milyonlarca Euro’nun halledemediği o kimyaya artık sahiptiler. İyi bir kimya, her takımın hayali. Buna yönelik pek çok şeyi doğru yapsanız dahi elde etmeniz çok zor. Son ürünü etkileyen çok fazla değişken var ve hepsini kontrol etmeniz mümkün değil. Bu yüzden de kusursuza yakın bir kimyayı sağlamış bir takım olarak hala çok tehlikeliler.

Dusan Ivkovic’in AEK sonrası, Sırbistan milli takımı dışındaki kariyerinin onun standartlarında etkileyici olduğu söylenemez. Ama bu mavi yaka takım, onun istediği şeyleri vermeye başlamışken, yokluğu muhakkak ki çok önemli. Giorgos Bartzokas, aynı yapıyı mümkün olduğunca devam ettirecek ancak, kendi inşa etmediği bir yapıda çıkacak sorunlarda, doğal olarak binanın mimarı kadar etkin bir çözüm üretici, daha da önemlisi güveni sağlayan biri olamayacağı ortada. Temel stratejileri rakibi bozmaktan geçen bir takım olarak, bu sezon daha hedefte bir takım olacak olmalarından ziyade, rakiplerinin oyununu bozan detayların arkasındaki kurt ismi kaybetmek sıkıntı yaratabilir. Chris Fleming, Oktay Mahmuti, Andrea Trinchieri gibi yeni nesil, çıkışta olan koçları da yokladıktan sonra, ezeli rakipleri gibi onlarda da yerli tercih ağır bastı. Bartzokas’ın Maroussi’sinin playoffu zorladığı sezonda, Top 16’da geçildiği takımlar belki de tarihin en dominant takımı olan, herkesi ezip geçerek şampiyon olan Barcelona ve finali son saniyede kaçırmış, ULEB döneminin belki de en heyecan verici hikayesinin sahibi Partizan’dı. Son şampiyon Panathinaikos’u altlarına alırken, pek çok oyuncunun2 kariyeri de ileri taşınmıştı. Hala gelişmekte olan bir takım için, eldeki malzemeden iyi verim almayı bilen bir isim olarak uygun bir tercih görünümünde.

Yetenek olarak bu takımın tavanı çok yukarıda değil ve geri planda görülmeleri bu nedenle makul kabul edilebilir ama hem takım hem de bireysel olarak gelişmekte olduklarını unutmamak gerek. Geçen sezonun bence MVP’si olması gereken Vassilis Spanoulis, süperstar profilini gerçek anlamda doldurduğu bir sezon sonrası, daha da durdurulamaz bir oyuncuya evrilmiş durumda. Gene bence Final-Four’un MVP’si olması gereken Kostas Papanikolaou da hızla gelişmekte olan genç çekirdeğin en öne çıkan oyuncusu olacaktır. Sezon ilerledikçe katkıları artan Kostas Sloukas ve Evangelos Mantzaris’in yanına zaman zaman savunmada oldukça iyi iş çıkaran Dimitris Katsivelis de katılabilir. Kyle Hines’ın yanında Avrupa’ya daha da alışmış Acie Law ve Joey Dorsey de gelişime açık oyuncular. Tecrübesine rağmen sakatlıklarından dolayı verim alınamamış Lazaros Papadopoulos’un yerine Bilbao’da fena bir iş çıkarmayan Dimitris Mavroeidis, kritik maçlardaki kritik basketleri dışında kendisini özlemek için hiçbir sebep olmayan Marko Keselj yerine de üç numara için çok iyi bir alternatif olan Stratos Perperoglou geldi. Geçen sezonki olgunluğuyla şok yaratan altın elin sahibi Giorgos Printezis’le beraber, Pero Antic ve Martynas Gecevicius da devam ediyor. Görüldüğü üzere, ciddi hiçbir kayıp yokken, kadro biraz daha iyiye gitmiş durumda. Bireysel gelişimleri devam ederken, takım olarak da daha iyiye gidebilecek kapasitedeler.

Takımın korunmuş olması, halihazırda sahip olunan kimya dahi onları ciddi bir Final-Four adayı yapmaya yeter ki gözlerini korkutacak seviyede onların ilerisinde fazla da kadro mevcut değil. Rakiplerine ağır basacak bir kadroya sahip olmayışları, sahada çok üstün bir takım görünümünde olmamaları kimseyi yanıltmasın. Topa baskı başta olmak üzere, rakiplerin düzenini çok iyi şekilde bozmalarından ve herkese ters gelebilecek beş alternatifleri sunabilmelerinden dolayı, baş etmesi oldukça zor bir takım. Genç olabilirler ama kesinlikle tecrübesiz değiller, bahar geldiği zaman kimsenin onlarla oynamak istemeyeceği baş belası takım olmaları bu sefer sürpriz olmayacak. – Çağrı Turhan



