Skip to content

Belgrad’ın Göbeğindeki Ucube

Şaşırma yetimi uzun zaman önce kaybettim sanıyordum. Yanılmışım, teşekkürler Kalemegdan!

Geçen yıl gittiğim Belgrad’dan ben de gece hayatına, “kızların teklif ettiği” Sava kıyısındaki kulüplere imrenmiş olarak dönmek isterdim –tıpkı gidiş ve dönüş yolunda aynı uçağı paylaştığım kimi errrkek bireyler gibi. Belgrad konusu açıldığında anlatabileceğim renkli hikâyelerim olsun, yarım yaşanmışlıklardan oluşan imrenme koleksiyonumu, genlerimize işlenmiş olduğu üzere hayatlarını uzak diyarlardaki bir şeylere gıpta ederek geçirmeye aç kimselere iştahla anlatabilmeyi isterdim. Belgrad denince aklıma düşen en çarpıcı imgenin, Belgrad Kalesi’nin duvarlarına dayanmış tenis kortları olması sadece benim talihsizliğim değil, hepimizin talihsizliği –şimdi bambaşka şeyler okuyor olabilirdiniz.1

Şaşırma yetimi uzun zaman önce kaybettim sanıyordum ama Belgrad’ın en önemli turizm noktasında sıra sıra tenis kortları olmasını aklım hayalim almadı, almıyor. Canlandırabilmeniz için şöyle diyeyim: Gezi Parkı’nda tenis kortları olduğunu düşünün ya da Sultanahmet ile Ayasofya arasında kortlu, basketbol potalı, voleybol sahalı bir spor kompleksi. Kentsel müşterek, şehir hakkı, ortak alan gibi kavramlar uzak mesafelerden imreneceğimiz şeylerken, ve bunlarla tanışır gibi olduğumuz Gezi sürecinde bölücü/vatan haini gibi damgaları yediğimiz bir coğrafyada nefes almaya çalışırken; New York’un, Londra’nın, Paris’in ve aslında aklınıza gelecek birçok şehrin göbeğindeki parkların, bu parklarda koşan, bisiklete binen, basketbol oynayan “normal” insanların varlığı kadar soyut ve şaşırtıcı ve trajik “Kale Meydanı”ndaki tenis kortları… Ama yine de, ufak bir fark var.

Taksimmegdan’da sıra sıra tenis kortları olsaydı ve ben de Djokovic kadar oynasaydım, ben de dünya 1 numarası olurdum!

Sizleri bir an için ortaokul yıllarıma götüreyim. O zamanlar futbol ve basketbolun yanında masa tenisi de oynuyordum ve sınıfın, hatta belki de okulun iyileri arasında sayılabilirdim. Bir gün, açık ara yendiğim bir arkadaşım, “Senin kadar çok oynasam ben de iyi olurdum!” tadında bir şey demişti. Aradan geçen 20 senenin ardından, hala arkadaşımın ne demek istediğini düşünüyorum. Sonra, lise sondayken, yani 1998 yılında, okulun ön bahçesinde (zaten sadece ön bahçe vardı), öğle arasında, bildiğin kaleler dikilmiş bir sahada futbol oynuyoruz diye müdür yardımcımızın odasına çekilmiş ve birleştirdiğimiz parmaklarımıza cetvel yemiştik. Aynı anda, yaklaşık 2000 km uzakta Kosova Savaşı patlak veriyor, az önce bahsettiğim Belgrad bir kez daha gece ve gündüz, aralıksız şekilde derin yaralar alıyordu.

Evet, Novak Djokovic’in, Ana Ivanovic’in, Jelena Jankovic, Janko Tipsarevic ve daha birçoklarının henüz çocuk yaşlarında tenis aşkına tutuldukları yıllardan bahsediyorum.2 Merak etmeyin, yazıyı bir Djokovic biyografisine çevirmeyeceğim, “küçük ve fakir” Sırbistan’ın başta tenis olmak üzere özellikle bireysel sporlardaki patlamasını analiz etmeye de kalkışmayacağım; ama Kalemegdan’daki Partizan Tenis Kulübü’ne (TC Partizan), sıra sıra kortlara olan gıptama dönmeden bir iki detay vermek fena olmaz.3

