Skip to content

Eskiden Key!f’ti – II. Bölüm

Cem ile İnan'ın !f sohbetinin ikinci bölümünde söz bu senenin programına geliyor.

Öndeki aracı takip et.

Hit Filmler:

Si Piu / Kuralsız Hayat, Johnnie To

Bağımsız sinema temelli bir festivalde “hit” filmlerin belirli bir başlıkta toplanması garip bir gelenek aslında. Sadece !f’te değil, genel anlamda birçok festivalde süregelen bir trend bu. Zaten !f’in tanıtım metninde de bu evrenselliğe vurgu yapılarak Toronto, Cannes, Sundance isimleri zikrediliyor. Bu etiketler, Pazarlama 101 dersinde bir filmin değerini artıran şeyler. Sundance’te olay yaratan bir filmin tanıtımı genelde ‘yeni’ kelimesi üzerinden yapılırken, iş Cannes’a geldiğinde ‘seyirciyi ikiye bölen, hem alkış hem de yuhalama alan film’ klişeleri devreye giriyor, Hit Filmler seçkisi de bunların gövde gösterisi yaptığı meydan oluyor.

Bu sene neler var? Her zaman olduğu gibi Takashi Miike’den bir filmimiz var. Konusuna kimse takılmayacaktır, Miike işte Miike. Başka? Alexander Payne’in son marifeti epey merak konusu, George “Bu Aralar Hep Mainstream Takıldım, Şimdi Bir Tane Bağımsız Yapımda Oynamalıyım” Clooney kadroda. Parlak dönemlerini geçtiğini düşündüğüm ve Storytelling‘den beri ‘çarpıcı’ bir işi olmayan Todd Solondz, Dark Horse ile kapımızı çalıyor. Kalsın, belki başka bir zaman.

Tercihim ise Uzakdoğu’dan olacak, Johnnie To’dan Si Piu. Avrupa festivallerinin kıtayı keşfi sırasında değeri artan ama aslında yaşça Bong Joon Ho, Kim Ki Duk gibi isimlerden geçkin olan To’nun gündemdeki ekonomik krize, iç içe geçmiş üç hikaye penceresinden bakması ıskalanmamalı. İ.Ö.

Take Shelter / Sığınak, Jeff Nichols

Doğrusu festival kitapçıkları elime geçtiğinde, ticari gösterim hakları halihazırda satın alınmış filmlerin sayfalarını hızlıca çeviririm. Mutlaka ‘herkesten önce görmeliyim’ dediğim bazı filmler çıkar ve bunlar için bir istisna yaparım, fakat -getireceği maddi külfetten bağımsız olarak- gala ağırlıklı programları tercih etmemeye çalışırım. Ödül mevsimine girilirken ilgi muhtemelen The Descendants üzerinde yoğunlaşacaktır. Ondan en çok seyirci çalanın da genç kızların sevgilisi Joseph Gordon-Levitt ile 50/50 olması beklenebilir. Williams, Rogen, Silverman, Seedorf, Crespo gibi yıldızları kadrosunda barındıran Take This Waltz ya da… Bunlardan uzak duralım. Todd Solondz tarikat kuracak olsa adını yazdırmak için yarış edecek bazı yazarların dahi bir yere oturtmakta zorlandığı Dark Horse’u da eliyorum. Geriye kalan iki seçenekten vizyon görme ihtimali çok daha zayıf olan Project Nim, yönetmenin sunduğu Man on Wire referansına rağmen -bu tip festivallerde izlediğim en iyi belgesel olabilir- az farkla geçiliyor. Çok değerli 15 liramı Take Shelter’a yatırıyorum. Neden?

