Skip to content

Señor Felix’le Vicente Calderon’da Bir Öğle Sonrası

Beklenmedik anda bulunan bilet ve Madrid’de bir La Liga maçı deneyimi...

Futbola olan ilgim eskisinden çok çok daha alt seviyede olduğu gibi, futbol romantizmi içeren veya endüstriyel futbol karşıtı konuşmalara özel bir yakınlık duymuyorum. Yine de yurt dışına yaptığım kısa gezilerde en azından bir futbol maçını denk getirip izlemeyi seviyorum. Müsabaka seyretmeyi sevmem bir yana, o şehrin -ya da en azından o taraftar grubunun- spor kültürünü, insan profilini, nasıl yaşadıklarını ve neye nasıl reaksiyon verdiklerini görmenin de güzel bir yolu bence.

Bu nedenle planlarını çok önceden yaptığımız küçük Avrupa gezisine çıkmadan önce bulunacağım şehirlerde yapılacak müsabakaları kontrol ettim. Son durağımız olan Madrid’e Mutua Madrid Open Tenis Turnuvası ve Euroleague Dörtlü Finali’nden kısa bir süre önce varacaktık. Ve o haftasonu Madrid’in 4 La Liga takımından sadece Atletico kendi sahasında oynayacaktı, Athletic Bilbao ile. Maç tarihi ve saati kesinleşmeden bilet almak istemedim, ne var ki maçın tam tarihi ve saati ancak 2-3 hafta kala belli olduğunda maça çok az bilet kalmıştı, kalan biletler ise doğal olarak pahalanmıştı. Ben de fırsat olursa şansımı maç günü stadın etrafında giderek denemeye, oralarda bilet araştırıp soruşturmaya karar verdim Türkiye’den ayrılmadan önce. “Belki bilet satışı olur, maç başlayınca kapıyı açarlar falan, belli mi olur?” Hem zaten benim asıl sevdiğim maçın ve seyircilerin oluşturduğu atmosferi görmek, onu biraz olsun hissetmek değil miydi?

Yanlış anlaşılmasın, öyle çok fazla maç izlemiş değilim dışarıda. Hatta izlediğim tek maç, geçen sezonun ilk yarısında Olympiakos’un Veria’yı konuk ettiği Yunanistan 1. Lig maçıydı. 10 €’luk kale arkası biletiyle izlediğim maçta Mitroglou hat-trick yapmış, Olympiakos orta sıra takımı Veria’yı 6-0’la perişan etmişti. Passolig saçmalığını kendi çapımda protesto ettiğim için bu sene hiç futbol maçı izlemedim. Sezonun kendi adıma tek futbol maçını ülkemin dışında izleyecek olma ihtimalinin hem farklı bir anlamı, hem de ironik bir yanı vardı. Ama ihtimal zayıftı.

Bu şekilde günler geçti ve Madrid’e bir Çarşamba gecesi ulaştık. Maç Cumartesi günü 18:00’deydi. Benim aklıma daha önce bahsettiğim maç saati stadyum etrafında keşif yapmak dışında bir fikir gelmemişti. Gezmeye beraber çıktığımız arkadaşımın bir arkadaşı ve onun İspanyol arkadaşı Ruben’le buluşacaktık maçın olduğu gün. Önceden konuşulup ayarlanmıştı. Bir gün öncesinde arkadaşım, Ruben’in maça bilet bulma konusunda yardımı olabileceğini söylediğinde açıkçası pek bir şey ummuyordum. Sonuçta Madridli olması dışında Atletico’yla nasıl bir ilgisi olabileceğini bilmiyordum. Fena halde yanıldığımı sonra öğrendim tabii. Ruben Real taraftarıydı, ancak babası ve erkek kardeşi kombine biletli Atletico taraftarlarıymış ve erkek kardeşi şehir dışında bir işi çıkmasından ötürü maça gelemeyecekmiş. Onun yerine babasıyla birlikte ben gelebilirmişim.