Djokovic’in koçu Marian Vajda’nın ve Djokovic’ten üç yaş büyük Tipsarevic’in yalancısıyım: Tüm bu yeni kuşak Sırp oyuncular, Amerikalı, Avrupalı yaşıtları gibi sınırsız altyapı olanaklarından, tüm imkânları önlerine seren tenis federasyonlarından değil, çok başka şeylerden beslenmek durumunda kaldılar. Bunun adına ister Sırplar’ın patlayıcı karakteri deyin, ister savaş zamanlarının zorluğunu yaşamışlıklarına bağlayın; ikisi de 87 doğumlu olan ve ikisi de dünya bir numarasına yükselecek Djokovic ve Ivanovic’i, 19 ülkenin katıldığı ve 11 hafta sürerek ülkeyi tahminlere göre 100 milyar dolarlık kayba uğratan NATO bombardımanı altındaki şehirlerden Belgrad’da bile bir tenis kulübünün, terk edilmiş bir yüzme havuzundan devşirdiği tenis kortunda saatlerce antrenman yapmaya iten, hele de bunu söz konusu spor dalında çok büyük uluslararası başarıları olmayan bir ülkede yapmaya iten, belki de on yıllar boyunca Belgrad Kalesi’nin surlarına yaslanıp kalmasına “izin verilmiş” tenis kortları idi.4

Novak-Ana

Yukarıda alıntıladığım üzere, Sırp sporcuların başarılarını devletin yürüttüğü spor politikalarından çok, sporcu-koç-aile arasındaki özel ve kuvvetli bağlarla, çocukların hiç tanımadıkları sporlara bile nefes alma imkânı veren ortamların yaşatılmasıyla açıklamak doğru olur. Tenis özelinde ise, bugün Kalemegdan’daki tarihi kortlarda tenis sporunun Sırbistan’daki varlığını tüm dünyadan gelen yabancı turistlerin gözüne gözüne sokan kültürle açıklamak mümkün olabilir. Pozitif dayatma; literatüre benden çarpık bir armağan!

Günümüzün stadyumlarına, spor salonlarına bir bakalım. Örneğin; Amerika’da bir spor müsabakası izlemişliğiniz ya da en azından TV’den bir NBA maçına denk gelmişliğiniz varsa, bu yapıların tüketici kentlilerin kendilerini rahat hissedebilecekleri, birçok ihtiyaçlarını aynı anda karşılayabilecekleri, neredeyse dev birer alışveriş merkezi tadında inşa edilmeye başlandıklarını gözlemlemişsinizdir. Yemeğinizi burada yer, içkinizi burada içer, sevgilinizi buraya getirir, formanızı buradan alır, benzer yaşantılardan gelen sizin gibi insanlarla birlikte adeta büyük bir partiye dâhil olursunuz. Şimdilerde bu yeniden inşa, Avrupa’daki, hatta Türkiye’deki stadyumlara da yansıyor, tüketim dayatılıyor.5 Alın size bir yeni çarpık terim daha; negatif dayatma! İnsanların neyi tükettiğinin, tükettikleri şeyin kaliteli olup olmadığının önemi yok; NBA’in en kişiliksiz ve sıkıcı takımları bile çoklukla dolu tribünlere oynuyor. Peki, beni Kibar Feyzo’da Feyzo’nun “beleş mi aldın, allahını seversen söyle, beleş mi, beleş mi” nidasıyla şaşırtmaya devam eden, Sırbistan’ın kalbi olan Belgrad’ın kalbindeki Kalemegdan’daki tenis kortlarının hali nicedir?

