Skip to content

Şafak 20: Ya Hayatın Seni Aşarsa

En iyi olmak en güçlü olmak demek midir? Fiziksel olarak dev olmak, zihnen narin olmaya engel mi? LeBron James sandığımız, zorla içine soktuğumuz Süpermen figürü değilmiş aslında.

Ben çok şanslı, adeta kutsanmış biriyim. Akron’un bir köşesinde büyüdüm. Burada bile olmamam gerekiyordu.

Bu sözler geçtiğimiz Haziran ayı sonunda NBA Finalleri MVP’si ödülünü aldığı sırada LeBron James’in ağzından dökülüyordu. Suratındaki ifadeye bakınca bunun sahte bir alçakgönüllülük tiyatrosu olmadığını anlamak zor değil. İçtendi LeBron. Evet gerçekten de orada olmasının büyük bir lütuf, bir şans olduğunu düşünüyordu…

O an çok şeyi anlatıyor. Kariyerinin 10. senesine giren, bu 10 sene boyunca1 attığı her adımı yüzlerce kişi tarafından izlenen bir megastarın aslında bizim tanıdığımız veya aslında tanıdığımızı sandığımız ve kafamızda belli kalıplara gömdüğümüz halinden çok farklı bir resimdi o. Sadece basketbol değil, tüm spor, hatta tüm ünlüler arasında en önlerdeki bir figürden bahsediyoruz. Meğer biz onu hiç tanımamışız.

Sporun en temel tanımı rekabet. Ve sporda önde gelen bütün figürlerin de işin rekabet tarafında acımasızlık sınırlarını hayli zorlayan derecede saldırgan olduğu ortada. Makyevelist felsefenin zirvesi spor dünyası. Sonuca gitmek için hiçbir engelin durduramadığı figürler görmek istiyoruz. Spor yıldızları sadece özel yeteneklerle donatılmış isimler değiller. Onlardan yaptıkları işte ustalaşmaları kadar süper kahraman hikayeleri de yazmalarını bekliyoruz. Ne olursa olsun başarı kriterleri neyse ona bir şekilde ulaşmaları, bu yolda her şeylerini ortaya koymaları, ölmeye ölmeye ölmeye gelmeleri lazım. Hele şartlar aleyhlerineyse ve buna rağmen dizginlenemeyen bir kararlılıkla ona ulaşmaya çalışıyorlar ve sonunda da başarıyorlarsa… İşte sporun en büyülü anlarını bu tablolar oluşturuyor. Muhabbetten muhabbete, hatta nesilden nesile anlatılıyor bu özel hikayeler.2

Çoğu üst düzey spor figürü de bu beklentiyi dolduruyor aslında. İşin doğası bu zaten. Bu kadar insanüstü yeteneklerle dolu bir rekabet ortamında öne çıkmak için yıkılmaz bir kararlılık ve iştah gerekir. Bu ya pasif agresif bir mükemmeliyetçilik3 olarak tezahür eder ya da çok daha büyük oranda önlenemez, yıkıcı bir hırs şeklinde.4

Doğal olarak da süper kahramanların doğuştan lider olmasını beklersiniz. Arkalarındaki sıradan insanları sürükleyen birer süper güçlü lokomotif olmaları gerekir. Yıldızlar ilham vermelidir. Sıradan izleyiciden önce kendi takımlarına, kendi takım arkadaşlarına. William Wallace gibi konuşmalar yapmaları, cephede en öne atlamaları gerekir. 100 bin kişilik iki ordu dev bir kaos içinde savaşır ama ne hikmetse o hengamenin arasında orcların lideri Azog’la kapışmak gider Thorin’e nasip olur. Azog’u Thorin’in yenmesi gerekir. Sıradan cüceler yenemez onu. Lider kazanmalıdır ki herkes ayrı bir heyecan yaşasın, gaza gelsin hatta savaşın gidişatı değişsin. Kahramanlık hikayeleri bunu gerektirir. Yoksa zaten daha kalabalık ve her açıdan avantajlı bir ordunun iyi bir stratejiyle kazanması kime ne ilham versin değil mi?

Sporun bir savaş veya gladyatör dövüşünün alegorisi olduğu çok uzun süreden beri işleniyor ve büyük oranda kabul görüyor. Bu ortamda en iyi ve en öne çıkanların saldırgan, lider karakterli alfa köpekler5 olması da kaçınılmaz.

