Skip to content

San Paolo’ya Gece Çökmediğinde (ya da Metabolizma)

Bu ülke ve Moldovan hakkında bildiğim her şey.

Nikolay Çavuşesku’nun Saray Meydanı’nda başladığı konuşması Devrim Meydanı’nda sona ermişti. 22 Aralık 1989’da rejim çöktüğünde Cristi Puiu 22 yaşındaydı, Cristian Mungiu 21. Viorel Moldovan daha-on-yediydi. “Küçük Hagi” Ionuţ Luţu, gerçekten küçüktü. 14. Corneliu Porumboiu ve Calin Peter Netzer de öyleydiler. 14.

Puiu klasik Rumen sinemasının propagandist temsiller üzerine kurulu anlatısından ikrah etmiş, 2001’de çektiği Marfa și banii ile yeni bir sinema vadetmişti. Batılı eleştirmenler, çok fazla kafa yormadan, bunu bir “Yeni Dalga” olarak adlandırmakta karar kıldılar. Puiu gözlemci kamerasını, klasik sinemanın inşa ettiklerini bozmaya yeminli bir aygıt işlevinde kullanıyordu. Bir hastane odasında kamerayı ölmekte olan hastaya ve acılarına doğrultmayı reddetmek gibi; sabırlı bir yürüyüşün, aldatan (ve aldatılmış) bir kesmeye üstün geldiği bir sinema.

Bu vaatler 2005’te Cannes tarafından Belirli Bir Bakış ödülüyle ilk kez tanındığında, Puiu artık otuz sekizindeydi. İki yıl sonra çağdaşı Mungiu, devletin sinema fonunun ve Rumen şirketlerinin finanse ettiği bir filmle (4 luni, 3 săptămâni și 2 zile) ülkeye büyük ödülü getirdi. Başvurdukları uzun planlar elbette sinemasal bir meydan okumayı işaret ediyordu, ancak bunu, örneğin Preminger ve Welles gibi, bir tür mahirlik yarışmasına, modern bir aşık atışmasına konu etmedikleri aşikardı. Bu yaklaşıma sadık kalan Porumboiu ve Netzer, gerçekten bir dalganın var olabileceğini düşündürdüler. Batılıların beklentilerinin tamamen dışında bir dalga… Doksanlar boyunca Rumen sinemasından, daha çok, devrilen bir diktatörün şerefine tertip edilmiş ortaçağcıl bir kutlamayı resmetmesi beklenmişti. Rejimin Temeşvar’da başlayıp Bükreş’te biten bir haftalık çöküşünün evrensel bir politik durumu yankılamakla beraber, onu diğer Doğu Bloku ülkelerinden ayıran “kanlı” bir mizansen ile iç içe geçmesinden belki – bu yüzyılda çekilen bir Şili filminin Pinochet’den bağımsız düşünülemeyeceği gibi, bu coğrafyadan gelen filmlerde de Çavuşesku’yu arayıp durdular. Doğru, Puiu ve Mungiu gözlerini bir diktatöre açmışlar, yirmilerini de aynı diktatörle görmüşlerdi. 22 Aralık sabahında yeni bir özgürlük hissetmiş olmalıydılar. Fakat sanatlarını icra ederken, bu tarihi dönüm noktasından, hissetmedikleri bir özgürlüğün yalancı öforisini devşirmeyi doğru bulmadılar. Porumboiu’nun ilk uzun metrajına verdiği (Rumence) isimdeki gibi, hem oradaydılar hem orada değildiler.

