Skip to content

Şampiyonluk Yarınlara Kaldı…

Real Madrid için her şey harika başlamıştı. On beş yıl sonra Final-Four gelmesine rağmen acı bir tat bırakan sezonun sembol maçı olan, sadece 49 sayının atılabildiği Charleroi deplasmanında, Belçikalılara 100 atarak vermişlerdi startı bu sefer. Kağıt üstünde kuvvetli Efes’i ve her daim zirve adayı apoletine sahip Maccabi’yi Caja Magica’da farklı geçip, ölüm grubunu da rahat lider bitirince onların en az CSKA kadar şampiyonluk favorisi olduğu düşüncesi sardı etrafı. Kimilerinin çekici basketbol dediği yüksek skorlu maçlardan oldukça memnun görünenlerin sayısı hiç de az değildi.

Top 16’yla birlikte maske düştü. Kriz durumundaki, bu sezon vasatı bile bulamayan Unicaja’yı Mirotic’in Lebron’a rakip olacak stepsi ile1 ancak geçebildiler ama papaz her zaman pilav yemiyor. McCalebb, ertesi hafta Madrid’de işi tek çeyrekte bitirdi. Sonraki maçta farklı kazanmalarına rağmen maç içinde açılan yüksek farkın erimesine engel olamadıkları Bilbao karşısında çanlar iyice çalarken Siena maçının sadece kötü bir gün olduğu varsayımına sığınıldı. Sonuç, Bilbao deplasmanındaki şanslı 24 sayılık mağlubiyet ve en nihayetinde şampiyon olacağından neredeyse emin olunacak kadar övülen bir takımın turnuvanın en düşük bütçeli takımlarından birine elenerek playoff dahi göremeyişi.

Aynı zamanda bir Real Madrid taraftarı olan Rob Scott’ın Miribilla faciasından önce çizdiği portre aslında her şeyin özeti:2

“This team is like a hologram – look at it from a certain angle and it is alluring, When the light catches it just right, it’s a work of art, a City Beautiful, with Sergio Rodriguez running the fastbreak down wide axial boulevards and Ante Tomic and Nikola Mirotic the orderly neo-classical expression of verticality. Tilt the image, though, and the slums come to life. A virus named Bo poisoned the water supply last week. A tall Lithuanian hung around the edges of the city to mow down anyone who escaped, and stern Americans clamped down hard on delinquent tenants.

The pioneers of the City Beautiful movement thought they could cure social ills by the power of aesthetic wonder, expressed on a grand scale. It was an illusion, but that doesn’t mean that its purity of architectural expression hasn’t endured. Sports are not like that though – monuments are erected to winners, not the other way round.

Chief Architect Pablo Laso rebuilt his city with deceptive quickness..”

Seviyenin bir değil birkaç kademe yukarı çıkabildiği Top 16’daki ilk ciddi sınavdaki gümlemeyi sadece McCalebb’in terbiyesizlik seviyesindeki oyununa bağlamak işin kolayıydı ve yine de öyle yapıldı. Kendini haddinden fazla yukarıda gören, rakibine karşı oldukça hazırlıksız, tarihin tüm spor dallarındaki belki de en tırt ölüm grubunu lider bitirmenin yanıltıcı etkisi altındaki bir takım için ölümcül darbeyi Katsikaris vurdu. Bu sezonun yıllar sonra bile hatırlanacak birkaç maçından birinin oynandığı gecedeki skor Siena karşısında olduğu gibi gene kötü ilk çeyrek performansına bağlandı. Görevi havlu sallamak olan Velickovic olmasa aşağılayıcı olarak nitelenen mağlubiyet muhtemelen çok daha başka bir seviyeye erişecekti. Asıl olan ise, Bilbao o gün sanıldığı kadar muazzam oynamadı, sonucu belirleyen asıl faktör Real’in skandal performansıydı. Önceki hafta, kendi sahasında skorun gösterdiğinden daha zor bir galibiyet aldığı, hafta sonu aynı sahada kaybettiği, size ligde uzun süre boyunca tek mağlubiyeti, yine ligdeki tüm mağlubiyetlerin ise yarısını tattırmış ve hepsinden önemlisi geçen sezon ACB playofflarında elendiği ve kendi sahasında çok etkili bir takıma karşı bu kadar dağınık, hazırlıksız bir şekilde sahaya çıkabilmelerini mantık çerçevesine oturtmak zor. Real Madrid’in kamyonla övgü topladığı günlerde de var olan ama ortaya fazla çıkmayan, bu seviye için zirveye yaklaşmayı neredeyse imkansız hale getiren zaaflarını tekrar hatırlattı aslında sadece Bilbao. Giriş sekansında yenilen 34 sayıda, Bilbao’nun becerisinden çok, Real’in savunmadaki yetersizlikleri su yüzüne çıktı.34