Aranızdan 2007 yapımı Shotgun Stories’i izlemiş olanlarınız, muhtemelen bu tercihe çok şüpheli yaklaşmaz. Yönetmenin bu ikinci filminde de Michael Shannon’la çalışıyor olduğunu eklememiz de onlar için yardımcı olabilir.1 Film işitme engelli kızlarının özel gereksinimlerini karşılamakta finansal zorluklar yaşayan bir aile babasının, gerçekle gerçek olmayanın ayırdını kaybetmesine varan anksiyete bozukluklarını merkeze alıyor. Shotgun Stories’de ayrıntıları hikayeye serpiştirmekteki yetkinliğiyle dikkat çeken ve bu paralelde tamamen gerçekçi bir çerçeveye oturmuş filmlerle karşımıza çıkmasını beklediğimiz Nichols, henüz kariyerinin erken dönemlerinde kendisine meydan okuyor ve riskli sayılabilecek bir hamle yapıyor. Ana karakterin hayal alemiyle gerçek yaşantısı arasında daimi geçişlere yer veriyor ve böylece ortaya daha girift ve Nichols adına karakter dışı bir senaryo çıkıyor. Film sadece Nichols’ın bunu nasıl kotardığını sunuyor olmasıyla bile ilgiyi hak etmeli. Herhalde bu noktada en çok güvendiği şey, son olarak Werner Herzog filmi My Son, My Son, What Have Ye Done’da psikolojik kararlılıktan uzak karakterler için doğru isim olduğunu göstermiş Shannon’ın oyunculuğu olmalı.2 Bu aynı zamanda film öncesinde bizi en çok heyecanlandıran şeylerden biri de. Shotgun Stories ile kariyerinde önemli bir dönemeci alan Shannon, Revolutionary Road ve My Son, My Son…’daki performansları sonrası bu mecraların aranan ismi konumuna geldi. Şimdi sırada 34 yaşındaki yazar-yönetmeni de oraya çıkarmak var. Shannon, Amerikan taşrasında yarattığı mikrokozmoslar üzerinden daha büyük toplumsal eleştiriler yapabiliyor ve bunu hikayenin bütünlüğünü sarsmadan becerebilecek bir dehaya sahip. Jim Jarmusch’ın yeni vampir filminin haberini aldığımız bugünlerde, Amerikan bağımsız sinemasının böylelerine ihtiyacı var.3 C.P.

!f Müzik:

Hit So Hard / Çok Sert Vurdu, P. David Ebersole

Malcolm Gladwell’dan miras kalan ifadeyle, koca festivalde ‘fark yaratan’ bölüm burası: Lisede Sigur Rós’u hiç sevmeyen arkadaşlarımla birlikte geldiğim ama hepimizin çıkışta belirli bir süre konuşamadığı Heima’dan, “Böyle de müzik festivali oluyormuş” dedirten All Tomorrow’s Parties’e kadar onlarca kıymetli eser gördük yıllar boyu. Kendi adıma zirve ise Blur: No Distance Left to Run olmuştu geçen yıl. Damon Albarn’ın altın dişleri eşliğinde Cool Britannia yıllarına, Brit-pop’un altın çağına da bakan belgesel, çıtayı Yelena Isinbayeva’nın uzanamadığı noktalara çekmişti.

Tüm bu beklentilere rağmen bu sene açlığı dindirecek müthiş bir program gözükmüyor ne yazık ki. Hatta kendi adıma Hit So Hard’dan başka ‘kesin gitmem lazım’ dedirten bir film yok. Fakat o bile yeter gibi. Cameron Crowe’un ve Pearl Jam’in tekrar dünya sinemasında ve müziğinde etkin role büründüğü, yeni piyasaya çıkan grunge tarihi kitabı “Everybody Loves Our Town”ın yutarcasına okunduğu, oduncu gömleklerin vitrinlerin en önünde olduğu, Seattle için NBA ışıklarının tekrar yakılma ihtimalinin doğduğu günlere denk gelmesi zamanın bir oyunu olsa gerek. Mevzu tam bir Seattle, tam bir Love/Cobain ilişkisi olmasa da siyah-beyazın ve sert gitarların birlikteliği birçok insanı çekecektir. İ.Ö.