hagi-ireland-1990

Romanya milli takımı elemeleri geçti ve dört karavanadan sonra, İtalya’da düzenlenen 1990 Dünya Kupası’na katılma hakkını nihayet kazandı. Böylelikle Batılılar da aradıkları temsile kavuşmuş oldular. Bari ve Napoli’deki grup maçlarına hazırlanan Romanya’nın 22 kişilik kadrosunda, bir yıl önce Charleroi’ya transfer olmuş Rodion Cămătaru bir istisnayı işaret ediyordu. Takımın 9 numarası dışındaki tüm oyuncular yerel ligde forma giyiyorlardı; şöhreti çoktan kıta sınırlarını aşmış Marius Lăcătuş, Gheorghe Hagi ve Gheorghe Popescu gibi yetenekler de dahil. Lăcătuş ve Hagi, ordunun (ve Çavuşesku’nun) takımı Steaua’nın oyuncuları olarak buradaydılar. Popescu’nun bir yıllığına kiralık olarak Steaua’da oynadıktan sonra ilk kulübü Craiova’ya dönmesinde1 gelecekteki devrimi anıştıran bir şeyler olmalıydı. Arjantin önünde grubun kaderini belirleyecek 90 dakika için sahaya çıktıklarında, Hagi’nin “komünizmin esaretinde geçen yılların ardından özgürlüğüne kavuşmuş bir dünya yıldızı” olarak portresi çizilmişti bile. Dikkatli baktığınızda alegorik prangaları görebilirdiniz. Bu özgürlük ilanının resmiyete kavuşması için Real Madrid’e transferinin tamamlanması gerekecekti tabii. Batı futbolunun bir parçası olmayan bir futbolcunun yaptıkları ancak kısmi bir meşruluk taşıyabilirdi ne de olsa. Ama bir yerden başlamışlardı. Lăcătuş, Hagi ve Popescu’ya kalan yalnızca rollerinin gerektirdiği birkaç ufak inceliği göstermekti artık, San Paolo’nun (yapay) ışıkları sahneyi bütünüyle hazırlamıştı. Yönetmenler diledikleri kesmeleri yapabilirlerdi.

Futbol ASLA sadece futbol mudur, değil midir? Uzun tartışma. Yukarıdaki paragrafı okurken kendi cevabınızı vermiş olabilirsiniz. Ama saha yeşildir, perde beyaz. Corneliu Porumboiu’nun babası da hakem.

Adrian Porumboiu, 1976’da, 26 yaşındayken terk ettiği futbol sahalarına dört yıl sonra hakem olarak geri dönüyor. Birinci ligde altı maça çıktıktan sonra kariyerinin ilk Steaua-Dinamo maçında görevlendiriliyor ve (bildiği kadarıyla) Romanya’da Eternul Derby olarak anılan bu maçları en çok yöneten hakem olma unvanını koruyor. Bunu ben nereden biliyorum? Çünkü Adrian, oğlu Corneliu’nun 2014 tarihli filmi Al doilea joc’un iki başrol oyuncusundan biri.

Kabaca bir futbol maçı süresi uzunluğundaki filmde Adrian (hakem-baba-insan; HBİ) ve Corneliu (yönetmen-oğul-insan; YOİ), 1988’de, yani rejimin çökmesinden bir yıl önce, oynanan “ölümsüz” derbinin VHS kasetini seyre koyuluyorlar. Kar nedeniyle oynanıp oynanmayacağı son ana kadar belirsizliğini koruyan bir maç bu. Valentin’in Steaua’daki hükümdarlığının son demlerinde, kadroda Hagi’yi, Lăcătuș’u, Pițurcă’yı, Rotariu’yu, genç Petrescu’yu, kaptan Stoica’yı hemen seçebiliyorsunuz. Yedek kulübelerinin birinde Fransa’da milli takımın başında olacak Iordănescu, diğerinde Lucescu var. Ama doksan dakika boyunca onları pek sık görmeyeceksiniz.