Peki ya mevzubahis sporun en iyisi, çekinik bir karakterse? Yani yetenekleriyle, bu yeteneklerini geliştirmek ve beceriye dönüştürmek için eşsiz bir motivasyonla çalışıyor, sporun ondan bireysel olarak istediği her şeyi ortaya koyuyor ama iş alfa köpek olmaya gelince kızağın başında olmak yerine arkadan gelmeyi tercih ediyorsa ne olur? İşte o zaman sorunlar başlıyor.

LeBron James’in asıl sorunu da bu. O ne takım arkadaşlarını gaza, ne de rakiplerini dize getirmeyi şiar edinmiş oyun kimliğinde. Sadece işine odaklanmış, onu yapmaya çalışıyor. Her sene kendini geliştirdiğini gördük. Zaten bu işte en iyiyken daha iyiye nasıl gidebilir? Bunun yollarını arıyor. Buluyor da. İki sene önce mesela, alçak post oyununu geliştirdi. Artık o bölgede değme sırtı dönük oynayan uzuna şapka çıkartır. Evet evrim teorisinin bir sonraki türe geçiş formu niteliğinde bir fiziğe ve gani gani yeteneğe sahip. İsterse her şeyi yapabilir. İsteyip de yapıyor zaten. Görüyoruz.

Hadi alçak post oyunu fizik ve yetenekle geliştirilmeye açık. Peki o fizikle daha ince bir keskinlik isteyen şutlarına ne diyeceğiz? Geçen sezon %40.6 ile üçlük attı. Bu sezon için de hedefinin %80’le faul atmak olduğunu açıkladı. Oyununda zayıf, hadi zayıf demeyelim ama güçlü olmayan tek yön olarak herhalde serbest atışları kaldı zaten. O da bu teşhisi koymuş ve kendine bu yönde yeni bir hedef çizmiş durumda. Sadece bu gelişim eğrisi ve isteği bile LeBron’un yaptığı işe değer verdiği, zaten zirvede olduğu halde kendini daha geliştirmeye adamasıyla net şekilde ortada.

Peki o zaman onun seviyesinde bir figür nasıl oluyor da bu kadar kutuplaştırıcı bir etki yaratıyor?

LeBron’un yetenekleri ve sınırsız gibi görünen kapasitesi en büyük şansı olduğu kadar en büyük laneti de. Çünkü onu değerlendirdiğimiz çıta farklı. 27-7-7 rakamlarını sıradanlaştıran bir oyuncudan bahsediyoruz. Herhangi başka bir isim yaptığında “harika maç çıkarmış” olurken LeBron söz konusu olunca bu rakamlar “sıradan bir gün”e tekabül ediyor. Her şeyi yapabiliyor LeBron sahada. Neredeyse Nikola Pekoviç’in sırtı dönük oyunu ile Chris Paul’ün saha görüşü ve pas yeteneğine aynı anda sahip, daha ne olsun. Stephen Curry olmasa da hatrı sayılır bir şutu da var. Yapamayacağı şey yok gibi parkede. Süper kahraman literatüründe karşılığı Süpermen. Üstelik kriptonitin olmadığı bir ortamdaki Süpermen. Dolayısıyla herkes ondan sürekli süper şeyler yapmasını bekliyor. Çoğu yaptığı da tatmin edici gelmiyor. “Süpermensin olm düşen uçağı tek elinle tutmak senin için iş değil. Git depremde fayı falan tut da kırılmasın; ancak o durumda alkışlarız” yaklaşımı hakim kendisine karşı. Hakkaniyetle bakanlar elbette Süpermen olmasını, yeteneklerini takdir ediyor etmesine de o kadar süper güçle yaptıklarını etkileyici bulamıyor doğal olarak. Örümcek Adam olsa bırakın uçak tutmayı, balkondan düşen kadını ağıyla yakaladı diye alkıştan yıkılır sokaklar.

