Skip to content

İngiliz Haftası: #1

Premier League geçtiğimiz hafta sonu nihayet yeniden başladı. İlk hafta maçlarından neler öğrendik? Okuduğumuzu anladık mı?

Premier League geçtiğimiz hafta sonu nihayet yeniden başladı. Biz de bu sezon her haftanın bitimiyle yuvarlak masada toplanıp, dört tartışma konusu üzerinden yuvarlağın köşelerini bulmayı hedefliyor olacağız. İlk hafta maçlarından neler öğrendik? Okuduğumuzu anladık mı?

Will they bubble this time?

Sam Allardyce 2011 Haziranı’nda, daha yeni küme düşmüş West Ham United’ın başına geldikten sonra pek çoğu eski çalıştığı oyunculardan oluşan bir kamyon adamı takıma katmış ve sezon boyunca oynattığı futbol pek çok kez eleştirilse de United’ı alışık olduğu lige çıkarmayı başarmıştı.

West Ham United Ada futbolunda alışıldık düzenlere sadık kaldı ve üç tarafı denizlerle çevrili coğrafyamıza taban tabana zıt bir şekilde, radikal kadro değişikliklerine imza atmadı.1 Geçen sezon çıkan takımdan farklı olarak, bu ligin takipçilerinin yeterince tanıdığı Fin kaleci Jussi Jääskeläinen, Aston Villa’dan alınan kafacı Gal stoper James Collins ve yine üç sezondur Wigan forması giyen Momo Diame’ye ilk 11’de yer verdi Allardyce Aston Villa karşısında. (Geçen sezonu kiralık olarak United formasıyla geçiren ve bu sezon bonservisi alınan sol bek George McCartney’i yeni transferden saymıyorum, izninizle.) Bu oyuncuların haricinde, Jääskeläinen’den sekecek formalar için kapışacak İrlandalı Stephen Henderson, İsviçre 20 yaş altı milli takımının kalecisi Raphael Spiegel ve Modibo Maiga ile Alou Diarra, United’ın bu sezonki diğer transferleri.

Rezalet geçen sezonun ardından ciddi yapısal değişikliklere giden Aston Villa karşısında, hiçbir şey oynamadan alınan üç puan yanıltıcı olabilir, tıpkı 4-5 dakikalık bir özetin yanıltıcı olabileceği gibi. Ancak, ellerindeki kadro ve muhtemel rakiplerinin şu andaki durumları göz önüne alındığında, ligde kalma hedefinin gerçekçi ve aynı zamanda başarılabilir olduğunu düşünüyorum.2

Geçen sezon kış transfer döneminde takıma katılan, 58 maçlık Premier League kariyerinde sadece 3 gol atmasına karşın 16 maçta attığı 10 gol ile takımını bir üst lige çıkaran ve onu bu ülkeye getiren hocasının kendi deyişiyle “best achievement of my career”a ulaşmasına yardımcı olan Ricardo Vaz Te’nin kariyeri göz önüne alındığında istatistikleri düşecektir. Bu durumda takımı sırtlayacak oyuncuların kaptan Kevin Nolan, spor gazetelerimizin favori karakterlerinden Carlton Cole ve kaleci Jääskeläinen olmasını bekliyor ve Doğu Londra’nın bu güzide ekibine başarılı bir sezon diliyorum.

Fortune’s always hiding / I’ve looked everywhere,
I’m forever blowing bubbles / Pretty bubbles in the air. – Murat Can Ege

Petric ligin x faktörü olur mu?

2000’li yılların başında tarihinde ilk kez Premier League’e çıkan Fulham, nedendir bilinmez onca iyi yatırımına, güzel kadrosuna ve keyifli sezonlarına rağmen hak ettiği değeri bulamamıştır. 2 sezon önce UEFA Avrupa Ligi finalinde gören herkese “lan bunlar kimi eleyerek gelmişti be?” diye geçmişi eşeleten takım, belki de tarihinde ilk kez Premier League’de ilk 6’ya oynayabilecek bir takım yarattı. O takımın en ucundaysa “Craven Cottage’ın Yeni Dwarf’u” Mladen Petriç var.