Rumen futbolunun bir Avrupa şampiyonluğuyla taçlanmış altın jenerasyonunun mirası orada ama hava koşullarıyla ağırlaşan zemin ve VHS kasetinin (havayla kafiye yapacak biçimde) karlı görüntüleri bu mirası algılamanızı güçleştiriyor. YOİ de sözü bu mirasa getirmeye çalışıyor, HBİ’yi mesela Hagi gibi biriyle aynı sahayı paylaşmanın hissettirdiklerinin bir tarifini yapmaya teşvik ediyor. HBİ maçın o gün orada oynanıp, o gün orada sona erdiğinde ısrarcı; ‘bundan bir film çıkmaz’ demek istiyor kibarca. YOİ ise aksine, “golsüz eşitlikle biten bir mücadelede” kendi filmlerini anımsatan bir şeyler buluyor. “Tıpkı benim filmlerim gibi; uzun sürüyor ve hiçbir şey olmuyor” diyor babasına. HBİ’nin bir şeyleri saklıyor olabileceğinden şüphe duyuyorsunuz. Google’da ismini arattığınızda, doksanlı yılların sonunda hakemlikle bağını kopardığını ve iş hayatında kazandığı paralarla şehrinin kulübü FC Vaslui’yi yeniden kurduğunu öğreniyorsunuz. Satın aldığı kulübün renklerini, şirketinin renkleriyle değiştiren o sahiplerden biri. 2012’de Fenerbahçe ile oynadıkları o Şampiyonlar Ligi ön eleme maçları sonun başlangıcı olmuş ve 2014’te kulübün kepenk indirmesi üzerine Porumboiu, “Ben hile yaptım, çünkü bu oyunu dürüst oynamaya çalıştım” anlamına gelen bir şeyler söylemiş.2 Belki filmin de aşağı yukarı bu döneme denk gelmesinden, oğlunun futbola dair heyecanını paylaşıyormuş gibi gözükmüyor. YOİ’ye göre bu oyun, Şostakoviç’in “kitlelerin balesi” tanımına yaraşır bir oyun. Belki onu, başkaları gibi, bir sanat formu mertebesine yükseltmiyor ama Hagi, Lăcătuș, Pițurcă gibi futbolcular kesinlikle birer sanatçı ikamesi. HBİ ise Romanya devletindeki yozlaşmanın bulduğu yeni bir alandan fazlasını görmüyor o beyaz sahaya yıllar sonra yeniden baktığında.

İkinci yarıda HBİ’nin cep telefonu çalıyor, festival programlarına giren tek Dakika-Skor yayınına bir ara verip bu telefon konuşmasının sıradanlığına eşlik ediyoruz. Zaten maçta da pek bir şey olduğu yok.

Bu bir film mi? (Perde hala beyaz mı?) Bazı festival küratörlerinin düşündüğünün aksine, bir belgesel olmadığı açık. (Sahanın artık yeşil olmadığı kadar.)

Yirmi beş yıl geçiyor, dünya değişiyor ve insanlar kel oluyor. Perdede gördüğümüz de bu. Bir hafızanın yaşlanması. Futbolun ASLA sadece futbol olmadığına dair bir dolu imge de beraberinde geliyor. Örneğin devlet televizyonu, oyun içindeki her sert müdahale ya da oyuncular arasındaki her küçük gerginlik sırasında kamerayı oyun alanından tribündeki seyircilere kesiyor. Zira sınırlar içindeki kurallara itaat etmeyen bir futbolcunun imgesi, pekala, devrimci bir imge sayılabilir. Porumboiu’nun filminde kesmeler ancak bu şekilde yer bulabiliyor. Yalnızca yönetmen ham materyali –olduğu gibi– kullandığı için bu filmin kurgudan tamamıyla azade olduğunu ileri süremeyiz, ancak beyaz perde ilk defa yeşil (artık beyaz) sahaya göre daha dolaysız gözüküyor. Bu bakımdan, Porumboiu’nun ilk olarak Politist, adjectiv’de vadettiklerini tam anlamıyla başaran bir deneme (hem de, kısmen de olsa, Când se lasa seara peste Bucuresti sau metabolism’den daha “dürüst” bir meta-sinema denemesi) sayabiliriz bunu.