Vicente Calderon

O sırada hissettiklerim nasıl bir şansın sonucu olarak böyle dört ayak üstüne düşmeyi başardığım düşüncesiyle, kelimenin gerçek anlamıyla “dış kapının mandalı” rolünde olacağım bir ortamda bulunmamak adına benden daha alakalı birileri gidecek olursa derhal yerimden feragat etme kararının eşit bir karışımı gibiydi. Zaten samimi olarak da bu durumu onlara ilettim. Ama nihayetinde insan, hayatında arkadaşının arkadaşının arkadaşının tek kelime Türkçe bilmeyen, İngilizcesi de çok iyi olmayan babasıyla, başka birinin adına kayıtlı bir kart marifetiyle, bir La Liga maçına gitme imkanıyla çok nadir karşı karşıya kalıyor. Bu şaşkınlığım mazur görülecektir umarım.

Sonunda bilete talip çıkmadı, ya da ben varım diye kimseye haber vermediler bilemiyorum. Maçtan 45 dakika kadar önce stada nispeten yakın bir metro durağında Ruben’in babasıyla tanıştım. Oradan Vicente Calderon’a 20 dakika kadar süren yürüyüşümüz boyunca aramızdaki ortak dilin izin verdiği oranda birçok şey konuştuk. Her şeyden önce kendisine teşekkür ettim, o da bunun hiç önemli olmadığını, zaten oğlunun işinin olduğunu ve biletin boşa gitmesindense birinin işine yaramasının güzel olduğunu söyledi. Adının Felix olduğunu öğrendim. Yol boyunca ikimizin de uzmanı olmadığı bir dilin yardımıyla anlaştık. Önce Atletico’nun durumundan ziyade genel şeyler konuştuk. Ben bu fırsatın benim için ne kadar özel olduğunu söyledim, o ise Premier League’i çok beğendiğini, günün birinde İngiltere’de maç izlemek istediğini anlattı. Yine de maçın atmosferinin güzel olacağını, kadın ve çocukların gelip rahatça maç izleyebildiklerini söyledi. Düzgün bir tribün kültürünün kendisi için ne kadar önemli olduğunu, fanatizmin ne kadar karşısında bir karakteri olduğunu hemen anlamak mümkündü zaten. Geçen seneki Deportivo maçından önce taraftar grupları arasında çıkan kavgada stadın etrafından geçen Manzanares Nehri’ne düşen ve sonrasında hayatını kaybeden taraftardan üzüntüyle bahsetti.1 İspanya’da durum nasıl bilmiyorum, ancak Türkiye’de bu tarz grupların yeri geldiğinde kulüp tarafından bizzat kollandığından, adeta paralı asker gibi beslenip palazlandırıldığından bahsetmeye çalıştım, sanırım pek anlatamadım ve konu kapandı. Futbolla biraz daha ilgili konuları da konuştuk, Türkiye’de hangi takımı tuttuğumu sordu, Beşiktaş deyince ikimiz de birkaç yıl önceki Avrupa Ligi eşleşmesini hatırladık. Geçen seneki muazzam başarının bu yıl tekrar edilememesinde Courtois’nın yokluğunun etkisini sordum, şüphesiz ki önemli bir kayıptı ancak Oblak da iyi ve genç bir kaleciydi, daha da iyi olacaktı. Filipe Luis dediğimde ise neredeyse kaybettiği bir yakınından bahsetmişim gibi göründü bana. Siqueira hızlıydı, ama Filipe’nin tekniğinden yoksundu. Bu sırada stada iyice yaklaşmıştık, kırmızı beyaz dalgalı bir deniz kıyısına varmıştık adeta. Diego Costa’yı sormaya sıra gelmemişti.

Stada ulaştığımızda maça 15 dakika kalmıştı, ama hala stada girmemiş binlerce taraftar vardı. Çok oyalanmadan tribünün ilgili kapısında kuyruğa girdik. Bu sırada yerine geldiğim oğulun kombine kartını aldım. 2 dakikalığına “Felix hijo2” oldum ve kısa bir çanta aramasından sonra içerideydim. Televizyon kameralarının açısına göre soldaki kalenin karşı paralelinde, hafif yukarıdaydı koltuk. İlk anda belirgin boşluklar olan tribünler, başlangıç düdüğüne kadar tamamen doldu ve maç başladı.

