Skip to content

C Grubu: Ten Years After

Yazıhane ekibi Euro 2012 öncesinde toplandı, C Grubu'nu Cem Pekdoğru yazdı...

Avrupa Şampiyonası’nın Interrail’dan farkı yok. Yine aylarca konuştuk, tartıştık ama gitmeyi başaramadık. Fakat orada, bir turnuva var uzakta, kayıtsız kalamayız. Yazıhane ekibi toplandı, dört yazar, dört grubu paylaştı. Tavsiyemiz: Son güne bırakmayın, notları bugünden okumaya başlayın!

2002 Dünya Kupası’nın hatıralarını canlandırmak benim için çok zor değil. Türkiye’de yaşayan biri olarak, bunun bana özel olmadığının da farkındayım. Moda tabirle, bugün sokakta 15-16 yaşından büyük herhangi birini çevirip İlhan Mansız’ın golünde nerede olduğunu sorsanız, size fazla duraksamadan net bir cevap verecektir. Ben Kosta Rika maçını nerede izlediğimi/dinlediğimi de hatırlıyorum. İlk yarısını bir köftecide (izledim), ikinci yarısını Tekirdağ-Çorlu otobüsünde (dinledim). O zamanki adıyla LGS’den çıkmıştım. Yazın büyük olayı oydu. Sonuçlarının hayatımdaki etkisi de hayli büyük oldu. Ve sınav arifesindeki birincil moral enjeksiyonu, anneannem dahil bütün ailenin Panini albümümü tamamlamam için seferber olmasıydı. Bir de Lakers’ın final yürüyüşü.

Nereden çıktı bu 2002 nostaljisi? Sebeplerden biri, bu dört takımın tamamının katıldığı son büyük turnuvayı görebilmek için teybi 10 sene öncesine sarmamız gerekiyor. Tabii bu daha çok İrlanda Cumhuriyeti’yle alakalı. İrlandalılar o yazı hala merkezinde milli takımı bulunduran bir skandalla hatırlıyor, ancak Almanya’yla berabere kalıp gruptan çıkmışlar ve bugünkü rakiplerinden İspanya’ya penaltılar sonunda kaybetmişlerdi. Diğer ikili ise G Grubu’nda randevulaşmış, İtalya’yı yenen Hırvatistan son maçta iddiasız Ekvador’a kaybederek her şeyi berbat etmişti. Ahn Jung-Hwan’ın İtalya’da persona non grata ilan edilmesiyle noktalanacak ikinci tur maçından hemen önce.

İrlanda Cumhuriyeti

10 senedir büyük turnuva oynamıyorlar, 24 senedir de bu şampiyonaya iştirak nanay. Kralı oldukları Eurovision’ı bile en son 96’da kazanmışlar. Fakat hemen her gelişlerinde en azından bir tane fiyakalı galibiyet alıyorlar. Almadıklarında da İtalya ’90’daki gibi üç beraberlikle gruptan çıkabiliyorlar.

Giovanni Trapattoni takımının başarı ihtimali için, bu gelgitli futbol tarihinden daha güvenilir dayanaklar arıyor. Brian Kerr ve Steve Staunton (hiç sevmem) ile dibi gören İrlanda futboluna ilk olarak savunma disiplinini geri getiren Il Trap, takımını buraya 13 maçlık bir yenilmezlik serisiyle uçuruyor.1 Gruptaki her takım, yenilmesi güç bir rakiple karşı karşıya olacağını biliyor ki Trapattoni dönemindeki en büyük kazanım bu kimlik.