Ama bu yazıyı bunun için yazmıyorum. Anghel Iordănescu’nun Avrupa Şampiyonası için seçtiği 28 kişilik aday kadroya göz gezdiriyorum. Tanıdık isimler var aralarında. Eskisi kadar yoğun olmasa da, Türkiye Ligi’nden aşina olduğum birkaç oyuncu da var. Sıkıcı bir futbol oynadıklarını biliyorum, az gol atıp az gol yemek gibi isabetli bir formül bularak çıkmışlar eleme gruplarından. Tarafsız seyircilerin gözünde pek fazla kredileri olmayacak. Dahası, bu şampiyonada son kez boy gösterdiklerinde futbol tarihinin en sıkıcı maçlarından birinde yer almışlardı. 0-0 biten o dayanılmaz Fransa maçını düşününce insanın Porumboiu’nun filmini ikinci kez seyredesi geliyor.3

Bu yüzyılda Romanya’dan çıkan bir futbol takımının içinde mutlaka bir Çavuşesku olmalı mı? Hayır, ama bir Moldovan var. Bu yazıyı da işte bu yüzden yazıyorum. Bu şampiyona serisi kapsamında okuduğumuz/okuyacağımız Thuram, Rooney ya da Ibrahimovic gibilerinin yanında sönük kalıyor olsa da, bu yazının kahramanı o olmalı. Iordănescu’nun şampiyonadaki yardımcı antrenörlerinden biri olacak Moldovan. Dün çıkan haberlere bakılırsa, kafileyi Romanya’ya yolculadıktan sonra kendisi Auxerre’e geçecek ve orada şehrin şimdilerde Ligue 2’de oynayan takımını çalıştırmaya koyulacak.

romanya-1998-lowres

Moldovan’ın, aslında, Türkiye Ligi’nin Romanya’dan ithal ettiği oyuncuların üçüncü kuşağına ait olduğu düşünülebilir. Yetmişlerde Nunweiller Kardeşler ve Ilie Datcu’nun başlattığı ziyaretler, Çavuşesku’nun koyduğu yurtdışı yasağıyla sekteye uğramıştı. 22 Aralık sonrası gelen ilk oyuncu da adını daha önce andığım Iosif Rotariu oldu. Asıl hikayeyi başlatansa, malum, Galatasaray’ın Hagi, Popescu, Filipescu ve Ilie gibi Rumen oyunculardan ilham alan dörtlemesiydi. Fenerbahçe’nin buna verdiği ilk cevap, Galatasaraylı Adrian’ın kardeşi Sabin’i transfer etmek oldu. Abisinden daha iyi olduğu söyleniyordu, hakikaten de Steaua’daki maç başına gol ortalaması daha parlaktı. Olmadı. Fenerbahçe’nin Nijeryalı ve Bulgarlarına (Uche, Okocha, Kostadinov) imrenip Amokachi’yi, Yankov’u, Leçkov’u transfer eden Beşiktaş’ın telefon rehberinde, Romanya’dan çıkan her şeyin menajeri olduğunu düşündüğüm Gigi Becali’nin numarası henüz yoktu. Bir de milli takımla pek işi olmayan, daha “düşük profilli” Rumenler gelip giderdi elbette. Bunların da hepsini Gheorghe Mulţescu’nun ülkeye soktuğunu düşünürüm hala. En fazla üç gün süren kalecilik hevesim boyunca her kurtarış sonrasında adını haykırdığım Stângaciu (bizim için Stingaçyu) arada bir yerdeydi.

Üçüncü kuşağı başlatanın, memleketinde “Küçük Hagi” ya da “Hagi-Luţu” olarak anılan ufaklığın Galatasaray’a transferi olduğunu düşünebiliriz. Alt yaş milli takımlarıyla birlikte Avrupa’yı sallayan Luţu, Türkiye’ye transfer olduğunda kahramanıyla tanışmanın bir adım ötesine geçmişti. Galatasaray’da üç maça çıkabildi. İzleyenlere göre küçüktü, ama Hagi değildi. Burada geçirdiği yarım sezondan sonra bir daha futbolun Batı coğrafyasına hiç yaklaşamadı. Şimdilerde röportajlarında Becali’ye “baba” diyor, en yakın arkadaşının Adrian Mutu olmasından övünç duyar gibi konuşuyor.