calderon_tribun

Maça dair anlatılacak çok bir şey yok, zaten señor Felix’in de maç sırasında ve sonrasında defalarca dediği üzere Atletico’nun bu sezonki en kötü maçıymış. Türkiye’de de yayınlandı zaten, izleyenler vardır. Maç boyunca organize bir pozisyon göremedik neredeyse. Maçın ilk 15 dakikası Bilbao daha baskılı göründü, sonra Atletico yavaş yavaş üstünlüğü ele geçiriyor gibi olsa da ilk yarının sonuna dek net olarak domine edemediler. İkinci yarıda biraz daha fazla pozisyon vardı, Bilbao puan için çok geri çekilince bu sayede Atletico daha üstün göründü. Bu arada fazla bir işe yaramayan Torres ve Raul Garcia’nın çıkıp Mandzukic ve Arda’nın girişi Atletico’ya ekstra bir enerji verse de sonuca yansımadı. Maç boyunca Atletico 3 gol attı ancak hakem hepsini ofsayt gerekçesiyle iptal etti. Bana maçı seyrederken en az bir tanesi (Arda’nın Tiago’ya attırdığı) nizami görünmüştü.3

Benim için daha önemli olan, başka gözlemlerdi şüphesiz. Bazıları birçoğumuzun bildiği şeyler: Griezmann gerçekten rakip savunmaları inanılmaz rahatsız eden, en küçük hatayı bile pahalıya ödetebilecek çok tehlikeli bir oyuncuymuş. Görmeye pek alışık olmadığımız “Afrikalı Bilbaolu” Iñaki Williams güçlü ve vücudunu iyi kullanıyor, bitiriciliğini geliştirirse daha iyi yerlere gelebilir. Torres maalesef “bitmiş”, “El Niño” günlerinden eser kalmamış, yine de hala Atletico taraftarının en çok sevdiği oyuncu o. Bunlar dışında Atletico taraftarının özel ilgi gösterdiği, formasını aldığı oyuncular arasında Arda’nın bulunduğunu görmüş bulundum. Dikkatimi çeken formalar, Torres, Diego Costa, Griezmann ve -evet- Diego Simeone’nin 14 numaralı formasıydı. Zaten maç öncesi kadrolar açıklanırken Fernando Torres ve Griezmann’ın adı okunduğunda tribünler adet coştu diyebilirim. Stadın hemen yanından geçen Manzanares Nehri’ni oturduğum yerden görebiliyordum, bu anlamda hafif bir İnönü havası aldım sanki. Kale arkasındaki taraftar grubu (sanıyorum meşhur Frente Atletico grubu oluyor) tüm maç boyunca devasa bayraklar salladı ve tezahüratları başlatan ve yönlendiren topluluk oldu. Ben de elimden geldiğince tezahüratlara katılmaya, ortamın bir parçası olmaya çalıştım. Vamos dedim, bravo dedim, arada hakeme tarjeta amarilla dedim, 3-5 kelimelik İspanyolcamla bir şeyler dedim. Bütün tribünlerle beraber atkı salladım. En çok merak ettiğim konu Felix’in söylediği gibi nezih bir ortamın olup olmadığıydı. Gerçekten tribünlerde birçok kadın ve çocuk vardı, kesinlikle bulunmaktan keyif alınan bir ortam mevcuttu. Ancak şunu da söylemek gerekir, hakemin yanlış kararlarında taraftarlar tepkilerini çok da nezih bir şekilde vermiyordu. İspanyolca bilmediğim için elbette dediklerini anlamadım ama özellikle verilmeyen gollerden sonra hakeme çok hoş şeyler söylemediklerine eminim. Sadece ‘puta’yı anlayabildim, merak edenler anlamına bakabilirler.