Ve elbette her bir maç, her bir sezon yeni bir savaş, süper kahraman çizgi romanındaki yeni bir dergi olduğu için daha da fazla bir şeyler ortaya koymasını bekliyor izleyenler. Bu tip bir yetenek havuzuna sahip olmanın laneti işte. Herkes o yeteneklere gıpta ile bakar ama hakkını vermesini de ister bir taraftan. Gıpta etmek iki tarafı keskin bıçaktır. Sahip olamadığımız, kimsenin sahip olmadığı o yeteneklerin uygulamada neler yapabileceğini görmek isteriz de tam kullanılamazsa, bu ilahi lütufu israf edilmiş olarak görür, bu adaletsizliğe karşı hiddetleniriz. “Arabanın hakkını ver hakkını” deriz içimizden. O yeteneklerin nasıl beceriye dönüştürüldüğü, nasıl keskinleştirildiği çok da önemli değil. Kullanmasını bekliyoruz haklı olarak. “Mezara mı götüreceksin post up oyununu, oyna burda işte” değil mi? Hele ki işler kızıştığı, kader anları geldiği zaman. İşte o zaman süper güçlerini kullanma zamanı gelmiştir. O zaman kullanmayacaksın da ne olacak? Yazık o güçlere. Sana bahşedilmesine lanet olsun. Keşke bunun kıymetini bilecek birinde olsaydı. Heba ettin hepsini. En iyi olmanın laneti hep en iyiyi sergileme zorunluluğudur. İşinizi iyi yaptığınızda değil yapamadığınızda haber değeri taşır.

Bunun nasıl bir baskı olduğunu hayal edebilir misiniz? Hele ki kişiliğiniz bu baskıdan, bu adrenalinden beslenip kuduran türde işlemiyorsa. Kobe’nin alt çenesi çıkıyor böyle anlarda. Jordan gözlerini kısıp pek bi’ fena bakardı. LeBron’da bunlar yok. Daha 16 yaşında “Seçilmiş Kişi”, “Kral” ilan edildi. O yapmadı bunları. Çevresindekiler, onu izleyenler verdi bu unvanları. Taşıması çok zor, çok ağır titrler bunlar. Öte yanda “Kara Mamba”yı Kobe kendisi bulmuştu. Kobe bunları istiyor. LeBron bu beklentileri istemedi. Ona potansiyeli ve sahip oldukları yüzünden bahşedildi bunlar. Biz de onu hep belli kalıpların içine sokup, bu yeteneklerini dünyaları fethetmek için kullanacak, önünde durulamayan bir güce dönüştürecek bir figür yarattık. Ve o figürün içini dolduramadığında da bu gıpta yerini hızla hasete bıraktı.

Ama LeBron o figür değil. Onu adım adım izlediğimiz son 12 yıla bir bakın. LeBron James’in alfa köpek olmadığı defalarca karşımıza çıktı. Sürekli boğazına sokulan mikrofonlara onbinlerce demeç verirken, sürekli ondan kışkırtıcı bir söz, bir manşet alabilmek için en hassas, en kritik, her türlü yanıtın birilerini rahatsız edeceği sorular defalarca sorulurken hep geride durdu LeBron. Michael Jordan “LeBron’u teke tekte alırım” dedi, yanıtı “Öyle mi demiş? İyi” oldu. “Gelmiş geçmiş en iyi misin?” diye defalarca soruldu. Şimdi ne dese boş. Öyleyim dese kendini beğenmiş olacak. Değilim dese korkak. İlk başlarda nasıl cevap vereceğini bilmiyordu şimdilerde genelde “Daha çok yolum var ama onu kat etmeye çalışıyorum” diyor. Faul yapmıyor, hakem kolluyor deniyor. Son topta doğru pası veriyor sorumluluktan kaçmış oluyor. Binlerce oyuncunun yaptığının bir benzeri şekilde biraz hakemden şikayet edecek oluyor ağlak damgası yiyor. Süpermen olunca bunlar eşyanın tabiatı. Haksızlığa uğrasanız bile sineye çekmeniz gerek. O kadar yetenekli, diğerlerinden o kadar fazla silaha sahip ki bu biraz doğanın adaletsizliği olarak görülüyor. Bu nedenle insanın adaletsizliğinden şikayet etme hakkı yok. Hele bu kadar üstün özelliklere haizken başarısız olma hakkı hiç yok.

lebron-the-decision

4 önemli hatası/zaafı var LeBron’un. Birincisi ve en büyüğü elbette o ünlü The Decision. Mahallenin çocuğu olarak büyüdüğü, NBA birinciliğine taşıdığı ama bir türlü şampiyon olamadığı Cleveland’dan ayrılışı gerçekten çok yakışıksızdı. Serbest kalınca takımları kendi ayağına kadar getirip aralarından seçim yapması çok küstah bulundu. Takım oyuncu seçmiyor, oyuncu takım seçiyor kendine. Sadece takımı değil camiayı, şehri seçiyor. İşin doğasına ters bir kere. Ve seçilmeyenlerin buna karşı bir tepki göstermesi, diş bilemesinden daha normal bir şey yok. Ama bunu da LeBron mu istedi? Hayır takımlar bunu yaptılar. Ayağına gitmeyi onlar istedi. Çünkü LeBron o derece, takımlar üstü bir konuma gelmişti.