Hit So Hard / Çok Sert Vurdu, P. David Ebersole

Galiba benim için bu festivali, programı birkaç haftalık takvime yayılan diğerlerinden ayıran bölüm bu. Benim henüz iştirak edemediğim dönemlerde gösterdikleri 24 Hour Party People’dan bu yana geleneksel olarak iyi filmler geliyor bu başlık altında. Zaman içinde Joy Division4, Sigur Rós: Heima, Glass: A Portrait of Philip in Twelve Parts, -şiddetle tavsiye edeceğim- All Tomorrow’s Parties, Blur: No Distance Left to Run ile ben de payıma düşeni aldım. Bunların üç tanesi aynı seneye denk düşüyordu -yanılmıyorsam 2008’di- ve bir rockumentary festivalinde gibi hissetmiştim. Bu sene ise zoraki bir seçim yapmak durumunda kaldım. The Chemical Brothers: Don’t Think için kitapçıktaki cümleler şöyle sonuçlanıyor: “Tanık olacağınız şeyin yoğunluğundan sersemleyecek, ses ve görüntünün büyülü birlikteliğine kendinizi teslim edeceksiniz.” Bir konser filmi için hayli iddialı. Sanırım bu teslimiyet için bir alışveriş merkezinin sinema katından daha iyi fırsatlar karşıma çıkacaktır.

Seçimim Hit So Hard olacak. Kitapçıkta bu film hakkında yazılan tanıtımda Courtney Love ve Kurt Cobain atıflarında oldukça cömert davranılmış. Anlaşılabilir bir pazarlama taktiği. Patty Schemel hepimiz için Hole’un bateristi, Hole hepimiz için Love’ın grubu ve Love da birçoğumuz için her şeyden önce Cobain’in yavuklusu. Schemel ve Ebersole’un birkaç röportajına denk geldim. Bu tip belgesellerde sıkça rastladığımız şekilde, Ebersole’u güvendiği bir dost olarak görmesi hasebiyle yönetmen koltuğuna davet ettiğini belirtiyor Schemel. Endişem Schemel’ın bunu yıllar sonra gey kimliğiyle bir hesaplaşma fırsatı olarak görmüş olması. Filmi seçmekteki temel motivasyonumun o döneme ait arşiv görüntüleri olduğunu saklamayacağım, o yüzden böyle bir şeyle karşılaşmak biraz bayabilir ama yine de Schemel’ınkine benzer hikayeler çok fazla değil. O dönemin rock çevrelerinde bile… SXSW sırasında fena eleştiriler almamış, geniş kuponlarda yer verilebilir. C.P.

Keş!f:

El Languaje de los Machetes / Machete Dili, Kyzza Terrazas

Kuşkusuz ki hem festivalin hem de kitapçığın en eğlenceli bölümü. Herkesi forvo.com’u açılış sayfası yapmaya iten yeni yönetmen isimleri ile arz-ı endam eyleyen onca yapım, heyecanlı sinefillerin ‘ilk ben keşfettim’ bayrak yarışına katkıda bulunuyor. En eğlenceli kitapçık tanıtımları da yine kitapçığın bu bölümüne denk geliyor. El Languaje de los Machetes’ten gelsin: “Bu, methiyeyle lanet arasında gidip gelen şiirsel terörizmin filmi.” İ.Ö.

Abrir Puertas y Ventanas / Kapıları, Pencereleri Açalım, Milagros Mumenthaler

Program yayınlandığında en cezbedici olanlar, Hit Filmler kategorisindekiler oluyor ama bu festival özelinde ikinci bir bakışı hak eden filmler Keş!f bölümünde seçilenler. Örneğin 2011’de izlediğim en iyi filmlerden Le Quattro Volte’yi !f İstanbul keşfedince, ben de keşfetmiş sayıldım. Romain Gavras’ın ilk uzun metraj deneyimi, soyadının hakkını vermekten uzak olsa da R ve 22 Mei de halen dost sohbetlerinde önerdiğim filmlerden.