Real Madrid’in bu maçtan on gün sonra Barça’yı Palau St.Jordi’de spektaküler bir sonuçla geçip kupayı alması bile Real Madrid’in aslında o kadar da iyi bir takım olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Pablo Laso, kolay yolu tercih etti ve eldeki malzemeyle daha rahat uygulayacağı, deli gibi koşan bir yapı kurmayı tercih etti. Savunmada ziyadesiyle sabırsız, sürekli kestirme yollarla topa sahip olup, koşmaya çalışan, ilk bulduğu şutu kullanmayı tercih eden, bu sayede çok yüksek tempoya ulaşıp, sıklıkla çekici olarak nitelenen o basketbol tarzını tercih etti. Öyle ki deli gibi hücum ribaundlarına saldıracak kadar atmaya hevesli, ama o aynı hücum ribaundlarına saldırırken geriye koşmayı kendilerine pek dert edinmeyecek kadar. Sorun şu ki savunmayı bu kadar geri plana atarak sonuna kadar gitmek pek olası değil. Son yıllarda Euroleague’i domine etme konusunda herkesten ayrılan üç takım olan CSKA Moskova, Panathinaikos ve Barcelona başarılı oldukları sezonlarda her ne kadar oyunun iki tarafında da üstün bir seviyede olsalar da sistemlerinin temeli güçlü bir savunma anlayışına bağlıydı. Hücuma yönelik bir mentaliteyle zirveye çıkabilen yegane takım olan Pini Gershon’un o çok özel Maccabi’si dahi güçlü bir savunma takımı olmamasına rağmen, belli bir standart tutturmayı başarırdı. Daha da önemlisi o kadar eşsiz bir hücum gücüne ve anlayışına sahiplerdi ki, futboldaki Barça örneği gibi hepsi ayrı ayrı büyük önem teşkil eden pek çok parçanın çalışması halinde ancak başarılabilen, çok ayrı bir ekolün ürünü olan bir ekipti ve oyun planlarında çabuk şutu bulmak değil doğru şutu bulmak daha elzemdi. Aynı bu Real Madrid kadar yüksek tempoda oynayan o takımla bugünkü Real’in oynadığı oyunu ilk bakışta benzetmek çok kolay, eğer bu temel farkı göz ardı ederseniz. Doğru şutu bulmanın elzem olduğu doğru basketbol, Euroleague gibi acımasız bir platformda başarılı olmak için zaruri bir unsur, en azından hedefinizi tepe noktası olarak belirlemişseniz, özellikle de elinizdeki yetenek havuzu ne kadar geniş olursa olsun, o bulduğunuz ilk şut girmediği zaman, sizi ayakta tutacak bir savunmanız da yoksa. Real Madrid’in bu sezonun favorisi olduğu konusunda medyada yaygara yaratan maçlardan El Classico’da Navarro’suz ve hasta olduğu için sadece takımına zarar verebilen Lorbek’li, kısaca bu sezon hiç olmadığı kadar bağımlı olduğu iki adamından yoksun bir Barça’ya karşı, fazla yahşi bir topçu olan Jaycee Carroll5 sayesinde yakaladığı farkı, Huertas’ın kamikaze havasında oynadığı pick&roll’lerle bir anda eritirken, koca bir ikinci yarı boyunca bunu izlemekten öteye geçememişlerdi. Onların zaaflarına karşı saldırmaktan çekinmeyen takımlar aslında daha sonra başlarına ne geleceğinin fragmanını izlettiriyordu. ACB’de Bilbao dışında Real’in kaybettiği takımların Joventut Badalona ve Estudiantes olması bir açıdan bakınca hiç de şaşırtıcı değil. Düşme hattında olmalarına rağmen, eldeki malzeme ne kadar sınırlı olursa olsun, çoğu takımdan daha ileri bir basketbol anlayışına sahip, rakibin adından korkmayacak bir geçmişe, özel bir geleneğe sahip her iki takım da.