Bu süreci başka türlü halledebilirdi. Hata yaptı. Üstelik eski sevgilisinden ayrılmadan başka maceralar araması ayrı bir snobluk. Cleveland’a ayrılacağını bile söylememişti. Belki kalırım, ederim derken, herkesi beklentiye sokarken çıktı canlı yayında “Yeteneklerimi Güney Plajı’na taşıyorum” dedi. Ne kadar küstahça değil mi? New York’tan başlayarak bütün tercih edilmeyenler reddedilme, üstelik canlı yayında herkesin gözü önünde reddedilme aşağılanmasını yaşadı. Ama esas Cleveland. Onlar sadece reddedilmedi. Kullanılıp aldatıldı bir bakıma. Reddedilmek bir şey, saygısızlık başka. LeBron onlara saygı gösterip en azından ayrılacağını belirtebilirdi. “Yaşanan her şey yalanmış” durumuna düşürdü Cleveland’ı. Bu seçimde taraf olmayanları bile burkan bir tavır bu. Şeklen de canlı yayında olması çok çiğ, çok küstahça.

Yetmedi, hemen bunun üstüne Miami görkemli bir tanıtım yaparken podyuma çıkıp “3 de değil 5 tane, 5 de yetmez 7 tane şampiyonluk ver ver ver ver” dedi LeBron. Eh be abi. Zaten The Decision’la tepkinin zirvesine çıkmışın. Ne bu yüksek perdeden uçmalar. İstisnasız hemen herkes, “Böbürlenme padişahım senden büyük Allah var” diye baktı bu duruma. Sevsin sevmesin, beğensin, kıl olsun herkes “Biri çıksa da şuna gününü gösterse. En iyi olman diğerlerinden farklı kurallara tabi olduğun, ayrıcalıklı veya üstün olduğun anlamına gelmez” diye başarısız olmasını beklemeye başladı.

Peki bu tercihleri sizce LeBron mu yaptı? Yani bütün bunlar böyle gelişsin istemiş midir? Resmin bütününe, LeBron’un tüm hayatına bakınca biraz sakil duruyor bu iki an. LeBron hiçbir zaman, belki onbinlerce kez eline fırsat geçmesine hatta o noktaya doğru itilmesine rağmen öyle çok küstah şeyler yapmadı. Daha sonra defalarca da o iki olaydan pişman olduğunu, şimdiki aklı olsa farklı davranacağını belirtti zaten. Burada LeBron’un kararlarını şekillendiren faktörlere iyi bakmak lazım.

Her önemli figürün, paranın, şöhretin yanında çok fazla insan toplanması çok doğal bir süreç. Piyangodan para çıkınca ortaya çıkan adı sanı duyulmamış akraba sendromu gibi. Hele böyle uzun süre para ve şöhret içinde yüzenlerin etrafı hep kalabalıktır. Kötü niyetle bundan yararlanmaya çalışanlar kadar iyi niyetle o kişinin tarifsiz yoğunluğu ve hayatının boğuculuğu içinde destek olmaya çalışanlar da vardır. Entourage deyin, yancı deyin, ne derseniz deyin ama tonla vardır bu adamlardan. LeBron’da da var elbette. Başta o ünlü Maverick Carter. LeBron’un yanındaki Mahşerin Dört Atlısı gibi dolanan takımının lideri. Hani bir zamanlar ‘LeBron’un kankası’ olarak bilinen şimdilerde kendi menajerlik şirketini kurup pek çok oyuncuyu temsil eden Carter. The Decision’ı Carter’ın ayarladığı biliniyor. Bunu LeBron’a iyi bir fikir olarak nasıl sunduğunu tahmin bile edemeyiz. LeBron iyiydi de çevresi kötüydü klişesine sığdırmak değil derdim. Ama durum böyleyken böyle.