Geçen senenin kredisi büyük olsa da İstinye Park’a gitme konusundaki isteksizliğimin de etkisiyle buradan yalnızca bir film seçtim. Kısa filmleri Cape Cod ve El patio ile sağlam festivallerin ilgisini çekmiş Mumenthaler, ilk uzun metrajıyla da Lokarno’da ödüle boğulmuş. Filmi acayip sıkıcı bulma ihtimaliniz de hayli yüksek tabii. Bu konudaki yüksek eşiğimle tanınırım.5 Sıradan insan ilişkileri üzerine kurulmuş hikayelere bakışınıza göre, bu filmi sistem kuponlarında bulundurabilirsiniz. Çernobil sonrası sancıları yaşayan bir nesil olarak V Subbotu da ilgimizi çekiyor. Plase de Guy Maddin’in bu festivale gönderdiği filminden daha çok Maddin filmine benzeyen Two Years at Sea. Venedik’ten FIPRESCI ödülüyle dönmüş filme gitmeye yeltenmeden, yine yukarıdaki eşiği bir sorgulamak makul olabilir. C.P.

Yol:

Patience (After Sebald) / Sabır (Sebald’ın Ardından), Grant Gee

Hayat ve festival kitapçıkları size zaman zaman güzel sürprizler yapıyor. Çok sevdiğim, izlerken taptığım ama bir yandan da ‘bu adamlarla kesinlikle arkadaş olunmaz’ fikrine kapıldığım Radiohead belgeseli Meeting People Is Easy ile radarlarıma girmişti Gee. “OK Computer” turnesi sırasında kelimenin tam anlamıyla kaybolan grup üyelerinin ruhlarının derinliklerine kadar kamerasını taşıyan genç yönetmen Joy Division belgeseliyle de tarzını iyice belli etmişti.

W.G. Sebald’ın filme uyarlanan kitabını okumak elbette işe yarayacaktır ama sadece filmin afişine baktığınızda bile bir başka büyük Alman sanatçı Werner Herzog’un Lotte Eisner için yaptığı uzun yürüyüş geliyor akıllara, daha sonra “Buz Üstünde Yürümek” isimli unutulmaz bir kitaba evrilen… İ.Ö.

Patience (After Sebald) / Sabır (Sebald’in Ardından), Grant Gee

Festivalin bu seneye özel bölümlerinden biri bu ve yedi filmlik seçkiye baktığımızda, Wim Wenders’in yetmişlerdeki Yol Filmleri Üçlemesi’nin izinden giden şeylerle karşı karşıya olmadığımızı açıkça görüyoruz. Festivali My Winnipeg ile ilk ziyaret edişinde kendini sevdiren Maddin’in yönettiği Keyhole, temelde modern bir “Odysseia” uyarlaması ve onu bu kategori altına sokan düşünüşü görmek için çaba göstermek gerekiyor.

W.G. Sebald’ın hayatının son bölümünde yerleştiği Suffolk’taki yürüyüşleri üzerine kaleme aldığı seyahati hatıratla, tarihi meditasyonla buluşturan romanı “Satürn’ün Halkaları”nı konu alıyor Gee’nin bu filmi.6 Sebald kitaplarında, altlarında bir açıklama yapmaksızın kullanılan ve üzerine denk geldiği metinle ilişkisi muallak siyah-beyaz fotoğraflar dikkat çeker ve bunlarla bir belgesel deneyimi yaşar gibi olursunuz. İlk olarak “Göçmenler”deki bir fotoğrafı hatırlıyorum. Bavyera’ya özgü kıyafetler giymiş bir Yahudi ailesinin resmedilmesi, atıfta bulunulacak hiçbir tarihi kaynağın ya da monografinin sunamayacağı bir gerçekliği beraberinde taşıyordu. Her biri Sebald’ı en önemli ilham kaynağı olarak tanımlayan sanatçıların, büyük oranda kitapta yer alan fotoğraflar üzerine bindirilmiş seslerine bırakıyor Gee sahneyi. Kitabı gösterime kadar okumayı planlıyorum ama o zahmete girmeyecekler için de sıra dışı bir tecrübe olması muhtemel. 18 Şubat günü Salt Beyoğlu’nda yönetmen ile filmi tartışma imkanı da cabası. C.P.