Real’in kendi içinde sahada doğru kararlar almanın pek önemli addedilmediği bir oyun oynadığının en önemli göstergesi Sergio Llull belki de. Llull’un aldığı sorumluluk Pablo Laso yönetiminde her geçen gün arttı, takımın oyun düzeni içinde hakkı gerektiğinden az verilen diğer Sergio’nun yaptığı hatalara karşı tolerans git gide azalıp, daha da arka plana alınırken Llull’a karşı tolerans da uçuk boyutlara ulaştı. Messina’nın Ginobili’den beri görmediği bir atletikliğe sahip olarak zikrettiği Llull, süratinin yanında azıcık olsun karar verme becerisine sahip olsaydı, çok daha elit bir oyuncu olabilirdi, üstelik bu tip oyuncuların sıklıkla en büyük problemi olan dış şut konusunu halletmiş olmasına rağmen. Sergio Llull’un oyun içindeki fantastik tercihlerinin şampiyonluk dışında hiçbir şeyle tatmin olmayan bir kulüp için pek sorun teşkil etmemesi, takımınızı üzerine inşa ettiğiniz felsefenize dair yeterince şeyi söylüyor aslında.6

Jaycee Carroll, kıymeti hala Madrid sularında bile anlaşılamamış bir oyuncu. Son yıllarda Avrupa’da oynamış belki de en saf şutör olmasının yanında, topsuz oyunda oldukça başarılı, gerektiğinde penetre üzerinden sayı bulabilen ya da topa sahipken de boş adamı bulmasını bilen üst seviye bir skorer. Tüm bunların yanında savunmada da hiç tembel değil.7 Real Madrid’in en kayda değer sonuçlarını aldığı dönemin lokavtın bitişinden sonraki periyotta olması, bu adamın aldığı dakikaların artmasıyla bir ilgisi olsa gerek. Rudy Fernandez, Real Madrid’in basketbolda Cristiano Ronaldo rolünü vermeyi düşündüğü adam ancak buna gerçekten layık mı, burası soru işareti. Çok yüksek beklentiler dahilinde gittiği NBA’de beklenildiği kadar büyük bir oyuncu olmaması kanımca şaşırtıcı değil. Hızı ve atletik özellikleri ile tamamlayıcı ve bitirici rolde olduğu zaman ne kadar özel görünse de, baş rolü verdiğiniz zaman oyun içi istikrarı, şut tercihleri ve takımı onun sevdiği oyun tarzını sahaya yansıtamadığı zaman oyuna etki etme konusundaki yetersizliği ile yola çıkarken sistemi üzerine inşa etmeniz gereken adam değil belki de. Llull’la birlikte başı çektiği topu 15-20 saniye elinde tutup, sonra da penetre etmeye veya el üstünden zor bir şut atmaya çok hevesli olduğu Real Madrid hücumlarının uzun vadede sonuç getirmesi elbette ki mümkün değildi. Bir ara dedikodusu çıkan Ginobili’ye çift haneli milyon içeren bir teklif Avrupa piyasası için pornografik rakamlar ifadesinin bile yetersiz kalacağı bir durum olsa bile, bu rolde güvenilirliği soru işareti Rudy’e bel bağlamaktan çok daha akılcı bir tercih gibi duruyor.