5. Anadolu Efes

takım sporlarında kulüplerden bahsederken ülke içinde kullanmaya pek şans bulamadığımız istikrar ve ekol kelimelerine bir zamanlar en yakın şey olan efes pilsen,3 uzun bir süredir yapılan hatalı yabancı oyuncu transferleri ve yaşanan koç enflasyonunun da yardımıyla neredeyse kimliğini kaybetmişti. 2007’de oktay mahmuti ayrıldığından beri aradan geçen 5 yılda efes, tam 5 koç4 ve neredeyse 30’un üzerinde de yabancı oyuncu getirmişti. bu kadar fazla deneme yapmalarına imkan tanıyan avrupa standartlarında bile iyi sayılabilecek bir bütçeleri olsa da, bu 5 senelik dönemde yurtiçinde sadece 2009’da ergin ataman’la yaptıkları duble dışında herhangi bir kupa kazanamadılar. zaten o sezonun da en büyük defosu, tarihlerinde ilk kez euroleague’de gruptan çıkamamış olmalarıydı. ligde ise koraç kupası’nı kazandıkları sezondan mahmuti’nin takımdan ayrılmasına kadar geçen ve 6 kez şampiyon oldukları5 toplam 12 sezonun tamamında final oynayan efes pilsen, bu 5 senelik aralıkta ise iki kez de final göremedi. kısacası ayrı kalınan bu 5 sezon içerisinde efes pilsen’in oktay mahmuti’yi aradığı rahatlıkla söylenebilir.

oyuncular arasında yazın atılan en büyük imza, geçen sezon nba’e dönene kadar maccabi ile harika bir euroleague debut sezonu geçiren oyun kurucu jordan farmar’ınkiydi. geçen sene mahmuti’nin galatasaray’daki en önemli oyuncularından biri olan yeni transfer jamon lucas ile beraber arka alanda, koçlarının seveceği tipte agresif bir savunma ikilisi olabilirler. lakers döneminde sıklıkla görülen istikrarlı olarak yanlış kararlar verme alışkanlığından nispeten kurtulmuş gibi gözüken ve nba’e nazaran ilk adımı daha yavaş olan savunmalar karşısında önemli bir atletizm avantajı bulunan farmar, geçen seneki formuna ulaştığı takdirde euroleague seviyesinde efes’e çok katkı sağlayacaktır. ancak skorer yeteneklerinin yanında top dağıtımı departmanında da sorumluk alması gerekecek çünkü efes’in geçen sezon bu alanda yaşadığı problemleri ve vujacic & savanovic gibi topu iyi dolaştıran takımlarda çok etkili olabilecek iki önemli hücum silahı var. takımın artık veteranı diyebileceğimiz kerem tunçeri’nin sakatlığının ne durumda olduğunu bilmiyorum ama onun yokluğunda, türkiye’ye döndüğünden beri yeterince şans bulamayan doğuş balbay’ın agresif savunmasıyla, galatasaray’da geçen sene göksenin’in yaptığı gibi mahmuti’den ekstra süreler alması beklenebilir. pota altında geçen sene beklentileri karşılayamayan stanko barac ve takımdaki geleceği henüz net olmayan esteban batista’yı düşünerek yapılan semih erden hamlesi de aslında gayet mantıklı. batista’nın gönderilmesi halinde, diğer uzun yedeklerinin ermal ve gönlüm gibi size olarak sınırlı isimler olduklarını da göz önüne alırsak 5 numarada dakikalar semih ve barac arasında dağılacak gibi. son avrupa şampiyonası elemelerinde -bazı kusurları hala bulunsa da- sırtı dönük oyununu geliştirmiş gibi gözüken semih, aynı zamanda mahmuti’nin kafasındaki sert savunma beşinin de bir parçası olabilir.

geçen sezon galatasaray’la euroleague’e çok iyi bir geri dönüş yapan ve ne kadar iyi bir koç olduğunu bir kez daha hatırlatan oktay mahmuti’nin, henüz ilk sezonu olması nedeniyle elindeki oyuncu kadrosu belki ideal olmayabilir ama ne olursa olsun iyi ve tecrübeli bir kadro bu. rakibi kim olursa olsun her gece aynı savunma motivasyonunu gösteren ve bu karakteriyle tanınan retro bir “efes pilsen”i sanırım hepimiz özledik ve efes’i efes yapan ve bu 5 yılda unutulan bazı şeyleri geri kazandırması en muhtemel adam da görevin başında. top 16 geleneğini yine bozmayacaklardır ancak benim beklentim 6 sene sonra onları tekrar çeyrek finalde görmek. – Sedat Koç