Serb&Volley’ye karşılık; Türk&Voli

Emre Zeytinoğlu, modernist mimarinin ne demek istediğini şöyle yorumluyor: “Kentin karşılama alanları olarak planlanmış meydanlar, parklar vs. farklı kimliklerin özgürce kendilerini ifade edebildikleri yerlerdi ve biçim olarak hiçbir kesime daha yakın bir kimliği yansıtmıyordu; çoğullukları uzlaştıran bir dil içeriyordu. Kamusal prensipler, sermayenin keyfi hareketlerini engelleyecek, onun kendi simgelerini rahatça yaratmasına karşı duracak ve ‘mutlak güç’ olarak yaşamdaki etkisini törpüleyecekti. Kentteki sosyal kesimler arasındaki toplumsal uzlaşma, kent mimarisinin ‘birleştirici’ etkisine bağlıydı.”6 Tarih akan yapılara otomatik kapılar yapılan, yüzlerce yıllık binalara, kemerlere klimalarla, afişlerle, tabelalarla her gün tecavüz edilen bir yerde her gün içimiz kan ağlıyor ya; Galata Kulesi’nin dibine açılan kan emici bir kafe bozuntusu bir avuç insanda infial yaratıyor ya; cin olmadan adam çarpan -eski- hükümetimizin Heybeliada’da SİT alanlarına spor tesisleri yapacağı tutuyor ya; hadi bunları geçtim, herhangi bir nedenden dolayı sokakta koşmamız icap ettiğinde hayret dolu bakışlara hedef oluyoruz ya; modernist mimari tanımından çıkarak Kalemegdan’daki tenis kortlarının gözüme Chichen Itza ya da Machu Picchu gibi gözükmesi normaldir. Ne de olsa David Harvey’nin, “Yitirilmiş olduğu düşünülen kentsel müştereklerin son dönemde yeniden vurgulanır olması, yakın zamanda deneyimlenen özelleştirme, ortak alanların kamuya kapatılışı, mekânsal denetim ve polis gözetiminin derin etkilerine delalet ediyor” şeklinde buyurduğu bir haleti ruhiyenin etkisi altındayım –mazur görün.7

Biz “sporseverler” Van Persie’yi karşılamak için havaalanına akın ededuralım, 2011’de ilk kez Wimbledon’ı kazandığında 100 bin kişi tarafından krallar gibi karşılanan Djokovic, belki de Sırbistan’ın gelecekteki Cumhurbaşkanı olacak. (Djoko for President!)8 Bense, yoksun olduğumuz şuncacık temel şeylere bile imrenerek bakmaya ve Kalemegdan’daki o tenis kortlarının nasıl hala orada barınabildiğine şaşırmaya devam edeceğim.

Ne hakkında konuşursak konuşalım, hangi konuda kalem oynatmaya çabalarsak çabalayalım, sonsuz bir lanet gibi, şarkılarda, türkülerde, filmlerde dönüp dolaşıp birtakım şeylerden nasıl da yoksun olduğumuza içlenmek bizim fıtratımızda var. Adımız Roland Deschain değil ve az gitmek uz gitmek, dere tepe düz gidip Kara Kule’yi bulmak için yollara düşmedik; arzular şelale değil, hayaller gayet minimal, tatminler pek dünyevi. Ve fakat; öyle bir yerdeyiz ki, mütemadiyen imreniyoruz. Mütemadiyen imreniyoruz.


  1. Djokovic motivasyonuyla başladığım için yazı boyunca Kalemegdan ile tenisi bir arada kullanacağım ama Belgrad’a gitmeyenler için söyleyeyim; burada voleybol, basketbol, masa tenisi, satranç başta olmak üzere ne ararsanız var.
  2. Jelena, İstanbul Cup’a çiftlerde Çağla Büyükakçay ile katılıyor. Bu da böyle bir ek bilgi olsun…
  3. Djokovic hakkında yazılan kitapların sayısı artıyor. Bir yerden başlamak istiyorsanız, şu kitaba göz atabilirsiniz: Novak Djokovic and the Rise of Serbia: The Sporting Statesman
  4. 37 yaşından sonra dünya tenis şampiyonu olmaya karar veren ve gece-gündüz, yağmur-çamur demeden evinin yakınındaki okulun düz duvarında çalışan arkadaşım Önder’e en derin saygılarımla…
  5. “Günümüz stadyumları” ve “Kalemegdan” deyince aklıma nedense İnönü Stadı geliyor; İstanbul’un en güzel yerinde, vadinin yapısını hiç bozmayan mimarisiyle İnönü Stadı… 1920’lerin sonunda bireysel sağlık ve kamu sağlığı alanında yapılan reform ve modernleşme girişimlerinin, hastane, araştırma enstitüsü ve tabii spor alanı yapımına gösterilen yoğunluk ile eğitime kaymasının ardından, 1939’da yapımına başlanan stat artık yok. Kalemegdan’ın duvarları, toprak kortlar, İnönü Stadı’nın dokusu… Evet, hayatım imrenmekle geçecek.
  6. Emre Zeytinoğlu, Uyku Tulumunda Spor, Telos Yayıncılık, İstanbul 2005, s.24
  7. David Harvey, Asi Şehirler, Çev: Ayşe Deniz Temiz, Metis Yay., İstanbul 2013, s.117
  8. Djokovic’in yıllar süren Wimbledon hayalini “Ajde!” adlı animasyon film güzel anlatıyor: http://vimeo.com/132186137