Skip to content

Woody’nin Basketbol Alemi

Earl "The Pearl" Monroe. Woody Allen, tam olarak izlemediği bir sporun, tam olarak bilmediği bir oyuncusundan neden böylesine etkileniyor?

İlk spor kahramanınızı hatırlıyor musunuz? Ya da sempati duyduğunuz bir sporcunun bir anda, genellikle çok keskin bir şekilde kahramanınız haline geldiği zamanı? Belki camdan kendine pas atıp smaç vurduğu saniyelerin kurabiye kadar büyük piksellerle tekrar canlandırılması,1 belki takım arkadaşını kaybettikten sonra sporu tamamen bırakması,2 belki mucizevi liderlik şansının aptal bir Michelin lastikle beraber parçalanmaya başlaması.3 Her zaman anlamlı olmak zorunda da değil. Kulağınıza çalınan bir lakap, spor spikerinin anlattığı ufak bir hikaye ya da sadece bir isim sizin cephenizi belirleyebilir.

Aynı Woody Allen’ın Earl Monroe vakasında başına geldiği gibi. Allen, tam olarak izlemediği bir sporun, tam olarak bilmediği bir oyuncusundan neden böylesine etkileniyor? Buna kendisinin de bir cevabı yok. Elinden gelen tek şey, Earl Monroe “bandwagon”una atlamak. Genel olarak hepimizin yapabildiği tek şey de bu sorulara cevap bulmak yerine Woody Allen gibi heyecana kapılıp gitmek.

Belli ki bu sorularla boğulmayan Sport dergisinin editörleri Woody Allen’a 1977 play-off’larını yazması için başvurur. Allen, Knicks’in gidişatına bakarak bunu kabul etmez (kabul etse ne kadar muhteşem olurdu bir düşünün) ancak Earl Monroe hakkında bir şeyler karalayabileceğini söyler. Ve sonuç olarak bize, aşağıda sadece küçük bir kısmını çevirebildiğimiz yazıyı bırakır.4 1980’ler ve sonrasında zirve yapacak NBA’e artan ilgisinin küçük bir belirtisi olan bu yazı, bir Woody Allen filmi de olabilirdi. Yapıtlarında gördüğünüz her detay mevcut. Yataktan fırlayıp “Earl Monroe” diye bağıran nevrotik bir New York’lu, Bayan Monroe ile evde baş başa geçirilen garip saatler, Groucho Marx, daha üstün bir hemcinse karşı duyulan hayranlık ve teslimiyet… Hepsi birer Woody Allen imzası.

“1967 senesine kadar basketbolu hiç takip etmedim. Beyzbol, boks ve tiyatro, ihtiyacım olan tüm eğlenceyi bana sağlıyordu. Ama tiyatro o günlerden sonra iyice sıkıcı hale gelmeye başladı ve iyi bir spor müsabakasının verdiği tatmin duygusunu sağlayamadı. Son sıradaki takıma karşı yapılan bir maç bile büyük bir sürpriz potansiyelini içinde barındırırken, tiyatro aynı oranda tahmin edilebilir hale geldi. Beyzbol benim için asıl zevk olarak kaldı ancak basketbol, sporların en güzeli olarak kendini göstermeye başladı. Diğer tüm sporların aksine, basketbolda kişiye özel tarzlar daha fazla ışık saçar. Sıra dışı bireysel performanslar için daha fazla olanak vardır. 

Basketbolu Julius Erving, Kareem Abdul-Jabbar, Walt Frazier, Rick Barry, George McGinnis, Dave Bing veya Bob McAdoo gibi sadece çok küçük bir kısmını saydığım büyük yıldızlara emanet edin, elinizde çok farklı top sürme, pas, şut ve savunma stilleri olacaktır. Basketbol, dansla kıyaslanabilecek bir fiziksel sanatın oluşmasını sağlamak için geniş alan sunar.