Trapattoni görev süresince, 4-4-2 dizilişinde Ada orijinli bir teknik direktörün bile olamayacağı kadar tutucu gözüktü. Takımı iyileştirmek adına hiç maceraya girişmemesi nedeniyle çokça eleştirilse de, 2010’da kirli bir Fransız eli engel olmasaydı şu anda takımı üst üste ikinci büyük turnuvaya götürmek üzere olacaktı. Yani bu tutumu sürdüreceğini tahmin etmek zor değil. Yaşına rağmen kariyerinin zirve yıllarını geçiren sağlam bir kaleci, ortalama üstü bir defans tandemine eşlik eden muhafazakar bekler ve savunmayı iyi bilen ama yaratıcılık namına ortaya hiçbir şey koymayan iki merkez oyuncusu ile göreceğiz onları. Zaman zaman Stoke gibi. O merkez oyuncularından biri olacak Glenn Whelan ve kenarda skoru değiştirmek için bekleyecek Jonathan Walters yabancılık çekmeyecek yani. Yaratıcılık ise büyük oranda iki kanat pozisyonundan beklenecek. 2002’ye göre artık daha yorgun bacaklarla izlediğimiz bir Damien Duff ve yetenekli ama tavanı belli Aiden McGeady bu pozisyonları doldurmak için ilk adaylar. Ve elbette bu tip şampiyonalara, orada bulunmak adına ter dökmüş oyuncuları götürme konusunda çok kararlı gözüken Trapattoni için istisna olmayı başarabilmiş James McClean. Alt yaş milli takımlarında Kuzey İrlanda için oynamış McClean’in kadroya dahli bayağı bir gürültü koparttı. Nani gibi adam geçemiyor veya Gareth Bale kadar hızlı değil ama Martin O’Neill, Sunderland’ın sezonunu 180 derece değiştirirken ikisinden de verimli oynadığı söylenebilir. Gol işini tamamen Keane-Doyle-Walters-Long dörtlüsünün önüne atılacak uzun toplara bağlamak istemiyorsa, McClean’e şanslar vermesi şart İtalyan’ın.

İrlandalılar’ın 2002 hatıralarından bahsediyorduk. 10 yıldır neredeyse her futbol muhabbeti, bir iç savaşa dönüşen Roy Keane vakasına bağlanıyor. Ve şu sözlerle bitiyor: “You can stick it up your bollocks.” İrlandalı oyuncuların bu sefer ülke halkına daha iyi bir hatırat bırakmaları şart, çünkü Trapattoni’yi kızdırmak istemezsiniz.2

Hırvatistan

Çocukluk yıllarımızda formalarına hasta olmuştuk Hırvatistan’ın. 2008’de üzüntülerinden -dolaylı da olsa- öyle bir haz duyduk ki, 2012 bileti için eşleştiğimizde gelen hayal kırıklığını adaletin gecikmeli bir tecellisi olarak görecektik.

Euro ’08 kadrosunun iskeletini oluşturan oyuncuların birçoğu bugüne taşınamadı, yokluğu en çok özlenen ise şüphesiz Niko Kovac. Onun yokluğunda Avrupa futbolunun taktiksel açıdan en esnek beyinlerinden olan Slaven Bilic, yeni bir formül bulmak zorundaydı. Jenerasyon değişiminden harika hücum oyuncuları çıktı. Bu iyi bir şeydi ancak aynı zamanda zor bir dönüşüm sürecine itecekti Bilic’i. Yeni anlayışın zirve noktasına ise Türk Telekom Arena’da ulaşılacaktı.3 Gruba start verecek İrlanda Cumhuriyeti maçını kazandıracak strateji de benzer olabilir, bu yüzden ‘devam et, sonra başlarsın’ demek daha makul gözüküyor. O günden farklı olarak Bilic’in elinde Nikica Jelavic ve Eduardo da Silva var ve Ivica Olic’in hazırlık kampındaki sakatlığı sonrasında bunlardan birine başvurmak zorunda. Ocak transferinde Everton’a geçtikten sonra 16 maçta 11 gol atan Jelavic, bu sayıya 15 dokunuşta falan ulaşmıştı. Premier League son yıllarda rastladığı en büyük tek vuruş ustasını selamlamış olabilir, Bilic de bu grafiği görmezden gelmeyecektir. Orta sahada Luka Modric, Darijo Srna, Ivan Rakitic ve Ivan Perisic sayılacak ilk isimler. Türkiye eşleşmesinin kahramanı Srna nerede oynuyorsa, bu takımın kalbi orada atıyor. Geri kalanlarsa kulüplerinde çok iyi birer sezonu geride bıraktılar.

Fakat Niko ve biraderinin ayrılışının takımı vurduğu yer, top rakibin ayağına geçtiğinde fark ediliyor. Hırvat liginin asansör takımlarında oynadıktan sonra 28 yaşında keşfedilip ilk kez milli olan Tomislav Dujmovic, hala ucuz bir Kia kullanıyor, boş zamanlarında tiyatroya gidiyor ve Rus klasiklerini okuyor. Ama ne yazık ki oyunun tek yönünü oynayan bir ön libero ve Niko’nun yerini doldurması mümkün değil. Geri dörtlüde ise daha fazla soru işareti var. Tecrübe akıtan Pletikosa-Simunic ortaklığı bile form durumlarına bakıldığında pek güvenilir değil. Pranjic-Corluka ikilisi de 2008’de bulundukları yerden birkaç adım gerideler. Ayrıca beklerde bu ikisini kullanmak, Bilic’in düşmeyeceği kadar büyük bir gaflet.

