Skip to content

Yeni Türkiye Karabasanı

Yeni Türkiye ile aramızdaki sorunlu ilişkide Pedro Almodovar bize yardım edebilir mi?

Pedro Almodovar sinemasından bahsederken benzer temalar üzerinde durmayı severiz. Cinsellik, unutulmaz kadın karakterler, absürt bazı durumlar hakkında konuşur, İspanyol yönetmeni daha çok ünlü birkaç filmi ve oyuncusu etrafında yorumlarız. Eserlerinin politik yanını, ülkesine dair anlatmak istediklerini bir perdenin arkasından izler, çoğu zaman da gözden kaçırırız.

Belki de en heyecan verici Almodovar filmi o perdenin arkasında, bir otobüste başlar. Carne Tremula, bizdeki adıyla Çıplak Ten. Meşhur filmin intikamlarla örülü sert bir hikâyesi vardır ve açılış sahnesi bizi 1970’e götürür. Suçun kol gezdiği sokaklardan bahseden bir yazı eşlik eder girizgâha. Peşinden Penelope Cruz çıkar karşımıza. Hamiledir ve doğuma az kalmıştır. Çalıştığı genelevin patronu ona yardım eder ve hastaneye gitmek için yola koyulurlar. Şoförle kavga ederek zorla bindikleri otobüs aynı zamanda doğumun gerçekleştiği yer olur. Victor dünyaya gelir.

Hikâyenin temelinde politika yoktur. Bir aşk beşgenini anlatır ve içinde cinayetler, hapisler, yanlış anlaşılmalar vardır. Lâkin her şeyin gelip dayandığı sahne bu otobüsle başlar. O çocuk büyür ve faşist, baskıcı rejimin egemen olduğu o ülke de, otobüsleri de değişir. Franco ölmüştür, yaşı ilerleyen Victor’un karşısında başka bir İspanya vardır artık. Çıplak Ten bu iki ülke arasında gidip gelir. Film Eski İspanya ile başlar, Yeni İspanya ile sona erer. Bir aşk, intikam hikâyesi Almodovar’ın en politik söylemlerinden biri ile noktalanır.

Carne Tremula

Çıplak Ten’i 1998’de izleyenler için filmin anlamının çok farklı olduğuna eminim. 2001 ya da 2008’de izleyenler için de farklı şeyler geçerlidir elbette. 2014 yılında izleyen biri için ise Almodovar’ın altını kalın harflere çizmeye çalıştığı değişen İspanya dikkat çekicidir. Yeni Türkiye tantanasının dillerden düşmediği bir ülkede Çıplak Ten de başka bir filmdir artık. Aşk beşgeninden çok o otobüs ve birkaç soru takılır akıllara. Gerçekten bir ülkenin yeni bir yola girdiğini, eski düzenle yollarını ayırdığını nasıl anlarız? Yeni Türkiye ile aramızdaki sorunlu ilişkide Almodovar bize yardım edebilir mi?

O zaman sinemayı bırakalım, edebiyata geçelim. Otobüs yolcuklarının tarihi önemini sadece Çıplak Ten filminde anlatmaz Almodovar. Patty Diphusa takma ismiyle yazdığı yazılarda da anar. Taşrada büyümüştür ve çocukluğundan itibaren aklındaki düşünce kaçmaktır. Evden kaçmak, daha büyük yıldızların, ışığın olduğu Madrid’e gitmek ister. Extremadura otobanından gelirken gördüğü Madrid’i hiç unutmaz. Cesareti kırılmıştır, beklediği kent bu değildir. Gökyüzüne bakmış ve orada görmek istediği yıldızlara rastlamamıştır.

Gerçeğe çok geçmeden alışır. Kirlilik, gürültü, yoksulluk vardır. Başka ne bulmuştur bu büyük şehirde? Kaleminden okuyalım: “Ama sadece yoksulluk değildi Madrid. Diktatörlüğün altında gizlice iyi vakit geçiren, başdöndürücü bir tempoya kavuşmak için karabasanın bitmesini bekleyen bir kent keşfettim aynı zamanda.”

Metrolarının unutamadığı kokusundan da söz eder, ilk otobüs garından da. Madrid’i Madrid, ülkesini Yeni İspanya yapan tüm o renklerden, Franco rejiminin çöküşü sonrası geçirdikleri değişimden bahseder. Kendi filmleri de kent gibi bu değişimin tanığıdır ve öte yandan o dönemler yükselen sağ politikacıların bütün bu renkliliği söndürmek için elinden geleni yaptığını söyler. Yazılarından birinin son cümlesi çarpıcıdır: “Madrid bunu hak etmiyor ve kent hak etmiyorsa biz de hak etmiyoruz.”1

Almodovar

Huyumuzdur, yaşadığımız zamanları abartmayı severiz. Olan biten her şeyi tarihi olarak yorumlar, birçoğunun tarihte eşi benzeri görülmemiş durumlar olduklarını ilân ederiz. Son 300 senesini eski-yeni, yeni-eski kavgalarıyla geçiren, neyin yeni neyin eski olduğunu sürekli birbirine karıştıran bir yerde yaşadığımızı unutur, internetin ve sosyal medyanın bize verdiği yetkiye dayanarak bu toprakların en önemli zamanlarından birinde yaşadığımızı ilân ederiz.

Bu hissiyat dilimize de yansır. Yeni Türkiye salgını da bunun başka bir nişanesi. Hayatını tamamen eski dünyada geçiren, dünyaya bakışını dar bir pencereden dışarı taşıyamayan birçok bıyıklı adam bize yepyeni bir ülkenin kapıda olduğunu söylüyor. Elli senedir tek kelimesini değiştirmedikleri nutuklarla yeni bir çağın kapılarında olduğumuzu bağırıyorlar. Yeni bir dönüşüm bu, söylediklerine göre.

Bütün bu “Bu daha başlangıç. Yeni Türkiye geliyor” laflarını duydukça Almodovar’ı hatırlıyorum. Victor’un doğduğu o otobüs koltuğundan insanların özgür bir şekilde sokaklarında dolaştığı yere dönüşen İspanya geliyor aklıma. Bunaldığımda, pazar günü yaşanacak seçimi hatırladığımda, Yeni Türkiye adı verilen bu intikam treninin geleceğini düşündüğümde aklıma o otobüs geliyor.

Evet bu daha başlangıç, daha intikam almak istedikleri çok insan var. Lâkin bir başka ünlü sinemacının dediği gibi2 bütün filmler eninde sonunda umut için yapılır. Çıplak Ten de bu umudu anlattığı için unutulmadı. Hep aynı teraneleri tekrarlayıp yeni bir dönüşümün eşiğinde olduğumuzu söyleyenlere inat, bu umudu korumaya çalışalım. Bu karanlık da bir gün “Son” yazısını görecek, sonra filmini yapacağız.


  1. Patty Diphusa hikayelerinden derlenen kitabı bizde de birçok yayınevi tarafından basıldı, sahaflarda bulabilirsiniz.
  2. Bu ünlü sinemacı da Steven Soderbergh. Kendisinin sinema ve umut üzerine yaptığı unutulmaz konuşmadan bir başka yazıda söz etmiştim: http://www.yazihaneden.com/2013/06/ilk-soderbergh/