Laso, kolay yolu tercih edip eldeki parıltılı taşları öne çıkarırken, asıl önem arz eden değerli diğer parçaları arka plana iterek yaptı belki de en büyük hatayı. Laso öncesi dönemde fazla oynamadığı için Messina’nın kuyusunu kazananlardan biri olarak adı çıkan Felipe Reyes gibi bir adam belirli özelliklerine rağmen, maratonu kazanma yolunda takımın temel parçası olarak kabul etmeyi mümkün kılmayacak kadar defoya sahip. Messina döneminde oynadığı için, hedef tahtası olan Carlos Suarez ise sahada yaptığı işler çok estetik durmasa ve bazen yetersiz kalsa bile, uzun vadede kazanan olmak için yaptığı pis işlere ihtiyaç duyacağınız biri. Kral Kupası’nda takımının sahadaki o kadar yeteneğe rağmen hücumda tıkanıp hiçbir şey üretemediği Fuenlabrada maçında yaptığı bir doğru kat, bir doğru pasla rakibi çözen Novica Velickovic gibi biri kenarda çürüyor. Takıma hücumdaki akışkanlığını kazandıran Sergio Rodriguez ise her geçen gün daha da geri plana atılıyor. Nikola Mirotic gibi hücumda verimliliği yüksek bir oyuncu hala daha stabil bir role kavuşmuş değil. Bu örneklere devam etmek mümkün, kısaca eldeki malzeme tamamen birbirini tamamlamaya uygun olmasa da takımda pek çok gediği kapatarak, daha dengeli bir takım olmaya imkan hazırlıyor aslında. Sanki başka hiç alternatif yokmuşcasına sürekli Rudy’nin bire birleri üzerinden dönen, organizasyon açısından kısır bir takım yaratmanın, hele de savunma anlayışı oldukça zayıfken herhangi bir açıklamasının olması mümkün değil.

Ters taraftan bakıp, Pablo Laso’nun pozisyonu için empati kurduğunuzda ise kendi içinde daha makul bir tablo ortaya çıkıyor. Son iki sezonda devrede biten, üçüncü çeyrekte utandırıcı seviyeye ulaşan çok sayıdaki Barça mağlubiyetinin ardından sonunda kazanılan derbi sonrası Pablo Laso’nun yüzünde en ufak bir mutluluk ifadesinden eser yoktu. O maçı, hele de farklı öne geçtikten sonra kaybetseydi ertesi gün medyada nasıl idam sehpasına çıkarılacağı düşüncesi kazanılan zaferden daha büyük önem arz ediyordu muhtemelen onun için. Hal böyleyken, hele de Ettore Messina gibi bir ismin bile yaşadıkları ortadayken bir an evvel iyi sonuçlar alacak, uzun vadede yetersiz ama ilk aşamada galibiyetler getirecek bir tercih yapması üzerindeki baskıyı düşününce çok da anormal gelmiyor.

Bu sezonki sonuç hala büyük resmin içinde sadece küçük bir ayrıntı. Real Madrid’in yıllardır devam eden hastalığı ise çözülebilir mi bilemiyorum. Ama akyuvarların üstüne salınması gereken asıl yer daha derinlerde.

“Kupaları kazanma zorunluluğu mu? Bu müşterek bir yanılgı. En üst seviyede rekabet etmek zorundayız, bu doğru. Öncelikle, diğerlerinin de var olduğunu anlamaya başlamak zorundayız. Eğer bundan memnun değilseniz, üzgünüm, başka birisi gelir, pek çok kişi gelip gitti zaten… Buradan ayrılıyorum ve yakın gelecekte Avrupa’daki başka bir önemli kulübü çalıştıracağım. Bu sürekli artan beklentilerin yıkıcı etkisini anlamak için Freud’a başvurmaya gerek yok.”