Savunma problemleri düşündürücü. Modric sezonun ikinci yarısında fiziksel olarak düşmüş gözüküyordu. Böyle yoğun bir tempoyu kaldırabilecekse, Yetenekli Bay Bilic’in milli takımdaki son görevinde Hırvatistan sonuna kadar gidebilir. Modric o kadar özel bir oyuncu. O idare edecek kadar oynayacaksa, yetersiz savunmacılarıyla çeyrek final hayal edebilecekleri en üst nokta olur.

İtalya

Maçları anlatan Fikret Engin’in Kaka Leite, Moraes Cafu gibi anonslarla belleğimize tecavüz girişimlerinde bulunduğu TV 8 döneminden beri Serie A’nın çok sıkı takipçisi sayılmam. Tahmin edebileceğiniz sebepler. Yine de yılın büyük bölümünde kolej basketbolunu NBA’e tercih eden biri olarak Serie A izleyeni de yargılayamam. Büyük oranda yerel futbol ortamından can bulan milli takımı benden iyi mercek altına alacak olanlar mutlaka vardır. Yine de bir deneyelim.

Azzurri buraya futbol tarihindeki 28. şike skandalının gölgesinde geliyor. Son iki dünya kupasını benzer şartlar altında kazanan bir ülkenin bu duruma verdiği çapraşık tepkiler anlaşılabilir. Fakat Marcello Lippi’nin bozguna uğrayan 2010 takımından sonra görevi devralan ve kapıdaki jenerasyon değişimini takım yapısına çok iyi zerk eden Cesare Prandelli’nin patlak veren olaylardan hoşnut olduğunu sanmıyorum. Zira şimdiden şike iddialarının adresindeki isimlerden Domenico Criscito’yu kadrodan çıkarmak gibi cesur bir karar almak zorunda kaldı. Takım Rusya maçında sakatlanan Andrea Barzagli’den de mahrum kalacak, en azından grup maçları sonuna kadar. Bu Prandelli’nin bir B planı olarak kafasında tuttuğu üçlü savunma fikrini de tedavül dışı bıraktı.

Neyse ki 2012 model İtalya’nın üzerine kurulduğu yer burası değil. Prandelli’nin birlikte kullanmanın formüllerini aradığı Pirlo-Marchisio-De Rossi-Montolivo dörtlüsü hala sağlıklı ve çiçeği burnunda Milan oyuncusunun 10 numara görevini üstlendiği 4-3-1-2 formasyonu işler gözüküyor. Esasında bu dizilişe uyum süreci zorlu geçebilecekmiş gibi görünen tek isim, Luis Enrique ile unutmak istediği bir sezonu ardında bırakan Daniele De Rossi. Pirlo-Marchisio ikilisi geçen sezonun namağlup Scudetto şampiyonu Juventus’taki rollerini aynen buraya da taşıyacak. Ne yazık ki Arturo Vidal hala Şili için ter döküyor ve Capitan Futuro’nun aynı akıcılığı yaratması pek kolay gözükmüyor. İleride ise Prandelli’nin en güvendiği elemanlardan Giuseppe Rossi’nin dizini haşat etmesi bizi Balotelli-Cassano ortaklığına götürebilir. Udinese’deki üretkenliğini buraya pek taşıyamayan Antonio Di Natale ve kadrodaki favorilerimden Sebastian Giovinco skora göre kenardan gelip, takımı 4-3-3’e evirebilecek isimler.

İtalya’nın şampiyonluk ihtimali savunmada Giorgio Chiellini’nin iyi bir yardımcı bulması, Gianluigi Buffon’un -eğer varsa- bugüne sakladığı birkaç kahramanlık hakkını kullanması, De Rossi-Montolivo ikilisinin yeni görevlerine uyum sağlaması ve Mario Balotelli’nin akıllı olmasına bağlı. Sonuncusuna ben bile inanmadım, ama olur da her şey yolunda giderse bu ülkede şikenin önüne geçemezsin.

