Skip to content

Miras

Noktasızlığı coşkusundan, içeriği derinliklerden menkul cümlelerin idrak edilebileceğinden bir an olsun şüpheye düşmeksizin, o kadar öykü anlatıyordu ki oğluna, o çocuk için meşin yuvarlak giderek bir yaşam biçimi halini alıyordu.

Adam hasta Manchester Unitedlıydı, Arsenal bir nevi kumraldı. Tabii ufaklık gitti, Liverpool’u seçti. Bir gün yatak döşek yatan babasının karşısına camianın efsanevi hocaları Bill Shankly, Bob Paisley ve Joe Fagan ile dikildiğinde, oğlan henüz 16 yaşındaydı. Baba İspanya’da Real Madrid’i seviyordu, çocuk Barcelona’da karar kıldı. Almanya’da Bayern’e karşı onun sağlığında bir takım bulamadı.

Zaten sonrası da…

“Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum” diye başlar ya Cemal Süreya’nın unutulmaz şiiri, işte böyle bir gün 30 Mayıs benim için. Evde hâlâ durur 31 Mayıs 1993’ün gazetesi, arkasında Galatasaray’ın şampiyonluk haberi, ortasında bir cenaze ilanı…

Evet birçoklarınızın sarı-kırmızılıların Ankaragücü’ne deplasmanda sekiz gol attığı gün olarak anımsadığınız, Zalad üzerinden espriler yaptığınız 30 Mayıs 1993’ü hiç unutamadı bu satırların yazarı. Zira hasta Galatasaraylı babası can çekişirken gelen şampiyonluk haberine son bir tepki gösterdikten kısacık bir süre sonra gözlerini kapatmıştı, bir daha açmamak üzere.

Ne rüyasında görse inanmayacağı UEFA Kupası’nı yaşadı, ne oğlunun bir yazısını okuyabildi. Tek gördüğü çocuğunun kendi gönül verdiği takımlar dışındakilere meyil etmesiydi. Tabii delikanlı Liverpool’dan önce Manchester United tarihini okuyup hatmetmişti.

Oğlunun adını Metin Oktay koymak isteyecek kadar Taçsız Kral’a aşıktı, fakat Lefter’e pek hayrandı. Baba için rakip öteki değil, sahadaki oyunun anlamıydı. Ordinaryüs’le Büyükada’da futbol oynadığını ağlayarak anlatmıştı. Kim bilir ufaklık o öyküyü kaç kere dinlemişti. Ama söylemeye gerek yok, o da hayatta en çok babasını sevmişti.

George Best’i sahada izlediği günü saniyesi saniyesine hatırlayacak kadar bu oyuna aşık bir babanın uzaktaki çocuğuyla iletişim kurma biçimiydi futbol. Birbirlerini sadece tatillerde görebiliyorlar, penaltı çekişiyorlardı. Nedense hep oğlan kazanıyordu…

Noktasızlığı coşkusundan, içeriği derinliklerden menkul cümlelerin idrak edilebileceğinden bir an olsun şüpheye düşmeksizin, o kadar öykü anlatıyordu ki oğluna, o çocuk için meşin yuvarlak giderek bir yaşam biçimi halini alıyordu. Ufaklık daha ilkokulda rüyalarını süsleyen Metin, Lefter, Puskas, Best, Matthews, Garrincha gibi devlerin peşine düşüyordu. Birçok hikâye kaybolsa da bazıları birikiyor; biriktikçe sapılan başka patikalar bambaşka diyarlara götürüyordu…

Not: Bu yazı ilk olarak 30 Mayıs 2014’te Birgün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

[fbcomments]