Premier League’de iyice oturduktan ve Muhammed El Fayed’in uzun vadeli planları işlemeye başladığından beri Fulham’da sezonu sürükleyen bir oyuncu olmuştur. 6-7 sene önce attığı goller ve yarattığı pozisyonlarla birlikte Andy Johnson, sonra ondan sazı devralan ve takımın her şeyi haline gelen Clint Dempsey, takımı tek başına Avrupa Ligi finaline taşıyıp, sonrasında 2010 Dünya Kupası’nı evinden izlemek zorunda kalan Bobby Zamora… Sıra şimdi Mladen Petriç’te sanki.

Geçen sezon başında takıma sağlam bir bonservis ve beklenti ile katılan Bryan Ruiz, klasik Eredivisie hücumcusu kriziyle Premier League’e alışmakta zorlanınca, Bobby Zamora çok etkisiz kalıp, Pavel Pogrebnyak’tan da istenen verim alınamayınca Fulham’da iş tamamiyle Clint Dempsey ve Andy Johnson’a kalmıştı. Şimdi hakkını yemeyeyim, özellikle Dempsey takımı tek başına dokuzuncu yaptı ligde. Ancak koca kadronun tek kişinin ayağına bakması, o oynamayınca kimsenin oynayamaması Fulham’ın daha fazla yükselememesine sebep oldu.

Dempsey gidici mi? Tam bilinmiyor. Martin Jol “umuyorum ki takımda kalacak” diyor. Umuyor, çok istiyor, çünkü ilk kez bu kadar dengeli bir ekibe sahip Jol. Savunmayı kurdu, orta saha biraz gedikli gibi olsa da “sakatlanan olmazsa” taş gibi bir iskeleti var ve hücumda müthiş bir potansiyel var. Her şeyden önemlisi, artık oynayan değil, oynatan bir forvetleri var.

Mladen Petriç yıllardır baş ya da başaltı bir takımda başarı için uğraşıyor. Basel onun için basamaktı, Dortmund’ta istediği değeri görmedi, Hamburg’a gittiğindeyse takım bitmiş, okeye dönüyordu. Şimdi oynarken ve oynatırken keyif alabileceği bir takımda Petriç.

Anlaşabileceği çok fazla oyuncu var Hırvat forvetin. Dembele’yle hızlı oynayabilir, Riise’nin uzun toplarına koşu yapabilir, Ruiz’in Twente günlerinden kalma verkaçlarına cevap verebilir, duran top atabilir, hatta en önemlisi, Dempsey takımda kalırsa onunla uyum sağlayıp duman attırabilir. Bunları 2 gol atarak başladı diye mi söylüyorum, hayır tabii ki.

Martin Jol 5-0’lık maçtan sonra şöyle konuştu: “İyi bir oyun çıkarmış olmamız takımın oturduğu anlamına gelmez. Orta sahada sakatlıkların yerini doldurmamız çok zor ve alternatif gerek. Ama hücum sıkıntısı yaşamayacağız gibi görünüyor, eğer…”

Eğer? Mladen Petriç’in de “eğer” dedirten yönleri var tabii. İstikrar onun en büyük özelliği değil ve eğer Premier League’de ritminiz bozulursa, yakalamanız pek kolay olmuyor. Fulham’da Chelsea’deki Fernando Torres kadar destek ve sabır görmeyeceğiniz de aşikar. Petriç’in başlangıcı umut vadedici ancak hala beklemek gerekiyor.

“Petriç 20 maçta 20 gol atacak bir oyuncu değil. Bunu biliyorum, bilerek transfer ettim. Bu maçta olduğu gibi 2 gol atar, sonra 3 hafta boyunca gol atamaz. Ancak o gol atamadığı maçlarda da birilerine asist yapabilir. Zaten bu özelliklerine rağmen 20’de 20 yapabiliyor olsaydı Fulham’da değil, Manchester United’da oynardı.”