Ve 1967 yılının bir günü, spor sayfalarının yaprakları arasında gezinirken (halen o bölümü en önce okurum) Earl Monroe’nun adıyla karşılaştım. Monroe’yu daha önce hiç duymamıştım. Ne her gün bir çaylak olarak yarattığı harikalardan ne de Winston Salem’deki inanılmaz performanslarından haberim vardı. Ben sadece ismini sevdim, havada süzülen üç tane hece bana çok ahenkli geldi. Earl Monroe. Bu isimde iş vardı. (Yıllar sonra, Sleeper adında bir film yaptım ve kendi karakterimin adını Miles Monroe koydum.) Birkaç gün sonra maçların skorlarına öylesine bir göz atarken Monroe’nun adıyla yeniden karşılaştım ve skor sütununda en tepede olduğunu fark ettim.

Monroe 34, Monroe 36, Monroe 24, Monroe 28, Monroe 40! İstikrarlı bir şekilde attığı yüksek skorlardan etkilenmiştim ve adını arada sırada tekrarlamak bir mantra haline gelmişti. Halen kulağa oldukça uyumlu geliyordu: Earl Monroe. O sene, onu Sports Illustrated’ın kapağında gördüğümü ve oldukça enteresan bir tipe sahip diye düşündüğümü anımsıyorum. Nedenini bilmiyorum ama çok özel bir biçimde Monroe’nun farkına varmıştım. Oyununu çok fazla takip etmesem de, eğer gece yarısında biri beni uyandırsaydı ve “Çabuk, favori baketbolcunu söyle” deseydi derhal “Earl Monroe” diye cevap verirdim. Benim üzerimde uyguladığı ilk büyü herhalde buydu, ancak Baltimore Bullets taraftarının her akşam onu gördüğünde, ona “Pearl” veya “Black Jesus” diye seslenerek ne hissettiğini, nelere tanık oluğunu hiç bilmiyordum.”

Her şey çok çabuk ve ani oluyor. 1947’den beri ara sıra maçlara gitmesine rağmen bir türlü hayatına tam olarak girmeyen basketbol, birkaç gün içerisinde sadece ertesi sabah skorlarına baktığı bir spor olmaktan çıkıyor. Düzenli gidilen maçlar, kombineler, Knicks’in halen anlatılan 1970 final serisi ve şampiyonluğu, Earl Monroe takası, Earl Monroe ile Walt Frazier aynı anda sahadayken ne olacak merakı ve daha sonra gelen 1973 şampiyonluğu. Hepsi artık Woody Allen’ın önemli ve kalıcı bir parçası. Bütün bu yaşadığı değişime, içinde barındırmaya başladığı basketbol sevgisine kendisi de inanamıyor olsa gerek, Annie Hall’da5 entelektüel kız arkadaşına şu soruyu sorduruyor: “Hipofiz bezi sorunlarından muzdarip bir avuç adamın çemberin içini topla doldurmaya çalışmasını izlemek neden bu kadar muhteşem?”

Tarih tekerrür ederek ilerlediğini varsayarsak, Woody Allen’ın geçirdiği dönemlerin benzerini biz de geçirdik. Belki daha uzun sürdü, belki daha kısa. Belki de bu durumun hiç farkına varmadık ama bir güç, bizi her sabah nba.com’da maç sonuçlarına bakmaya veya televizyonda her gün yayınlanan NBA Live’ın sekizinci tekrarını izlemeye itti. Keşfettikçe bu güç daha da kuvvetlendi. Arada durulsa bile, kaynağı asla kurumadı. Hiçbir zaman da kurumayacak. Bunun için pek çok etken var. Yukarıda saydık; belki bir üçlük, belki bir isim, belki bir hikaye. Nedenini kesin olarak bilemiyoruz. İki-üç ay önce Jeremy Lin ile yatıp kalktığımız günler bize güzel basketbol hikayeleri ve yazılarından çok daha fazlası olarak geri döndü. Bizi sporun daha derinine doğru çekti, sporsuz dünyayı daha anlamsız kıldı. O yüzden Allen’ın sorduğu soru bir noktada anlamsız. Çünkü hafta sonlarını buna ayıran, uyku düzenini paramparça eden, maç saatine uyumlu bir şekilde yaşayan bir kesim için bu soru, inançlı birine “Neden inanıyorsun ki?” demekle aynı derecede saçma.