Keza Miami tanıtım töreninde o kadar şaşaalı bir ortamın gazına gelip, yeni takımına güçlü mesajlar vermeye çalışırken kantarın topuzunu kaçırması da aslında çok beklenmedik bir durum değil. Hata evet; ama herkesin yapabileceği türden bir hata.

Keza LeBron’un 3. büyük hatası da çevre faktörlerden çok etkilenen bir demeçle cereyan etti. 2011 final serisinde saçmaladıktan sonra “Siz basit hayatınıza döneceksiniz ben de kendiminkine” dedi ve üstüne Karayipler’e tatile gitti. Algısı felaket oldu tabi. “Olm benim milyonlarım var. Keyfime diyecek yok. Siz gidin sefil hayatınızda sürünün” diye tercüme edildi sözler. Kısmen öyle olabilir. Ama o dönemi hatırlarsanız, LeBron’un internet meme konusunda rekor kırdığı, her tür medyada yılın alay konusu olduğu bir süreçten bahsediyoruz. “1 dolar bozdurmayın. 3 çeyrek öder, son çeyreği yok” temalı onlarca espriden tutun da çok daha acımasız onlar, binler, milyonlarca tepki, yorum gördü o dönemde. Onun başarısız olmasını, haddini bilmesini bekleyen ezici çoğunluğa gün doğdu. Herkes bir öncekinden daha ince bir espri, daha acımasız bir aşağılama aradı. Zaten psikolojik olarak çökmüş, kendi kendini sorgular haldeki LeBron’un üzerine üzerine gelen dünyaya orta parmak göstermesiydi o demeç. Elbette yaptığını doğru kılmaz ama şartları da iyi algılamak lazım. Olayı basit bir küstahlık olarak görmemek gerek.

LeBron’un dördüncü aslında gerçek zaafı olan konu ise sahada sakatlık gibi konuları çok abartması. En ufak bir temasta yerde kalıp sakatlanmış, çok canı yanmış numarası yapması özellikle böyle bir fizikteki bir oyuncuda aşırı abuk duruyor. Hele ki her tür zorluğa karşı kendini parçalaması beklenen bir ortamda. Ama herkesin bir zaafı vardır. Bu akımın en önemli poster çocuğu Vince Carter olduğu için LeBron’un Carter gibi bir yeteneklerini heba etmiş, vurdumduymaz oyuncu olmasıyla bağdaştırılıyor hemen bu zaaf.

Dünya’nın en örnek insanının bile her ettiği sözü, her hareketini takip edip aradan cımbızla örnekler seçerseniz onu olduğundan çok farklı gösterebilirsiniz. LeBron’un asıl laneti de bu zaten. Onu kötü görmek isterseniz cımbızla çekilecek çok şey var. Ve onu kötü görmek, onu kötü görmek isteyenlere bunu sağlamak için kışkırtan ve araştıran çok kişi de var. Ama LeBron kötü biri değil. Bunca yıldır ayıptan, kabahate hatta suça evrilen yelpazede adının olumsuz bir olaya karıştığını duydunuz mu? Bar kavgasında, içkili araba kullanırken, mafyöz tiplerle takılırken adı geçti mi hiç? Onları bırakın çapkınlık maceraları bile duyulmadı hiç. Liseden beri sevgili olduğu Savannah Brinson’la evlendi. Bir gün sahada karşı oyuncuya bağırdığını, diklendiğini, kavga etmeye kalkıştığını gördünüz mü? Veya bir hakeme saldırdığını? Adrenalinin tavan yaptığı bir ortamda bile pisleşti mi hiç?

Ayrım da biraz burada işte. Sporcuları kafalarda yargıladığımız mahkeme biraz ilginç. Sporcular sadece sporcu olarak değerlendiriliyor. Oradaki kanunlar ve kurallar farklı. Yaptığı sporda iyi olmak, başarı için kendini parçalamak, takımına vefalı davranıp o takım için kendinden fedakarlık etmek “iyi” olmak için yeterli. O kadar ki sahada pisleşmek bile “Kazanmak için kendini o kadar çok veriyor ki bazen kendini de kontrol edemiyor” diyerek hoş görülüyor. Kobe’nin Gasol’ü saçından tutup sarsması, Jordan’ın Steve Kerr’e bir tane çakıp gözünü morartması, Garnett’in kendinden ufak oyunculara kabadayılık taslaması falan hep gözlerinden çıkan şimşeklerin yan etkisi. Olur öyle şeyler denerek geçiliyor. Şimşek çıkıyor ya önemli olan o. Kazanmak için her şeyini ve daha fazlasını ortaya koyarsan bu çirkinlikler içerse bile büyütmemek gerek. Asıl önemli mesele kazanmak için her şartı zorlamamak zaten bu anlayışta.