Ettore Messina

Ettore Messina’nın muhakkak kendi hataları da vardı ama Mourinho gibi gerilimden güç alan birini dahi bezdirebilen Madrid medyasının yarattığı etki çok belirleyici. Her maçı kazanmanız, estetik açıdan tatmin edici bir oyun oynamanız ve bunu hemen yapmanız gerekiyor. Taraftar beklentilerinden, kulüp yönetimine kadar varolan bu anlayışın sizi oldukça komplike bir yapıya ihtiyaç duyduğunuz en üst platformda doğru bir planlama ve bu planın uygulanmasına dair fırsatı tanımadığı aşikar. Eskisi gibi piyasadaki iyi isimleri toplamanız yeterli olmuyor, doğru bir koç ve onunla uyumlu bir oyuncu grubunu da bir araya getirmek zorundasınız. Basketbolun değişen şartlarında Real Madrid’in bu eski kafasıyla sonuç almaya çalışması ve daha da önemlisi her yıl aynı şeyleri tekrarlayıp, farklı bir sonuç almayı beklemesi neredeyse acınası bir durum.

Messina, takımını playoffa saha avantajıyla sokmayı garantileyip, 15 yıl sonra gelecek Final-Four’un kapısını aralayıp, kaybedilen bir formalite maçından sonra bıraktı. Mesele başarılı olmak ya da olmamak değildi. Messina gibi bir adam vazgeçmişti. Onun gibi güçlü bir karakter, en üst seviyedeki her türlü zorlukla baş edeceğinden kuşku duymadığınız biri dahi daha fazla tahammül edemedi. Felipe Reyes gibi takım için sembol bir figürün fazla süre alamamasından, oynanan basketbolun yeterince zevkli olmayışına kadar sayısız konuda memnun edemedi Messina Madrid’i bir türlü. Kaybettiği zaman “İtalyan”dı, dışarıdan gelen bir adamdı. Yıllarca görülmüş en dominant takım olan Barcelona’nın gölgesinde kalma şanssızlığıyla beraber, huzursuzluk belli ki onun bile ümidini keseceği bir konuma erişmişti. Onların istediğini yapan Pablo Laso’yla da gelinen nokta ortada.

Yönetsel başarısızlığın, Real Madrid’in ihtişamlı imajının ve sahada alınamayan sonuçlarla birlikte medya için gelen malzemenin varlığıyla arka plana itilmiş durumda olması, sorunun hala kaynağı olduğu gerçeğini gizlemeye yetmiyor. Jeremiah Massey, Lazaros Papadopoulos, Kerem Tunçeri, Antonis Fotsis, Clay Tucker, Quinton Hosley, Kaspars Kambala, Novica Velickovic, D’or Fischer, Mihalis Pelekanos… Real Madrid’in sırf çıkış yaptığın sezonların sonrasında transfer ettiği ve kendi sistemi içinde nasıl bir yere oturtacağı hakkında fikir sahibi olduğundan şüphe duyulacak isimlerden bir çırpıda aklıma gelenler, hepsini yazmaya kalksak muhtemelen Excel’deki satırlar bile yetmez.

Rudy Fernandez gibi bir lokavt oyuncusunun üzerine takım kurulması ya da sırf milli takımla geçirdiği yaz sonrası artan popülaritesi sonrasında fırsat ortaya çıkınca Serge Ibaka’nın alınması gibi günlük hamleler durumun vahametini ortaya koyuyor. Ibaka’nın kendi halinde çırpındığı ama takım içindeki rolünün belirsizliğinden şaşkın ördek gibi göründüğü sahneler Real Madrid’in planlamaya ne denli önem verdiğini gösteriyor aslında. Bu popülist yaklaşımın içinde, herhangi bir planlama yapmanın olasılığını en güzel Uli Hoeness açıklıyor, kendisine Real Madrid’in 2014’te Mourinho sonrası Joachim Löw’ü düşündüğü sorulunca:8

“Ben buna kusura bakmayın ama gülmeliyim! Madrid yetkilileri daha hafta içi nelerin olacağını bilemez iken gerçekten siz onların 2014 yılına dair plan yapabildiğini düşünüyor musunuz? Kalıbımı basarım ki Madrid başkanı Perez’in kendisi dahi 2014 yılında başkan olup olmayacağını bilmiyordur! O elindeki oyuncak ile oynama hevesi kaçtığında çekip gider.”