Yazı, daha sonra derginin ayarladığı Earl Monroe’nun evinde yapılacak röportaja bağlanıyor. Ancak Earl the Pearl, genç bir sinemacıyla röportaj için eve gelme lütfunu göstermiyor. Woody Allen sadece Bayan Monroe ile çok garip bir saat geçirmiyor aynı zamanda çok sevdiği Earl Monroe’nun beklediği kadar muhteşem biri olmadığının ilk sinyallerini alıyor. Dönüş yolunda büyük ihtimalle elleri cebinde6 yürürken ne bu hayal kırıklığı ne de kaybettiği vakit aklına geliyor. Earl Monroe’yu ve onun umursamazlığını düşünüyor. Derginin kapağında olmak, adının en önde yer alması Earl Monroe için sadece birkaç prosedürden ibaret ve onun buna ihtiyacı yok. O anda dışarıda ne yapıyorsa bu röportajdan daha çekici.

1977’deki bu röportajda ekilen Woody Allen, tam 35 sene sonra dördüncü kez Akademi ödülünü kazandığında törene lütfetme gereğini duymuyor. O salona gitmek, kürsüde ödül almak ve konuşma yapmak sadece birkaç prosedürden ibaret ve onun buna ihtiyacı yok. O anda evde ne yapıyorsa bütün bu saçmalıktan daha çekici. Hem de çok daha çekici. Pazar akşamı evinde oturup All-Star maçını izlemeyi tercih ediyor. 1968 yılında Madison Square Garden’da ilk kez Earl Monroe’yu izlediği günkü heyecanı halen içinde. 2012 senesindeyiz ve o hala kombinesinde oturuyor, Jeremy Lin’e tanık oluyor. Oscar’da ödül kaldırmak yerine evinde All-Star’ı izliyor. Halen sporu çok seviyor ve sevmeye devam edecek. Aynı bizler gibi.

  1. T-Mac: http://youtu.be/Dp8bV1lRZmk []
  2. Markko Märtin/2005. Sebastien Loeb’in peşinden koşabilecek hıza sahip yegane isimdi. Galler’deki kazada co-pilot’u Martin “Beef” Park öldükten sonra yarışmayı bıraktı. Memleketi Estonya’ya dönüp Subaru bayii satın aldı ve araba satmaya başladı. []
  3. Kimi Raikkönen / 2005 Monza GP. Motor değiştirdiği için ceza alıp 11. sırada başlamasına rağmen o yarışı alabilecek hıza ve şansa sahipti. http://youtu.be/fy6XnzUpdig?t=6m10s []
  4. http://longform.org/stories/a-fans-notes-on-earl-monroe []
  5. O dönemde Woody Allen’ın basketbola olan ilgisi filmlerine kadar taşıyor. Nitekim, Annie Hall için Knicks oyuncularından Earl Monroe, Walt Frazier ve Bill Bradley’yi bir maçtan sonra alıyor, Kant, Kierkegaard ve Nietzsche gibi büyük düşünürlerle maç yaptırıyor. Bu bölümler çekiliyor ancak asla filme giremiyor. Kayıtlar da bir gün depoda yer açma amacıyla kaybolup gidiyor. Benzer bir tecrübe için: http://youtu.be/cGRXF4t_nHI []
  6. http://3.bp.blogspot.com/_DS36E6Ak7xw/TLXc1BFzPSI/AAAAAAAAG0I/isOVNSHZVZI/s1600/Woody+Allen.JPG []
[fbcomments]