Saha dışında ise çok şey mübah. Tecavüz davalarının, yasadışı köpek dövüşlerinin bir parçası olmak sorun olmuyor pek. Karısını dövenlerden, hapse girip çıkanlara kadar normal hayatında yaptıkları, spor tarafında yaptıklarının yanında pek bir önemsiz kalıyor kişi değerlendirilirken. İki basket attı, ezeli rakibine gol attı diye bir insanın karakterini örnek görmek de hayli çarpık bir değerleme mekanizması. Evinde karısını döven başka biri zaten. Forma sırtındayken yaptıkları ile sırtından çıktığında yaptıkları farklı iki dünya. Ve işin spor tarafında doğruları yapıyorsa diğer taraf çok da önemsenmiyor genelde.

İşte bu algıyı ve dolayısıyla oluşan yargıyı oluşturan en önemli faktör de sahada ne yaptığı. Ve ne yaptığının bir numaralı belirleyicisi kazanmak. Kazanmak spor dünyasında öyle büyük bir uyuşturucu ki diğer bütün meselelerin üzerini örten dev bir battaniye adeta. Çünkü kazanırken herkes “Nasıl kazandı?” sorusunun yanıtını arar. Kaybedince de “Neden kaybetti?” Ve eğer LeBron ölçeğinde bir aktörseniz ikisinde de sonuçlar bir şekilde gelir sizi bulur. Ama birinde başarının, diğerinde başarısızlığın nedeni oluverirsiniz. Yaptığınız şeyler tamamen aynı olsa bile. Kobe Bryant 2010 finalinin 7. maçında 6/24 atmış olsa da o şampiyonluğun mimarlarından biri olarak görüldü. O maçta Gasol deli gibi hücum ribauntu almasa, o zamanki adıyla Artest bir anda 20 sayı atmasa ne konuşulacaktı acaba? Ama sporun doğası bu.

LeBron’la ilgili algının ilk oluşumu da değişimi de tamamen kazanıp kazanmaması ile şekillendi. Kendi alanında bu kadar özel bir sporcunun bu kadar kutuplaşmış bir etki yaratması da tamamen bu algı ile alakalı.

2010 Doğu Finali 5. maçını hatırlıyor musunuz? Hani LeBron James’in ilk kez kalakaldığı maçı. NBA birincisi Cleveland, 2-2’lik seride evinde oynarken LeBron’un tamamen dağıldığı o maçı. 3/14 atması falan değil mesele. Herkesin kötü maçı olabilir. LeBron o maçta sindi, yok oldu. Oynamadı adeta. Hiçbir topa girmedi. Oyuna hiçbir ağırlık koymadı. Olan biteni izledi adeta. Boston 32 sayı farkla kazanırken kızgınlık bile göremedik gözlerinde. Asıl sorunu yaratan da bu. Elinden geleni yapmadı LeBron. Donup kaldı. Kimileri bunu umursamazlık olarak aldı, kimi küstahlık, kimi ise korkaklık. Ama bunun açıklaması o kadar basit değil.

Sonra ertesi yıl bir benzerini final serisinde gördük. Dallas önünde 5. ve 6. maçlarda yine kayboldu LeBron. Saklandı, oynamadı. Zaten yerin dibine sokulmasında da asıl, başarısız olması değil başarı için yeterince çaba harcamamış olması yatıyordu.

2012’de her şey değişti. LeBron özellikle Miami’nin krize girdiği Wade’in koç Spoelstra’ya omuz attığı Indiana serisinde bambaşka bir kimliğe büründü. O eskiden sürekli gülen eğlenen, maç önü takdimlerde şov işinin suyunu çıkaran, danseden eğlenen LeBron gitti, vergi müfettişi tipli bir LeBron geldi. Konuşmuyor, gülmüyor, sadece işine bakıyordu. Şampiyonluğa kadar gitti o yol. Herkes de “Tamam şimdi anladı kendi yeteneklerinden kaçamayacağını. Yukardan bakmıyor artık. Kendini veriyor” dedi. Kısmen doğru ama eksik bu yaklaşım. Evet LeBron kendini verdi o play-off’ta. Ama daha önce vermediğinden değil. Sadece kendini vermenin yeni bir yöntemini buldu. Diğer her şeyden kendini uzaklaştırıp, her şeyi düşünüp hesaplamayı bırakarak sadece 1-2 noktaya odaklandı. Sonuçları harika oldu.