Gökkuşağı:

Weekend / Haftasonu, Andrew Haigh

Haigh’in filmi geçtiğimiz senenin en iyi eleştiri almış filmlerinden ve bu ülkede şaşırtıcı olmayan bir şekilde namı festivalin de önüne geçmiş Gökkuşağı başlığı altında gösterilecek. Geçen hafta ülkemizi ziyaret eden Slavoj Zizek’in NTV’ye verdiği röportaj sırasında “Geçen yaz burada eşcinsel yürüyüşünüz oldu ve hiçbir sorun çıkmadı” sözü dersine fazla çalışmadan geldiğini gösteren sözlerden sadece bir tanesiydi. Gözümüzü İstiklal Caddesi’ne değil, çok da uzakta olmayan Tarlabaşı’na çevirdiğimizde Türkiye’deki LGBTİ haklarının ne düzeyde olduğunu belki daha iyi görebiliriz. Böyle bir ortamda, bir barda tanışıp hafta sonunu birlikte geçiren Russell ve Glen’in filme yön veren diyalogları bazı soruları sormak için değerli olacaktır. Favori sinema sitelerimden Reverse Shot’taki incelemesinde Michael Koresky şöyle yazıyor: “Erkek arkadaşımla bu filmi tartışırken, Russell ve Glen’in cinsel yönelimleriyle ilgili dramatize edilmiş diyaloglarının bugünün dünyasında ne kadar geçerli olduğunu birbirimize sorduk. Bu film 1989, 1994 veya 2001’de konuya hakim bir nişe sunulabilecek ve anlaşılabilecek bir film olabilir miydi? Dahası bu fark eder miydi ve 2011 yılında eşcinsel bir izleyiciye seslenen bir film hangi soruları sormalı? Sonunda Weekend’in homoseksüel kimlik tanımlamasıyla ilgili sorunlara yönelik sorduğu içsel ve dışsal tüm soruların, son 10-20 yıl için değişmeden kaldığında ve bunu değiştirecek kadar radikal bir politik adımın henüz atılmadığında hemfikir olduk.” Tablo Zizek’in göstermeye çalıştığı kadar pembe olmasa da, sanırım İngiltere’nin 20 yıl önce yaşadığı farkındalık düzeyiyle yarışabiliriz. Yani özellikle LGBTİ bireylerin kamu alanı mücadelesine dair bu sorular bizim için de doğru sorular olabilir. C.P.

!f Özel Gösterimler:

NYman with a Movie Camera / Film Kameralı Nyman, Michael Nyman

“Michael Nyman’ın çektiği bir filme neden gitmeliyiz” sorusuna cevap vermek çok da mantıklı bir hareket sayılmaz. İsteyen saf müziğe odaklanır bu muazzam kariyere yanaşmak için, isteyen Peter Greenaway’in dergahından yüzünü çekerek gelir. Sonuç şu: Nyman geliyor, Nyman bir film çekmiş, Nyman filmiyle geliyor, Nyman bizimle sohbet edecek.

Filmden sıkılma ihtimalini saklı tutuyorum fakat hayatıma “The Heart Asks Pleasure First”ü sokmuş biri için bu kadarına da katlanabilirim. “The Heart Asks Pleasure First” Michael Nymancısı olduğumu itiraf etmek de akıl karı olmadı, neyse… İ.Ö.

  1. Bu ortaklığın Nichols’ın halen post-prodüksiyon aşamasındaki üçüncü filmi Mud’da da devam edeceğinin müjdesini verelim, fakat Shannon ilk iki filme göre bir adım daha geride olacak gibi. []
  2. Bir basketbol takipçisiyseniz şu sahnede Adam Morrison’la bağlantı kurmamanız mümkün değildi bu arada, Shannon mahallenin esrik delikanlısı rolünü ancak bu kadar iyi oynayabilirdi. []
  3. Sean Durkin de 2011’in bu anlamda en iyi kazanımlarından biri olmuşa benziyor. []
  4. Yönetmeni Grant Gee festivalin bu seneki konuklarından. []
  5. The Pleasure of Being Robbed ve Politist, adj. omzumda insan uyuttuğum filmlerden ilk aklıma gelenler ama ben ikisini de izlemiş olmaktan mutluyum. []
  6. Kitabı Can Yayınları çevirmiş ama bulmak biraz zor olabiliyor. []
[fbcomments]