4. Fenerbahçe Ülker

“Genç takımlarda antrenörlük yaptığım yıllardan bu yana teknik-taktik açıdan hep ortak prensiplere sahip yapılar inşa etmeye çalıştım; yani: Savunmada beraber hareket eden, yırtıcı baskı yapan, takım savunması düsturunu benimseyen, hücumda takım olduğunu unutmayan, paslaşmayı bilen, seven, oyuncuların bireysel başarısı için değil takım için en doğru atışı bulduğu bir yapı…”

Fenerbahçe Ülker geçen yıl zihinsel buhranlar yaşarken son yıllarda yavaş yavaş iyice artan kimlik arayışında sanki pusulasını kaybetmiş ve okyanusta savrulmaya başlamıştı. Spahija ve çevresinde gelişen kendine güven bunalımı hedefler çerçevesinde facia bir sezon sonuna götürmüştü takımı. Bu define arar gibi peşinden koşulan takım kimliğini edinebilmek için iki yöntem var diyebiliriz. Biri daha zor olanı; sen kendi içinden bir antrenör çıkaracaksın, ya da genç bir antrenöre güveneceksin. O aynı zamanda hem altyapıda hem de kendinden önceki koçlarla çalışıp kendini geliştirecek. Sen de kulüp olarak ona en nihayetinde kenarda çürümeden görev verip akabinde sabredip, yapı ve sistem inşaatında gerekli lojistiği sağlayacaksın. Sabırla, zamanla bir halıyı ilmek ilmek dokur gibi bir daha uzun yıllar bozulmayacak şekilde, sistem artık hangi oyuncu gelirse gelsin, belli bir görev tanımı ve yapının parçası olarak başarının ve istikrarın sürdürülebilirliğini sağlayacak. Lakin bu sistem sonradan görme fabrikasyon restoran zincirleri gibi yavan bir şekilde değil, her sabah aynı tazelikte ama ayrı bir keyfe vardığınız şekliyle size ürünler ortaya koyacak. İkincisi ise parayı bastırıp bu koçu, kurduğu sistemi ve olabildiğince oyuncusunu veya ona uyan basketbolcuyu alıp takım kurmak. İlki Montepaschi Siena, ikincisi Fenerbahçe Ülker’in izlediği yollar. İkisinde de bir zarar ya da kötü bir yan yok. Sonuçta bir sistem kurup, kimlik edinmeye çalışıyorsunuz. Bu her anlamda zahmetli ama sonunda ulaşılanlar bakımından hayırlı bir girişim. Simone Pianigiani ve şürekası bu minvalde en doğru hamlelerden biri. Pianigiani öncesinde düşünülen ama teklifleri kabul etmeyen Obradoviç ve Messina üzerinde de bu yüzden bu kadar duruldu. Pianigiani açıkçası Avrupa’nın en iyi iki koçu olarak kabul gören bu iki dev ismin son yıllarda hemen arkasında telaffuz edilen koçlardan biri. Hatta elde ettiği üst üste altı lig şampiyonluğu, iki Final Four bileti, 389 maçta 323 galibiyet, sayısız kupa ve her şeyden önemlisi basketbol coğrafyasında edindiği saygın konumla o Pantheon’a ilerde katılabilecek ilk aday belki de. Siena’da doğup ailesiyle yaşadığı Via Mentana’da yani salona çok yakın bir sokakta büyürken, basketbol hastası babası onu hayranı olduğu Siena basketbol efsanesi George Bucci’yi izlemeye götürdüğünde aynı zamanda takımın altyapısında da forma giyen küçük Simone, oyuncuları değil de taktik ve stratejileri çözümlemeyi severmiş. Sonrasında felsefeye merak salması, sezgici matematik ile kafayı bozması, dekadans ile  ilgilenmesi, siyah beyaz filmlere merakı ve Baudelaire ile rahatlaması onun sıradışılığını ortaya koyuyor zaten. 1996’da Siena’da asistanlık ile başladığı koçluk macerasında 10 yılda 11 koçun6 yardımcılığını yaparken altyapıda 5 gençler şampiyonluğu kazandı.