Sadece o şampiyonluk değil. Devamında geçen sezon da efsaneydi LeBron için. Hele Şubat-Mart döneminde öyle bir seviyeye çıktı ki kimsenin ulaşamayacağı 2000 model Shaq gibiydi. Sanki istediği her maçı kazanabilecek bir kudret sergiledi sahada. Artık herkesin kafasında oluşturduğu LeBron kalıbına uymuştu. Durdurulamayan, kendi yeteneklerine ihanet etmeyen süper kahraman olmuştu. Neo’nun Seçilmiş Kişi olduğunu kabul etmesi gibi bir aydınlanma yaşadı zannettik. Artık Ajan Smith falan vız gelir tırıs giderdi. Öyle de oldu… Tozu dumana kattı LeBron.

lebron-wade

Ta ki… Ta ki Doğu final serisinde Indiana ile karşılaşana kadar. Koç Erik Spoelstra bir süredir sakatlıklarla boğuşan, eski etkinliği azalan Dwyane Wade’i tekrar kazanmak, onu tekrar verimli kullanmak için kritik bir hamle yapana kadar.6

Aslında mantıklıydı Spoelstra’nın yaptığı. Topu yönlendirme işini Wade’e verdi. Böylece onun deliciliği daha fazla kullanılabilecek, topsuz oyunu pek bilmeyen, hiç de sevmeyen yıldızından maksimum fayda alabilecekti. Başarılı da oldu. Ama ne onun ne de başka kimsenin beklemediği bir şey oldu. Wade’i kazanayım derken LeBron’u kaybetti.

Evet geçen sezon şampiyon oldu belki Miami. Bu yüzden de genelde başarı hikayelerini dinliyoruz ama o Indiana serisiyle birlikte finalde de LeBron, 2012 öncesi LeBron’a dönüşmüştü. Eğer o NBA tarihinin en çılgın maçında imkansız işler üst üste gelmese ve San Antonio 6. maçta kupayı kaldırsa şu an başka bir hikaye konuşuyor olacaktık.

LeBron James topa yön veren oyuncu olarak Miami’de nihayet kendine huzurlu bir alan, tamamen belli şeyleri adeta ezbere yaparak verimli olabileceği bir stil bulmuştu. Bunu o eşsiz yetenekleri ile keskinleştirerek oyunu adeta domine ediyordu. Ne zaman ki artık ezbere bildiği rol değişti, farklı şeyler yapması gerekti, rekabet kızıştı, Lebron da kendini sorgulamaya başladı. En büyük sorun da bu zaten. LeBron’un asla kendini sorgulamasına izin vermemek gerekiyor. İnanması güç belki ama o Süpermen zannettiğimiz adam, yeteneklerini keskin birer beceriye dönüştürmek için gecesini gündüzüne katan adam, kendi yeteneklerinden ve yapabileceklerinden emin değil. Evet kendi geldiği noktaya inanamıyor çoğu zaman. Bunu hak ettiğinden bile emin değil. Biz hep mümkün olandan daha fazlasını yapmaya programlanmış sporculara alıştığımız için, yapabileceklerinin sınırı en yukarda olan adamın bu denli çekingen olmasını anlayamıyoruz. Ama öyle.

Tüm demeçlerine, yaşamına bakın. LeBron herkesten çok kendine ispat etmeye çalışıyor yeterince iyi olduğunu. Annesi daha 16 yaşındayken hayata getirmiş LeBron’u. Biyolojik babası hiç hayatında olmamış. Daha sonra annesi yeniden evlendiğinde üvey babası da kısa süre sonra uyuşturucu satıcılığından hapse düşmüş. Sorumluluk, özgüven gibi özellikleri veren ‘baba figürü’ konusunda pek şanslı değil kısacası. Genelde bu tip ortamlarda yetişen erkekler ya çok çekingen, içe dönük, özgüven sorunları yaşayan bireyler olur ya da çok agresif ve saldırgan. LeBron’un ikincisi olmadığını biliyoruz.