Fotis Katsikaris, Neven Spahija, Oktay Mahmuti… Real Madrid’in sadece geçen yıl kapısını çaldığı rivayet edilen teknik adamlar, yıl içinde Pesic, Obradovic dedikoduları da bir dönem aldı başını gitti bu sezon. Richard Hendrix, Dontaye Draper, Giorgio Shermadini, Marcus Slaughter daha şimdiden adı piyasaya düşen, yakın zamanda ilgi odağı olmuş, çıkış yakalayan oyuncu örnekleri. Şeker dükkanına giren şımarık çocuğun her şeyi almaya çalışması çevresi için konuşacak bol malzeme çıkartıyor belki ama sonunda o çocuk aradığını asla bulamıyor zira ne aradığını bilmiyor.

Madrid medyasının Miribilla faciası sonrasında bile kutsal çocuğu gibi koruduğu Pablo Laso’ya gelince, tam zamanında Kral Kupası ile pansuman yapmış olsa da eninde sonunda bu girdabın kurbanlarından biri olacak zira o tarafta yıllardır değişen pek bir şey yok aslında.

  1. http://www.youtube.com/watch?v=D3x_YvIk6bU []
  2. “Bu takım bir holograma benziyor – belirli bir açıdan bakarsınız cezbedici, doğru ışığı yakaladığında bir sanat eseri. Sergio Rodriguez’in, geniş bulvarlarında fast break’i yönettiği, Ante Tomic ve Nikola Mirotic’in birbirini müthiş tamamlayan neo-klasik dikey mimariyi oluşturduğu mimari açıdan harika kentlerden bir tanesi. Resmi ters çevirdiğinizde ise varoşlar ortaya çıkıyor. Bo adındaki bir virüs geçen hafta su kaynaklarını zehirledi. Uzun bir Litvanyalı, şehrin her tarafında kaçan kim varsa temizledi, ve acımasız Amerikalılar ihmalkar kiracılara aman vermedi.

    Güzel kent akımının öncüleri sosyal sorunları büyük ölçekli estetik harikalarının gücü ile çözebileceklerini düşündüler. Bu bir yanılgıydı ama bu mimarinin etkisinin devam etmediği anlamına gelmiyor. Sporda ise işler böyle değil – kazananların anıtı dikiliyor, diğerlerinin değil.

    Baş mimar Pablo Laso, şehrini aldatıcı çabukluk üzerine kurarak tekrar inşa etti…”

    http://euro-step.net/2012/02/madrid-is-beautiful-but-for-how-long/ []

  3. http://www.twitvid.com/EYTUE []
  4. Simon Jatsch’ın Top 16 4.Hafta notlarında detaylar mevcut. []
  5. ACB’nin iyice çığırından çıkardığı Amerikalıların, Avrupa’da sadece kendine bir yuva edinmek için aldığı pasaportlardan o da aldı. O artık bir Azeri. []
  6. En klas tercihlerinden biri için kendisine hala duacıyız. Onun bu tercihine müsaade eden Scariolo’ya ise ailecek bayılıyoruz. []
  7. Azerbaycan’ın bizim oyuncularımızdan daha iyi bir oyuncuya sahip olduğunu kabul etmek zor geliyordu bana ta ki bu arkadaşımızın Mormon faaliyetleri çevresinde genç yaşta basketbola iki yıl ara vermesine rağmen hala nasıl bu kadar üst seviyede oynamak konusunda sıkıntı çekmediğini çözmeye çalışana kadar. []
  8. Bu güzel anekdota rastladığım Borges Blog’da, büyük bir kulüp nasıl olmalıdır sorusuna dair detaylarla sürekli olarak karşılaşmama ihtimaliniz yok gibi. Kendilerinden hiç hazzetmesem ve bu sezon işler pek iyi gitmese de Bayern Münih’in basketbol projesinin heyecan verici olduğuna şüphe yok. []
[fbcomments]