Moldovan’ın Fenerbahçe’deki iki sezonunun ardından, bir transfer rekoruyla birlikte Nantes’a imza attığında ilk kez ayak bastığı Fransa’ya başarılı entegrasyonu, kendisi hakkında birçok şey söylüyor olabilir. Şehre Moldovan’dan önce, süreğen sakatlıklarının ve kondisyon sorunlarının şöhreti varmıştı; 30 milyon frank değerindeki bu transferin en azından “müsrif” göründüğü konusunda söz birliği sağlanmış gibiydi. Transferi geç sonlanan şampiyona yorgunu Moldovan, Marsilya maçının 69. dakikasında Raynald Denoueix tarafından oyuna sürüldüğünde takımı 2-1 gerideydi. 2-2 beraberlikle girilen uzatma dakikalarının ikincisinde, Stéphane Ziani’nin köşe vuruşu, altıpasın üç adım gerisinde, Moldovan’ın 1.75’lik mütevazı fiziğini tamamlayan kafasıyla buluştu. Fenerbahçe taraftarlarının hafızasına kazınmış olan bir an, yeniden yaratılmıştı. Sezon Nantes tarihinin sekizinci şampiyonluğuyla sonlandı ve bu an, henüz, yeniden yaratılamadı. Moldovan’ı bekliyor olabilirler mi? Öyle olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor. Ama gizemini koruyan tek soru bu değil.

23, 24 ya da 25 Aralık’ta haberleri izlediğinde devrimin coşkusunu hisseden bir yeniyetme miydi? Yoksa o da diğerleri gibi “hem orada hem orada değil” miydi? Çavuşesku’ya örtük (ya da apaçık) bir hayranlık beslediğinden haberleri üzüntüyle karşılamış olabilir miydi? Onun kahramanları kimlerdi? Ilie Năstase’nin bir iyi maçına bile yetişebilmiş miydi? Năstase’nin yakın arkadaşı olduğu bilinen Bernard Tapie’nin takımına o golü attığında ne hissetti? Soyadının Moldavya bölgesiyle ya da Moldova devletiyle bir ilgisi var mı? Fransa 98’deki “Sarı Romanya” fikrinin neresindeydi? Nantes’ın 9 numaralı formasının yeni sahibi Sigthorsson’un da şampiyonada oynayacağını biliyor mu? Sigthorsson yazabiliyor mu? Ne tür filmlerden hoşlanır? Türkiye’de attığı en güzel gollerin bazılarının, ligin yayın haklarının TeleOn’a geçtiği o kısa dönemde atıldıkları için güme gittiğinden haberdar mı?4 Cem Uzan’ı tanıyor muydu, tanısa sever miydi? Ya da bu duyguya da “hayranlık” mı demeli? Bir Herta Müller romanı okumuş mu? Bir Orhan Pamuk romanı okumuş mu? Netzer’in o filmini izlemiş mi? Elvir Baljić’in (bizim için Baliç’in) sol ayağını nasıl hatırlıyor? Luţu’ya hiç güvenmiş miydi? Turnuvada şanslarını nasıl görüyor?

Bu soruların bazılarını çok, bazılarını çok az merak ediyorum.

  1. Bunu 1988 yılında yapmıştı: rejimin hala sapasağlam gözüktüğü bir dönemde, kulüpteki tüm kararları Çavuşesku’nun oğlu Valentin’in verdiği iddia edilen günlerde. Valentin’in uzun yıllardır basına verdiği tek mülakat, futbol ve Steaua üzerine ve burada Popescu’dan “dezertat” –yani, muhtemelen, firari– olarak söz ediyor. []
  2. Romanya’nın Wikipedia’sına güvenirsek tabii. Enciclopedia liberă! []
  3. Hem filmin adı da Rumencede “ikinci oyun/maç” anlamına geliyor. []
  4. Bazılarını YouTube’da piksel piksel yeniden yaşayabilirsiniz ama örneğin Lig TV en güzel 10 Moldovan golünü derlemeye çalıştığında listenin eksik kalması kaçınılmaz. Parma’ya attığı gol ve ilk sezonundaki diğer golleri hala güvende neyse ki. []
[fbcomments]