2006’da koçluğa geldikten sonra da sabırla ve zanaatkar edasıyla sistemini yani girişteki cümlelerde anlattığı prensipleriyle beraber takımı inşa etmeyi başardı. Benzer oyuncu kalıplarıyla giden-gelen trafiğinde takım bu sayede sarsıntı dahi yaşamadı. Şimdi aynı yapıyı Fenerbahçe Ülker’de kurabilmek için ilk defa Siena dışında bir maceraya girişti. Truman Show’daki Truman misali… İtalya milli takımı ile giriştiği macerayı söyleyenleriniz olacaktır. Lakin milli takım yapısıyla kulüp takım işleyişini biraz ayrı tutmak lazım kanımca. Pianigiani orada istediği tarzda ortamı bilhassa da oyuncu grubunu henüz bulmuş değil. Fakat orada da zaman geçtikçe farklı şeyler ortaya çıkabilir. Fenerbahçe Ülker’de ilk yurt dışı deneyimini yaşaması ona biraz daha fazla zaman tanınmasını da gerekli kılıyor. Vujoseviç-CSKA Moskova evliliğinde yürümeyen durumun burada oluşmaması için zaman, sabır ve itidal gibi kelimelerle bezeli Türk sporseverinin çok sevmediği lügatı benimsemek yararlı olabilir. Lakin saha içi komutanı yani sistemle ilgili tüm datanın hazır haliyle yüklü olduğu oyun kurucu Bo McCalebb transferi işleri kolaylaştıran bir hamleydi. McCalebb Euroleague’in en iyi oyuncularından biri. Hızı, yırtıcılığı, doğal penetre yeteneği, oyun zekası ile takımı bambaşka bir seviyeye çekecek. Pianigiani’nin yapılandırması ondan başlıyor. Yanında Ömer Onan ve Romain Sato ile korkutucu bir savunma grubu oluyorlar. David Andersen, Mike Batiste gibi iki büyük tecrübe ise hem kazanma alışkanlığını hem de sistemin işlevselliğini artıracak. Andersen zaten bu yapıdan geliyor, Batiste ise Diamantidis gibi farklı bir gardla oynamaya alışmış olsa da oyun zekası ve açıölçer ile yaptığı perdeleri ile McCalebb tarzına da uyum sağlayacaktır. McCalebb ondan daha iyi bir tünel kazıcı bulamayabilir. Andersen ise hem çember altında hem de dışardan önemli bir skor gücü ancak sağlığı ve form durumu mühim. Barış Ermiş ise alınabilecek en değerli yerli oyun kuruculardan biri olarak McCalebb’in kenarda olduğu zamanlar bilhassa da sisteme alıştığı zaman tempoyu koruyabilir. İlkan Karaman, Mirsad’ın gidişinde gelen çok fazla yaraya merhem olacak bir uzun. Belki dış şut tehdidi yok ancak sertliği, ribaund gücü Pianigiani için kritik önem taşıyor. Oğuz Savaş’ın çember altı rolü ve Kaya Peker’in kenardan desteği orayı toparlıyor. Ancak bu yapıda pas trafiği ve dış şut tehdit istikrarı hayati önemde. Bunu Emir Preldzic ve Bojan Bogdanoviç’in yapması gerekecek. Emir’in özellikle McCalebb ile top paylaşımı konusunda ve o yokken oyundaki yaratıcılık ve pas akışı ekseninde etkisi denklemin anahtarlarından biri. Bogdanoviç ise daha istikrarlı olmak zorunda. Bu sistem ona iyi gelebilir. J.R. Bremer da son dakika transferi olarak McCalebb’ın kenarda olduğu bölümde ya da onunla yan yana hücumda yaratıcı ve diğer bir opsiyon olmaya çalışacak. Savunmanın öncelikli olduğu yapıda hücumdaki portföyü genişletmiş olacak. Dış şut istikrarının sınırlı olduğunu hatırlatalım.

Bu kadro Fenerbahçe Ülker için kağıt üstünde F4 kapısını aralayabilecek güçte. Lakin Pianigiani’ye de hemen Kral Midas beklentileriyle yaklaşmamakta yarar var. Bu takım için son 16 sorun olmayacaktır ancak bu ısınma döneminde kaza olmazsa katları yukarı doğru sağlıklı, sabırlı bir şekilde çıktıkça Fenerbahçe Ülker yeni bir dönemin ilk hasadını yapabilir. Pianigiani 43 yaşında, çok başarı elde etse de Avrupa’da başarı onun için olmazsa olmaz… Ve bunu oyuncularına aktarma konusunda çok becerikli bir koç. Kimlik sokakta bulunmuyor, onun için sabretmek gerekiyor…  – Caner Eler



3. Real Madrid

Karşıyaka taraftarının uslanmaz iyimserliğini çok iyi anlatan bir tezahüratı var: “O gece bu sene.” Her sezona bu tezahüratla başlanır, sonrasında ayaklar yere basıp hedeften uzaklaşıldığında yine eski bağırışlara dönülür: “Ne zaman gelecek o büyük gece?”

İşte 1980’lerden sonraki Real Madrid basketbolu da bu durumda. 1995’teki Zeljko Obradoviç sezonunu bir kenara bırakırsak, neredeyse her sene beklentilerin altında kaldı Real. 2000, 2005 ve 2007’deki lig şampiyonlukları ve 2007’deki EuroCup haricinde son yıllarda büyük yıldızların geldiği ama hepsinin hayal kırıklıkları yaşadığı bir takım Real Madrid.