İspanya

Geride kalan 10 yılın en iyi davrandığı takıma geldik. Güney Kore’ye Raul, Fernando Hierro, Luis Enrique, Gaizka Mendieta, Fernando Morientes gibi isimleriyle en parlak yıldızlardan biri olarak gelmişti İspanya aslında. Elemeler fatihi unvanlarını şampiyonalarda hissettirememeleriyle ün salmışlardı, ancak 9 puanla kapattıkları grup safhasıyla gerekli mesajı verdiklerini düşünüyorlardı. Son dakikada yapılan sakar penaltıyı gole çeviren Robbie Keane ‘acaba’ dedirtecekti ama yine de çeyrek finaldeydiler. Rakip ev sahibiydi, top iki kez Lee Woon-Jae’nin ardındaki kale çizgisini geçti. Ancak futbol kamuoyunun fikir birliğine vardığı üzere o günkü hakemleri, Güney Kore’nin gol yediğine ikna etmek hiç kolay değildi. Öyle ya da böyle İspanya, herkesin kendisinden beklediği şekilde veda etmişti yine. O takımın yirmilik delikanlıları Xavi ve Iker Casillas sayesinde, o vedalar artık çok uzak gözüküyor.

2008-2010 dublesinin özgüveniyle buraya gelecek İspanyollar’ın nasıl bir oyun oynadığını anlatacak, tiki-taka esaslarını sıralayacak değilim. Rıdvan Dilmen bile Xavi-Iniesta referanslarını dilinden düşürmüyorken samimi olmaz. Esaslı bir sistem eleştirisi getirilebilir ancak ne yeri, ne de zamanı. Fakat bu yaza özel personel sorunlarına değinmek gerekebilir. Carles Puyol ve David Villa sakatlıkları nedeniyle evde bırakıldılar ve hangisinin yokluğunun takım için daha hayati olduğuna karar vermek güç. Puyol’un yokluğunda Sergio Ramos göbeğe çekilip, sağ bek Alvaro Arbeloa’ya teslim edilebilir. Yahut Marcelo Bielsa’nın takımında defansif orta saha olarak parlayan, ancak büyük kulüplerin müstakbel stoperleri olarak görmeyi arzu ettikleri Javi Martinez’e başvurulabilir. Böylelikle Sarışın Tarzan da daha rahat ettiği bölgeye kayabilir. Vicente del Bosque sanırım ilkini tercih edecek.

Asıl büyük bilinmeyen ise Villa’nın uçta boşalttığı yer için önerilecek çözüm. Fernando Lllorente nasıl yetkin bir bitirici olduğunu, geçen sezon bir kez daha ele güne gösterdi. Fakat Villa’nın aksine orta sahadaki pas oyununa dahil olmayı pek sevmeyen, gol odaklı bir forvet. Pep Guardiola’nın aynı sorunu çözmek için tercih ettiği yöntemi seçip, Cesc Fabregas’a ‘false-nine’ görevini vermek, yani altı orta sahayı bir arada kullanmak da bir ihtimal. Fakat del Bosque’nin kafasındakinin bu olduğuna dair herhangi bir ipucu görmedik. Bununla birlikte Alvaro Negredo gibi yukarıdaki sistem doğrultusunda atıl kalacak bir alternatifin kadroya dahil olması aksi yönde bir ipucu olabilir. Ardında hangi taktik düşünüş bulunursa bulunsun, Negredo’nun Adrian ve Roberto Soldado’nun önünde kadroya girmesini yadırgadığımı da söylemeliyim yeri gelmişken. Ya da gelmemişken. Avrupa’da geride kalan sezonda en az Martinez ve Llorente kadar güzel bir sürpriz olan Valencia sol beki Jordi Alba muhtemelen ilk onbirde olacak. O da bir La Masia ürünü4 ve muhtemelen o pozisyonda milli takımın son 10 yılda sahip olduğu en heyecan verici oyuncu.5

Bu tip gençlerin performansına dair merakım dışında, İspanya maçlarını iple çekmediğimi itiraf etmeliyim. Aslında 1998-2000 dublesi sonrası Fransa’nın yaşadığına dair bir deprem beklemiyorum, fakat kadrodaki malum sıkıntılarla birlikte 2010’daki doğal favori titrinin artık Almanya’ya devredilmesi gerektiği fikrindeyim. Yine de unvanını korumak için buraya gelen, herkesin hedefindeki öncelikli takım İspanya ve malum (veya meşum) Rudy Tomjanovich alıntısını tam buraya yerleştirebilirsiniz.

  1. Onun yönetimindeki 24 resmi maçta alınan toplam mağlubiyet sayısı ise 2. []
  2. Fatih who? İngilizce altyazılı versiyon: http://www.youtube.com/watch?v=Bqp64q7kHmw []
  3. http://www.zonalmarking.net/2011/11/12/turkey-0-3-croatia-tactics []
  4. Check. []
  5. Bir ara hepimiz Asier del Horno için aynı şeyleri hissetmiştik, öyle değil mi? []
[fbcomments]