Ama maçtan sonra fazla itiraz ya da gürültü olmadı. Seyirciler çok iyi oyun izletmeseler de oyuncularını alkışladı. Aynı şekilde kale arkası tribününün en tepesinde en fazla 40-50 kadar olan Bilbao taraftarı da takımlarını alkışladı, o sırada hafif bir yuhalama oldu. Çıkışta biraz daha fazla kuyruk vardı haliyle, ancak stadın dışına çıkmamız 5 dakika sürmedi. Ve maçtan önceki gibi kırmızı beyaz çubuklu bir insan denizinin içinde geldiğimiz yoldan geri döndük. Dönüşte ona Türkiye’de İspanya Ligi’nin ne kadar popüler olduğunu, hatta bu maçın paralı kanaldan Türkiye’de de yayınlandığını anlattım. O esnada oğlundan mesaj geldi: maçı televizyondan izlemişler, Atletico’nun verilmeyen 2 golü ofsayt değilmiş aslında. Ama hiç konuşması ya da itirazını yapmadı, hakeme herhangi bir şey söylemedi. Ve ilginçtir, 2 hafta sonra Atletico’nun Barcelona ile kendi sahasında maçı olduğunu ve eğer Real’in şampiyonluk ihtimali olursa Atletico’nun Real’i şampiyon yapmaktansa Barcelona’yı tercih edebileceğini ima etti (sonucu biliyorsunuz, 1-0 Barça kazandı ve Vicente Calderon’da şampiyon oldu, ben yine de futbol dışı faktörlerin olduğuna inanmıyorum nitekim Atletico da 3.lük için Valencia ile yarış halindeydi). Sonunda buluştuğumuz metro durağında el sıkışarak kendisine veda ettim. O metroya geçti, ben de arkadaşlarımın yanına doğru biraz uzun bir yürüyüş yaptım. Maçta olanlar maçta kaldı, 2 gün sonra mesaide olacaktım, ama ben daha oracıkta biliyordum maçtaki futbol kalitesinin benim için hiçbir anlam ifade etmeyeceğini, çünkü hiçbir zaman unutmayacağım bir anı edinmiştim, hiçbir mesainin ve hayat gailesinin üzerini örtemeyeceği türden bir şey… Evet, bu hikayelerde genelde olduğu gibi maçtan önce taraftarların takıldığı barlara gidip nabız yoklamadım, daha kendi halinde bir deneyim oldu. Yine de her gün karşılaşılmayacak şartların bana çok iyi bir insanla tanışma fırsatı vermesi, yapılabilecek başka birçok şeyden çok daha değerli benim gözümde. Yaptığımız muhabbetin ya da maçın kalitesinin de önünde olan bir şey var aslında, Felix yerine benim öz babam, alakasız bir yabancı arkadaşımı Türkiye’de bir maça götürmüş olsaydı ancak bu kadar misafirperverlik gösterebilirdi. Bunu hissetmek, hiç tanımadığım insanların samimiyetini görmek asıl iyi hissettiren şey.

Ekşi Sözlük’teki bir entry’de, buradaki yazarların sürekli olarak bir filmden bir referans, bir anekdot paylaşma huylarından bahsedilmiş ya, yazanı bir kez daha haklı çıkaralım madem. Hani Dövüş Kulübü’nde “anlatıcı” çok sık uçak yolculuğu yapmasından ötürü yolda tanıştığı ve sonra bir daha hiç görmeyeceği insanlara “tek kullanımlık arkadaş” şeklinde bir tanımlama yapıyor ya, Felix de benim için öyle bir arkadaş oldu diyebiliriz belki. Tek bir farkla, kendisiyle geçirdiğim birkaç saati ve maç arkadaşlığını ömrüm oldukça unutmayacağım.

atletico2

Burası elbette Almanya’daki dayılara selam gönderilecek bir yer değil, ama böylesine ender başıma gelecek bir olay söz konusu iken ben de başka türlü davranma ihtiyacı duyuyorum. Bu satırların bir şekilde kendisine ulaşmasını sağlayacağım, neler yazdığını tabii ki anlamayacak, yine de hayatta belki bir daha hiç karşılaşmayacağım “tek kullanımlık arkadaşların” en unutulmazı olduğunu bilmesini isterim. “Muchos gracias por todo, señor Felix!4

  1. Olayla ilgili bir haber http://www.thelocal.es/20141130/fan-dies-after-atletico-deportivo-brawl []
  2. Oğul anlamında İspanyolca sözcük, bu kalıpta Jr. anlamına geliyor, diğer oğlunun adı da Felix’miş []
  3. Merak edenler varsa maçın geniş özeti: https://www.youtube.com/watch?v=8AuPFgytsA0 []
  4. Her şey için teşekkür. []
[fbcomments]