Ettore Messina’yla geçen bir buçuk sezon, üzüntünün zirve yaptığı dönemdi. Real o günden bu yana farklı bir yere gidiyor. Pablo Laso yönetiminde “Buraların Phoenix Suns’ı” olma yolunda hızla ilerleyen Real Madrid, son yıllarda Avrupa’da şampiyonluk hedefiyle yola çıkan takımların aksine oyunun temposunu çok hızlandırıp, her şeyi hücum üzerine kurmaya karar verdi.

Euroleague’de maç başına 64 top kullandılar geçen sezon. Yetmiyormuş gibi maç başına 22 de faul attılar. Bu sezon bu sayılar daha da artacak gibi…

Takımın çekirdek kadrosu korundu. Gidenler içinde en önemli isimler olarak Kyle Singler ve Ante Tomiç’i sayabiliriz. Singler verimli hücum eden, enerjik, fizik avantajı bulunan bir forvetti. Ante Tomiç ise hem pas yeteneği, hem de yüksek yüzdesiyle belki de takımın en önemli sırtı dönük hücum silahıydı. Singler’ın yerine Rudy Fernandez, Tomiç’in yerine de Marcus Slaughter alındı. Rudy takım için çok önemli. Belki Singler kadar iri değil ama Avrupa’nın çok üzerinde atletik yetenekleri ve sayı potansiyeliyle bu yeni sistemin en önemli parçalarından biri olacak. Geçen sezon lokavt bitene kadarki sürede zaman zaman iyi maçlar çıkardı. Rudy bildiğimiz Rudy, sahada kaos yaratan, açık alan bulduğunda canavara dönüşen, set hücumunda kötü kararlar verebilen, savunmaya katkı sağlayan bir Tazmanya Canavarı. Real sistemine çok uygun.

Karşıyaka’dan bildiğimiz Marcus Slaughter ise tam Pablo Laso’nun Real Madrid’i için yaratılmış. Olağanüstü atletik yeteneklerini Euroleague seviyesinde verimli kullanmayı öğrenen Slaughter, Almanya’da geçirdiği harika sezonu Real Madrid transferiyle taçlandırdı. Tomiç gibi sırtı dönük oynayamaz, pas yeteneği yoktur, boyu uzun değildir ama oynarken öyle bir keyif verir ki, izlemeye doyamazsınız. Real’in artık her şeyden vazgeçip tamamen riske ettiğinin bir göstergesi Slaughter’ı şubat ayında transfer etmiş olmaları. Marcus bir blokla, alacağı ribaundla hızlı hücumu başlatacak, erken pozisyon alıp smaçlarıyla bitirecek. “Buraların Amare Stoudemire’ı” olacak yani.

Bu kadar Phoenix Suns benzetmesinden sonra insanın aklına takımın Steve Nash’inin kim olacağı sorusu geliyor. Laso’nun belki de en büyük hatası Sergio Llull’u burada denemekti. Llull’un oyun kurucu oynama projesi en çılgın projeden bile daha çılgın olduğu için pek işlemedi. Neyse ki koç akıllı adam ve kısa sürede bundan vazgeçip kadroya Dontaye Draper’ı kattı. Draper’ı Hırvatistan Milli Takımı’ndan tanıyabilirsiniz. Geçen sezon EuroCup’ı birbirine katmıştı. Kısa boyuna rağmen inanılmaz çabuk, hareketli, çok fazla üçlük kullanan bir guard. Daha da önemlisi müthiş top çalma yeteneğine sahip ve sıfırdan hücum başlatabilir. Geçen sene ligin en çok ribaund alan ve blok yapan takımı olan Real, şimdi Rudy-Slaughter ve Draper ile top çalma konusunda da iddialı olacak. Hızlı oynamak isteyen bir takım daha ne ister ki?

Bir de Nikola Mirotiç gerçeği var tabii ki. Muhteşem bir skorer olan, neredeyse hiç faul kaçırmayan Mirotiç, yüksek oyun zekâsıyla şu anda Avrupa’nın en iyi dört numarası. İspanya Milli Takımı formasını giydiği gerçeği içimizi acıtsa da Karadağlı “Buraların Dirk Nowitzki’si” konumunda. Üstüne üstlük Laso’nun temposu onun oyununu daha da ön plana çıkarmaya müsait. Bu sezon onu izleyecek olmak büyük keyif.