Fulham’ın Premier League’in x faktörü olmasına alışkınız. Şimdi takım içinde bir x faktör var. İşler yolunda giderse tüm takımları çarpabilecek bir x. – Ozan Can Sülüm

Skor sizi yanıltsın, denk bir maç olmadı…

Queens Park Rangers’ın sahibi Tony Fernandes, takımının sahasında Swansea’yle oynadığı maçı tribünden takip ediyordu. Bitiş düdüğüne az bir süre kala kameralar kendisine döndüğünde, ekranları başında maçı takip edenler için Fernandes’in yüzündeki “Yanlış yere mi dükkan açtık acaba?” ifadesini seçmek çok da zor olmadı. Zira takımı berbat futbolunu, berbat bir sonuçla süslüyor ve tabelada 0-5 gibi hazmı zor bir skor yazıyordu.

Swansea, QPR’ı öyle bir dağıttı ki; Londralılar, 18 Ağustos’tan bugüne kadarki süreyi savunmaya takviye arayışıyla geçirdi. Önce Michael Dawson için Tottenham’ın kapısını çaldılar ve 8 milyon pound karşılığında el sıkıştılar. Ardından Real Madrid’le Ricardo Carvalho pazarlığına oturdular ve bir yıllık kiralık formülünde büyük oranda anlaşma sağladılar. Son haberler ise QPR’ın bu kez Inter’in Brezilyalı kalecisi Julio Cesar’ın peşinde olduğunu söylüyor. Fernandes’e göre bu gelişmelerin Swansea maçının sonucuyla alakası yok; “İnsanlar sokağa para attığımızı söyleyip, bunların panik transferi olduğunu düşünüyorlar ama hiç kuşkunuz olmasın, biz ne yaptığımızı biliyoruz” diyor Malezyalı. Ama maçı izlemiş biri olarak dürüstçe söylemem gerekir ki; benim pek inanasım gelmiyor.

Tamam, Swansea geçen sezon da Brendan Rodgers yönetiminde göze hoş gelen bir futbol oynuyordu ama 4-4’lük Wolverhampton maçı dışında bir kez olsun üç golün üstüne çıkamamışlardı. Hatta 3-0’lık Fulham galibiyeti dışında, deplasman maçlarında üç gole bile ulaşamamışlardı. Bu veriler ışığında, hafta sonu Londra’da sahneye koyduklarının özel bir performans olduğunu söylemek gerekiyor ve bunda QPR’ın içler acısı savunması önemli yer tutuyor.

Buraya kadarki bölüm Fernandes’in söylediklerini çürütmek içindi, bundan sonrası ise Swansea’nin hakkını verebilmek için.

Michael Laudrup, geçen sezonu 11. sırada tamamlayan ve oynadığı futbolla takdir toplayan bir takımın başına geçmeyi kabul ederken, kendisini zor bir sınavın beklediğinin farkındaydı. Övgüleri toplayan sistemin yaratıcısı Brendan Rodgers, Liverpool’a gitmişti. Rodgers, 21 yaşındaki Joe Allen’ı 15 milyon pound karşılığında yanında götürdü. Sezonun ikinci yarısında önemli katkı sağlayan Gylfi Sigurdsson da kiralık sözleşmesi sona erince takımdan ayrılıp, bonservisiyle Tottenham’ın yolunu tuttu. Laudrup’un, bu mütevazı kulüple transfer sezonunda geniş bir hamle alanı yoktu. O da bildiği yolu seçti; 2 milyon pound’a Mallorca’dan eski öğrencisi Chico’yu, yine aynı fiyata geçen sezon Rayo Vallecano formasıyla La Liga’da 15 gol atan Michu’yu transfer etti ve Villarreal’den Jonathan de Guzman’ı kiralayarak Allen’ın boşluğunu kapattı.