Keşke ona hayatı daha kolaylaştıracak baba figürüne çocukken sahip olsaydı. Veya sporculuk hayatında da ona sırtını dayayan bir koç yerine onun sırtını dayayacağı ne yapmasına karar veren bir koçla çalışsaydı. Gregg Popovich veya Zeljko Obradoviç hatta ve hatta Stan Van Gundy’nin elinde olduğunu bir düşünsenize.7 Çok basit ama o basitliği çok keskin oynamaya kurgulanan stiliyle Jerry Sloan da olabilir. Maalesef olamadı.

Ama zaman geçtikçe daha sağlam basıyor yere. Geçen sezondan da çok şey öğrenip, daha güçlenerek çıktı. Biraz daha kendini, kendisine inandırdı. En azından sadece inat edip, sorgulamayı bir kenara bırakırsa en verimsiz halinde bile o yeteneklerinin kendisini taşıyabileceğini gördü. Ya da gördü mü acaba? Acaba yine o kendini huzurlu hissettiği alandaki en ufak bir değişim, sınırsız bir kendini sorgulamayı tetikleyecek mi? Yeniden maçtan kopup gidecek mi? Yoksa Mayıs 2012 – Nisan 2013 arasında gördüğümüz LeBron kalıcı mı olacak? Bilemiyoruz şimdilik. Ama bildiğimiz bir şey varsa biz onu hep Süpermen sandık. Sonra da şımarık bir Tony Stark. Ama yanılmışız. O aslında içindeki ürkek Bruce Banner’ı hiç atamayan Hulk’muş.


  1. Hatta ne 10 senesi, daha lise son sınıfa bile geçmeden, 16 yaşındayken fenomen olmuş, ta o zamanlar maçları ESPN’den naklen yayınlanan bir ikondan bahsediyoruz.
  2. Michael Jordan’ın sick game’i en güzel örnek belki de. Ama hedefe ulaşamasanız bile şartlar aleyhinizeyken kahramanlık destanları yazmak mümkün. Isiah Thomas’ın 2 şampiyonluğundan çok 88 finallerinde bileği burkulduktan sonra tek ayak üzerinde bir çeyrekte 25 sayı attığı maçın zihinlerde daha önemli yer tutması bundandır.
  3. Misal Roger Federer.
  4. Örnekleri sayısız. Zaten efsane sporcuların büyük çoğunluğu bu grupta. Michael Jordan, Kobe Bryant, Michael Schumacher, Lance Armstrong…
  5. Alaska’daki kızak çeken köpeklerin hiyerarşisinden alınmış bir tabir bu. Kızak çeken köpekler arasında en baskın karakterli ve lider olan en öne geçiyor. Ekibi yönlendiren, üstünlük kuran hep o.
  6. Yeri gelmişken belirtmek gerek. Wade ve LeBron gerçekten çok iyi iki dost. Ama bu saha içinde Wade’in LeBron’un gölgesinde kalmasından rahatsız olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Wade gerçek bir alfa köpek karakterine sahip. Onun derdi LeBron’la değil. O daha çok “Tamam o LeBron da abicim biz de koskoca Wade’iz yani” kafasında. Kendisinin de bu ligin en önemli oyuncularından biri olduğunun unutulmamasını istiyor. Alfa köpek halen o. Bunu da ispatlaması lazım. Zaten son yıllarda iyiden iyiye sahada çirkinleşmesinin altında da bu var. Bugün tüm NBA’de Andrew Bynum’dan sonra en acımasız oyuncu belki de. Sahada sayısız ‘pis’ iş yaptı. Rondo’nun dirseğinin kırıldığı pozisyondan Lance Stephenson’ı potaya çaktığı olaya kadar işi abarttığı çok enstantane var Wade’in. Ama işte bunların hepsi kazanmak için kendini paralamasına bağlanıyor.
  7. Van Gundy belki en iyi koç olmayabilir ama gideceği yönü tam bilemeyen oyuncularla çalışmayı çok iyi başarıyor. O LeBron için sarf edilen vefasız, vurdumduymaz sıfatlarını binlerce kat fazla hak eden Dwight Howard’la bile çalıştı. İyi de iş çıkardı.