Real Madrid geçen sezon Euroleague’in en çok sayı atan takımıydı. Bu sene daha da fazla atmalarını bekleyebiliriz. Ancak transferlerin Madrid’in savunmasını geliştirdiğini söylemek gerek. Pota altında Felipe Reyes ve Mirza Begiç haricinde tüm oyuncuların ayakları çabuk.7 Hepsi yardıma yetişebilecek kadar atlet uzunlar. Bu kadar yüksek tempoda çok sayı yemeleri normal, fakat rakip koçlar Real’i nasıl durduracaklarını düşünürken çok vakit harcayacaklar. Peki bu kadar yetenekli ve özel kadro Final Four yapabilir mi? İşte o sorunun cevabı basketbolun nereye gittiğini gösterecek. Derrick Rose’un MVP, Miami Heat’in şampiyon olduğu bir NBA dünyasındayız artık. Sene sonunda Real bunu başarabilirse, birçok inancı yıkıp Avrupa trendlerini değiştirecektir, şüpheniz olmasın. – İsmail Şenol



2. FC Barcelona Regal

Ekibin geçtiğimiz yazın başındaki ilk denemesinde tutulduğu formatla bu işe kalkıştığımızda, ikinci sıraya Barcelona’yı layık görmemin ardında ne vardı bilmiyorum. Sonuçta başlarındaki koç, Sergio Scariolo seviyesinde falan olmasa da, bana hiçbir zaman güven telkin edememiş bir adamdı. Beş kişilik uzun rotasyonundan üçünü (Fran Vazquez, Boniface N’Dong, Kosta Perovic) kaybetmişlerdi, yerlerini doldurmak için yöneldikleri iki isim (Ante Tomic, Nathan Jawai) bilhassa savunma alanında teraziyi dengeleyebilecek gibi gözükmüyordu. Sarunas Jasikevicius transferi elbette haber değeri taşıyordu, ama senelerden 2003 değildi. Hepsinin ötesinde Real Madrid’i durdurulamaz gösterdikleri Supercopa finalinin anıları hafızamda çok tazeydi. Cevap verdiğim sırada, günün benim için çok erken saatlerinde, pek de heyecan verici olmayan bir film için Nişantaşı’nda bir sinema salonundaydım. Belki çok fazla düşünmeden sıramı savmak istedim sadece.

Barcelona’nın ezeli rakibi karşısında yaşadığı acizlik, alarmların bangır bangır çalmasına neden olacak kadar endişe vericiydi. Ama öte yandan Pablo Laso’ya rüyalarındaki senaryoyu hediye ettiklerini söyleyebilirdiniz. Dengelerde esaslı bir değişimi işaret ediyordu bu. Zira Barça geçen sezonki El Clasico buluşmalarında kaybederken bile, kurallarını kendi koyduğu bir oyunda kaybediyor olduğunu hissettirmişti. Farkı yaratan neydi? Perimetre savunmasından beklentileri temel olarak, rakibi uzunlarının yardım bölgesine sürüklemek ve oradaki kapana kıstırmaktan ibaret olan Pascual’ın yeni ön alan rotasyonu birdenbire alıştığı kadar güvenli bir kapan oluşturamamaya başlamıştı. Bu basit bir zayıflık değildi ve tüm savunma çatısının çökmesine davetiye çıkarmıştı. Vazquez’in Barça’daki son iki sezonunda hiç de verimli kullanılmadığını düşünen biri olarak, Jawai ve Tomic’in katılımı ile hücumda bir yükseltgenme yaşandığını söyleyebilirim. Fakat bu ikilinin oyunun diğer yakasındaki temel bilgileri ve güdüleri açısından sabıkalı oldukları bir sır değil. Eğer böyle bir zayıflığa sebebiyet veriyorsanız, masaya getirdiğiniz diğer şeylerin de pek bir anlamı kalmıyor. Uzun zamandır özel günler için sakladığınız şarabı dolabından özenle çıkarıyorsunuz, derken kız arkadaşınız alelade bir somon fümeyi  dayıyor ve Portaxe’te8 mezuniyet masasına dönüyorsunuz.

Pascual’ın elit bir koç olabileceğine dair şüpheye düşüren birçok özelliği var. Kimi zaman oluşturduğu yapıyla ideali yakaladığına körü körüne inanmış ve bu yüzden en bariz taktik hamleyi yapmaktan çekinen birini görüyorsunuz kenarda. Kimi zamansa hiç lüzumu yokken soğukkanlılığını yitirip oyundaki her aksiyonu aşırı bir reaksiyonla karşılayan birine dönüşüyor aynı adam. Fakat geliştirdiği savunma paternleriyle bu alanda saygın bir doktora tezi yazabilecek kadar yetkin olduğunu kabul etmek lazım. Bu yüzden yeni görev tanımlarıyla, yeni ve kararlı bir savunma düzeni kurabileceğine ve sezonun başındaki bu sallantılı durumun9 ileride çok sık tekrarlanmayacağına inanıyorum. Belki yapılacak bir transferin de yardımıyla… 2010 şampiyonluğunun başrollerinden birinde oturan Pete Mickeal geçen sezon hiç olmadığı kadar pasif göründü. Chuck Eidson’ın denklemden çıkması onu yeniden rahatlatabilir. Takımdaki herkes gibi…10 Geçen sezon vites düşürmeyen belki de tek isim olan Erazem Lorbek’ten de bu sene tüm getirdiklerinin yanında savunmada özel bir farkındalık geliştirmesi de beklenecek. İspanya’ya geldiği 2009 yazından beri takım bu departmanda ilk kez gerçekten topallıyor çünkü.