Sezonun ilk maçına çıkarken herkes, Laudrup’un nasıl bir takım yarattığını merak ediyordu. Cevaplarını da net bir biçimde aldılar. Michu, 8. dakikada ceza sahası dışından vurdu, Green’in hatası Swansea’yi öne geçirdi. İlk yarının kalan bölümünde top QPR’da, oyunun kontrolü Swansea’deydi. Rakiplerinin ne kadar oynamasını, ne kadar tehlikeli olmasını istiyorlarsa, o kadarına izin verdiler ve devreye önde girdiler. İkinci yarının başında Routledge taşıdığı topu Michu’ya aktardı, o da ceza sahası dışında enfes bir plaseyle3 üst köşeyi buldu. Sonra Routledge bir daha taşıdı, bu kez Dyer’ı gördü, 3 oldu. Kemy Agustien’in oyuna girdikten bir dakika sonra savunma arkasına gönderdiği top Dyer’la buluştu, 4 oldu.4 Ve son noktayı, oyuna girdikten dört dakika sonra belki de Swansea’yle son maçına çıkan Scott Sinclair koydu.

Swansea’nin sezon başında rakiplerine verdiği mesaj; sağlam kapanabilen, muazzam kontratak yapabilen, hızlı, çabuk ve sert bir takım oldukları yönünde. İlk izlenim ne kadar sağlıklı olur bilmiyorum ama ilk haftadan yola çıkarak, Laudrup’un Rodgers’ı, Michu’nun Sigurdsson’u, de Guzman’ın da Allen’ı aratmayacağını söylemek mümkün. Yıldızları Scott Sinclair’i ellerinde tutabilecek gibi görünmüyorlar. Ama dert değil; B planları hazır. Valencia’dan Pablo Hernandez, Celtic’ten Ki Sung-Yueng ve Middlesbrough’dan Marvin Emnes için girişimlere başladılar bile.

Özetle; bir türlü istikrar sağlayamadığı teknik adamlık kariyerinde önemli bir eşiği atlamak isteyen Laudrup’un önü açık gözüküyor. İlk sekiz maç için rahat bir fikstürleri var ve sıradaki yedi maçın beşini evlerinde oynayacaklar. İşler yolunda giderse, dokuzuncu hafta City deplasmanına rakiplerinin üstünde bile çıkabilirler. İhtiyaçları olan tek şey, biraz şans. Zira diğerlerine sahipler, şimdilik. – Onur Erdem

Sinemalarda: Fellaini Satyricon

Açılış haftasının en çarpıcı bireysel performanslarından biri, hiç şüphesiz Marouane Fellaini’ye aitti. Ama gerçekten beklenmedik bir şey miydi bu?

Her zaman ilk planda cebini düşünen sahiplerin altında çalışan David Moyes’in belki de en riskli alışverişi olmuştu henüz hiçbir şey kanıtlamamış genç Belçikalı’ya 15 milyon pound sunmak. Önceleri bir ikinci forvet gibi kullanmayı denedi onu. Yaşlanan Tim Cahill’in yerine, kademeli olarak, bu farklı oyuncu tipini oturtup takımı evirebilirdi. O iş tam olarak yürümedi. Sakatlık dönüşü Moyes’in kendisine verdiği yeni görev, Phil Neville veya Jack Rodwell ile birlikte savunma önündeki ikiliyi oluşturmaktı. Fiziği sayesinde ilk topları sektirmeden indiren, iyi bir yüzdeyle top kapan ancak o topları oyuna katmakta averajın üzerine çıkamayan, müdahalelerinde bazen dikkatsiz olabilen ve bunun mütemadiyen çalışan dirsekleriyle kombinasyonu sonucunda neredeyse iki maçtan birinde kart gören bir oyuncuydu bu denemeden çıkan da… Moyes’in riskleri oranında bir etkileyicilik değildi bahsettiğimiz.

Darron Gibson transferi sonrasında ise Moyes’in döndüğü 4-5-1’de iki ön libero önünde daha serbest bir role soyunabiliyordu. Geçen sezon Yaya Toure gibi oyunculara hiçbir şekilde engel olamadığı açıkça gözüken United’a karşı Moyes’in yeni bir fikri vardı. Fellaini yine o serbest roldeydi, fakat üstüne tek santrforun birincil destekleyicisiydi de.5 United bu maçta orta sahada boy ortalaması 1.73 olan Cleverley-Scholes ikilisini kullanmak zorundaydı. Mevcut kadrosunda fiziksel açıdan en yetkin gözüken iki isimden biri uzun zamandır boğuştuğu ve halen vücudunu mahvetmekte olan ülseratif kolit nedeniyle kenardaydı, diğeri ise dört stoperin aynı anda sakatlanması nedeniyle idareten defans hattına kaydırılmıştı. Tüm bunlara bir de United kariyerinin en iyi maçlarından birini çıkaracak, fakat hala kale alanındaki mevcudiyetini hissettirmenin bir yolunu bulamamış bir kaleciyi ekleyin.6