Londra’daki oyunuyla dizginler onun eline verildiğinde vasat bir Brezilya-Avustralya maçını bile bir Luis Buñuel filmine çevirebileceğini gösteren Marcelinho Huertas, bu takım için birçok sorunun cevabı olmaya namzet. Huertas’la işler Eidson’a oranla daha iyi gitti belki ama sezonun büyük bölümünde, Pascual onun için de ideal ortamı yaratamayacak gibi duruyordu. Juan Carlos Navarro’yla birlikte oynamayı öğrenmesi neredeyse Nisan ayını buldu ve buna rağmen hala her ikisinin de aynı anda etkili olabildiği bir maçı gözünüzün önüne getirmek için epeyce düşünmeniz gerekiyor. Saras transferi de büyük oranda, son dönemde düzenli olarak maç kaçırmaya başlayan La Bomba’yı nefeslendirme gereğinden ilham almış gibi.11 En azından kısa rotasyonunda geçen sene bu aylarda gördüğümüze benzer bir belirsizlik dikkat çekmiyor ki bu olumlu bir şey. Özellikle koçunuz Pascual ise eldeki bir ceviz, her zaman daldaki iki cevizden yeğdir.

Bize ayrılan sürenin sonuna geldik. Real Madrid’i lig şampiyonluğuna daha yakın görüyorum ama sezonun ne getireceği bilinmez. Hele de bu yeni formatta hangisinin Final-Four’da olup, hangisinin dışarıda kalacağını kestirmek benim süper güçlerimi aşıyor. Fikret Engin’e kulak verin, kendinizi zor duruma sokacak bahisler yapmayın. – Cem Pekdoğru



1. CSKA Moskova

Moskova’daki en zor yazlardan biri atlatılmış olsa gerek. CSKA Moskova’yla bağı bulunan herkesin hayatları boyunca unutamayacağı o travmadan sonra bir yandan sezonun bir an evvel başlaması için sabırsızlanırken bir yandan da artan baskıların getirdiği şüpheci duygularla boğuştular. Yine çok iyi bir takım kuruldu ama bir önceki kadar, kağıt üstünde herkese çok fazla durmuyorlar bu sefer. Daha başka bir yola girmeleri gerekiyordu ve durum dışarıdan belki çok farklı görünmese de o yola da girildi aslında. Andrey Vatutin’in yaz boyunca yüzü gülüyordu ama o baskıyı içten içe hissettiğine şüphe yok, herkesin krizle boğuştuğu bir ortamda canlarının istediğini alabilecek lükse sahip olmayı sağlayan finansörlerin şampiyonluk dışında bir sonuçla tatmin olmayacağı aşikar. O da en güvenilir, en garanti yola giderek bildiği bir isme, Ettore Messina’ya başvurdu. Değişen birkaç oyuncudan daha yapısal değişikliklerin olduğu bir takımı şampiyon yapması beklenirken, beklentilerle boğuşmak Siciliyalının en zor işi olacak.

Lakers macerasından sonra, daha sakin bir profil çiziyor Messina. Amerika’daki özgürlük kavramından nasıl etkilendiğini belirtirken, Madrid’deki yıpratıcı iki yıl sonrası buna ihtiyacı varmış gibi göründü. Yine de eminiz ki onun içindeki ateş zerre azalmamıştır, Madrid’de göremediği saygıya karşı, sahada söyleyecek çok sözü var zira. Moskova’daki dört yılında kurduğu hanedanlığı yeniden inşa ederken benzer bir yapı planlıyor olsa gerek.