Top rakibe geçtiğinde Tom Cleverley ve Paul Scholes üzerinde zorbalığa varan derecede bir fiziksel dominasyon kuran Fellaini, takımına topu kazandırdığında ise ceza sahasına doğru yöneliyor ve yeni yerinde kendisini hiç de rahat hissetmeyen Michael Carrick’i hırpalamaya başlıyordu. Maçın skorunu tayin eden golün Fellaini’den gelmiş olması güzel bir tesadüf. Fakat Fellaini’nin bu maçtaki ‘tek kişilik ordu’ statüsünü tasvir edeceksek, gol ancak satır aralarında kendine yer bulabilir.7 Belki durumu özetleyen görüntü şu olabilir: David de Gea’nın degajını orta yuvarlakta göğsüyle yumuşatan bir Fellaini figürü. Ya da yine Fellaini, bu kez topla oynayan Pienaar’ı karşılamaya yönelen Scholes’un yolunu kesip, Shaun Stonerook’u kıskandıracak bir perdeleme yaparken.8

İki sezondur transfer söylentileri hep Wesley Sneijder, Luka Modric ve Lucas Moura gibi inceciler etrafında dönerken United’a Roy Keane’den beri gerçek anlamda dolduramadığı bir pozisyonu hatırlattı bu maç. Farklı mevkilerde oynasalar ve farklı yetenekleri haiz olsalar da Toure, Fellaini, Cheick Tiote, Andy Carroll gibi futbol vandalları tarafından kolayca yıldırılabilen bir takım United. Ve Fellaini bunu son dört ayda ikinci kez gösteriyor. United’ın aradığı çözüm bizatihi Fellaini’nin kendisinde mi, doğrusu bu transferin pek de olurlu olduğunu düşünmüyorum. Fakat Darren Fletcher’ın kariyeri geri dönüşü olmayan bir yola girmişse eğer, United orta sahasının oyuna fiziksel bir dirayet kazandırabilecek, kararlı ve zaman zaman da şaşırtıcı derecede yetenekli olabilen bir elemana ihtiyacı açık. Fellaini kadar sıra dışı bir vücudu bulmak kolay iş değil, ama en azından Butt-Keane-Fletcher hamurundan gelen bir savaşçı. Martin Jol’ün benzer bir muamelesinden geçen Mousa Dembele, kulüple adı anılanlar içinde bu tanıma en uyanı ve ilk aşamada burun kıvırmak kaçınılmaz olsa da zamanla daha makul tınlıyor. – Cem Pekdoğru


  1. Geçen sezonki kadrolarında bulunmayan sadece üç oyuncuyu ilk 11 başlatırken Allardyce, Metin Diyadin’in Kasımpaşa’sı dokuz yeni oyuncuyla sezon açılışını yaptı.
  2. Düşme adaylarım: Wigan Athletic, Southampton ve Norwich City.
  3. Topun gidiş yolu gökkuşağını andırıyordu desem?
  4. Bu golü izlemenizi öneririm; 90’ların sonundan bu yana halı sahada bile böyle gol yenmiyor.
  5. Gibson-Jelavic transferleri sonrasındaki bu yeni yapıda, bu görev genellikle Steven Pienaar, Leon Osman ve Royston Drenthe arasında paylaşılıyordu.
  6. Keşke “O kadar strong bir presence var ki” diyebilsek.
  7. Nemanja Vidic’in Phil Jagielka’ya gösterdiği anlamsız ve aşırı ilgi, o golün birinci sebebiydi zaten. Kalecisine güvenmemek için sebepleri olduğunu anlıyorum ama adamını gol çizgisine dek takip edecek kadar dağılmamalıydı.
  8. Belki saçlar, belki Çağrı Turhan’ın nefis güzellemesi