Savunma prensiplerini devam ettirmenin yanında, yarı saha hücumunun kralını uygulayacak bir takım inşa etti tekrardan. Bu uğurda çok büyük isimlerin peşine düşmeyip, daha yönetilebilir, ego savaşlarından da daha uzak kalacak bir takım kurdu. Keza, gelişmekte olan, oyununun üzerine koymakta olan isimler belirlendi. Son iki sezonun tartışmalı ismi olsa da hala bu ligdeki belki de en yaratıcı oyun kurucuyu tamamlayacak şekilde, deliciliği ve temposuyla geçen sezonun yıldızlarından Aaron Jackson’u getirdi. David Blatt’ın yönetiminde tekrardan coşan, olimpiyatlarda performansı ile dikkat çeken Anton Ponkrashov da Messina ile verimli olması şaşırtmayacak isimlerden. Kanatlarda yarı saha hücumunda işleri çözmesi beklenen Sonny Weems’le birlikte Obradovic tedrisatı sonrası pick and roll oynama becerisini de eklemiş, bu ligin en saf şutörlerinden Drew Nicholas var. Nicholas’tan Trajan Langdon’dan aldığı müthiş savunma katkısını alamasa da eski sistemindeki bu kritik görev için ideal bir isim bulmuş durumda. Cantu’nun parlattığı isimlerden Vladimir Micov, Andrey Vorontsevich’le beraber ideal tamamlayıcı rolünde. Savunmanın merkezi Viktor Khryapa sakatlık sorunları yaşamazsa Messina’nın mentalitesiyle birleşince bu takımın yine elit savunma takımları arasına girmesinin garantörlüğünü üstlenecektir. Zoran Erceg, şutör uzun olarak farklı çözüm alternatifleri sunarken, Nenad Krstic pota altı üretimi sorumluluğuna devam edecek. Sasha Kaun da Krstic’in savunma defektlerine karşı savunmacı uzun profili olarak önemli bir boşluğu dolduruyor olacak. Kısacası, farklı şartlara, işlerin ters gittiği zamanlara karşı daha hazırlıklı, cebinde B, C, D planları bulunduran bir takım oluşturuldu. Zirveye ulaşmak için sahip olunması zaruri olan komple takım planına uygun, çeşitliliği olan bir kadro oluşturuldu. Ve bunun geçen sezonki süper-über rüya takımda olduğu tartışılırdı…

Milos Teodosic’in son iki sezondaki bazı performansları soru işaretleri barındırıyor olabilir. Şu ana kadar topu dağıtmaya konsantre, potaya fazla bakmayan bir profil çizerek umut veriyor. Daha da önemlisi kenarda ondan kaynaklı sorunları çözmek konusunda güven duyacağınız biri var. David Blatt’ın yararlanmak için çaba dahi harcamadığı bir adamdan, Avrupa’nın bir numaralı winner’ını yaratmış biri var kenarda. Kısacası, in Messina we trust…

Sistemi oturtmak, ideal kimliği bulmak zaman alacaktır muhakkak. 2006’da şampiyonluk öncesi neredeyse her hafta MVP olan David Andersen’in sakatlığı sonrası onları sonraki yıllarda taşıyacak olan savunmacı kimliklerini oturttukları unutulmamalı. Messina, sistemin her köşesini optimize etmeye çalışırken, her şeyi de sorgulayarak, kusursuzluğa doğru ilerler. İlk aylarda kötü sonuçlar da gelebilir ama Obradovic’in de olmadığı bir ortamda, kadrosundan koçuna kadar, her yönüyle bir numaralı aday olduklarını reddedecek kişi sayısı fazla değil. 2005’deki TAU Ceramica şokundan şampiyonluğa uzandıkları yolun bir benzeri var önlerinde, yine bir travmanın motivasyonuyla hazırlanılan bir sezon. Ve tekrardan, kendisine yeterince saygı göstermeyen Madridlilere karşı, söylemek isteyeceği bir şeyler olsa gerek Sicilyalının… – Çağrı Turhan



  1. Panathinaikos döneminden önce, bir sonraki sezon da Real Madrid’le Olympiacos’u finalde mağlup etmişti.
  2. Jamon Gordon, Kostas Kaimakoglou, Dimitris Mavroeidis
  3. anadolu efes’e hala alışabilmiş değilim.
  4. david blatt, ergin ataman, velimir perasovic, ufuk sarıca, ilias zouros
  5. bu 6 şampiyonluğun 4’ü mahmuti’nin ilk 4 sezonunda kazanılmıştı.
  6. Pancotto, Melilo, Dalmonte, Rusconi, Frates, Ergin Ataman, Carlo Recalcati
  7. Ki Begiç’in nasıl bir blok tehdidi olduğunu anlatmaya gerek bile yok.
  8. Bu ismin Baltalimanı’ndan geldiğinin fark edildiği an, başkaları adına utanma halinin en son noktasıdır.
  9. Sadece Supercopa kaybedilmedi, lige de iki mağlubiyetle başlandı. Bu Barcelona’nın Spor Toto Süper Lig’de son on yıldaki en kısır başlangıcı mı bilmiyorum, ama Bilbao maçındaki eziyete sonuna kadar katlanamadığımı biliyorum.
  10. Eidson bu kıtadaki favori topçularımdandır ama sistem içinde sindiremediğinizde bu kez sizin için harap edici olmaya başlar. Şu ana kadar Kazan’daki görüntü de farklı değil ne yazık ki.
  11. İki genç İspanyol Xavi Rabaseda ve -93 doğumlu- Alex Abrines’in de fırsatları iyi değerlendirdikleri takdirde birer rotasyon parçasına dönüşmeleri çok uzak değil. Žižek Konuşuyor: The field is open.