Skip to content

İngiliz Haftası: #2

İkinci haftaya dair hikayeleri üçüncü hafta fikstürü başlamadan saatler önce fırına veriyoruz. Yazıhanesque!

İlk denememizde ayın sonunu zor getirdiğimiz İngiliz Haftası serisine yeni sezonun başlama vuruşuyla tekrar soyunmuştuk. Bu kez ikinci haftayı bile göremeyeceğimizi düşünmeye başladığınız uzatma dakikalarında, ikinci dörtlükle buradayız. Maçlar başlamadan, soğutmadan buyrun… Geçmiş sayılar her zaman arşivde.

Tottenham artık dalga geçilemez bir takım mı?

Galiba bu hafta göreceğiz. Bale’in çılgın attığı sezon dahil sürekli saçma işlerin peşinde, sürekli eve “bu işe girelim çok para var abi, köşe oluruz” diye aile fertlerine bastırıp parayı batıran piç bacanak şeklinde takılandı Tottenham. Gerçi Jet-Fadıl’ı anlattım şimdi.

Levy ve etrafındaki işbilmezlere-geçimsizlere rağmen aklı başında bir teknik direktörün takımı nasıl çekip çevirebileceğini görüyoruz sanırım. Takımı bozmadan, sadece gereken rolleri kapatarak transfer yapınca oluyormuş değil mi?

Eriksen çaylak sezonunu atlattı. Zaten takımı çok iyi yönetiyor daha şimdiden. Keza Lamela da öyle. “Acaba lige bir seviye yumuşak kaçarlar mı” düşüncesini silebilecek bir başlangıç. Yaratıcı oyuncu konusunda sorun yok. Geçen sezonun en büyük bidonuna ihtiyaç duymadan direkt Adebayor’u kullanarak da gol sıkıntısını çözecek Pochettino. Ama bence esas sorun savunma önü. Geçen sezon büyük maçların Arsenal’ı gibi helvaydı çoğu baskı yediği maçta Sandro-Dembele ya da Capoue. Bu hafta Liverpool karşısında geçen seneki ağızda dağılma seviyesi ne durumda olacak göreceğiz. 4-0’lık QPR galibiyeti [HakanÜnsal] skor sizi yanıltmasın [/HakanÜnsal] yanıltıcı olacak bence. İlk maçta oyunu açmakta, zaman zaman hücuma yerleşmekte sorun yaşadılar. Gerçi hangi takım o sorunu yaşamadı ki… Bu hafta Liverpool’un ön tarafının yapacağı baskı esas sınav olacak.

Galiba bu hafta görmeyeceğiz. Üstteki sorunun cevabını vereyim, evet, dalga geçilemez bir takım artık Tottenham. Potansiyeli çok yüksek genç oyuncular, yetenekli bir teknik direktör ve son yıllara göre daha oturmuş bir savunması var. Ha gün gelir, Levy bu ekibi de dağıtır, o zaman Kuzey Londra yine dalga geçer.

Konuşmak için henüz erken mi, şu ana kadar gelen veriler gayet sağlam gibi. — OCS

tot

Bugün hava soğuk; Denis Law’um!

Ken Loach’un 1969 tarihli Kes adlı filmine daha önceki yazılarımda sayısız kez irili ufaklı atıflarda bulunmuşumdur, “Kerkenez, sen de tutturmuşsun bir Kes, boyuna yazıyorsun!” diye çıkışmayın. Bir Kırmızı Şeytan düşmanı olarak Manchester United’ı dünyanın en saçma futbol takımı olarak görmekle birlikte, Kes’te tanıştığım Mr. Sugden sayesinde en azından dost meclislerinde United antipatimi dizginleyebiliyorum.

Badi Ekrem’in ağabeyi, başarısız futbolcu, güzel insan Mr. Sugden bir futbol maçı için sınıfı Barnsley’in ayazında topladığında, her zamanki gibi o hiç ulaşamadığı yıldız futbolculuk hayallerini okulun futbol oynamaya pek de müsait olmayan sahasının zeminine, kırmızı beyaz harflerle yazmaya hazırlanıyordu. Filmin efsanevi nitelikteki bu 10 dakikalık futbol sekansı belli ki filmde tasvir edilen okulun gerçekliğinde sık sık tekrarlanıyordu ki, Sugden ve Billy’nin sınıf arkadaşı Tibbut iki kaptan olarak adamlarını hızlıca bir ritüelle paylaştı, takımlar belirlendi. Futbol aşığı beden eğitimi öğretmeninin 9 numaralı kırmızı beyaz forması ise, öğrencisinin tahmininin aksine Liverpool’a değil, Manchester United’a aitti! Sugden, Şeytanlar’ı seçerken, karşı taraf “bugünlük” Spurs olmuştu. Aynı şekilde, hoca “bugünlük” Denis Law değil, Bobby Charlton idi. Kendi sözleriyle, “Hava, forvet için fazla soğuktu ve işte tam da bu yüzden sahanın her tarafını dolaşması gerekiyordu”. İlk eleştiri öğrencilerinden birinden gelmiş, “Charlton, Law gibi hızlı top çeviremiyor, değil mi?” sorusu Sugden’ı fena kızdırmıştı.

O gün sözüm ona Spurs, sözüm ona United’ı 2-1’le geçiyor, United’ın tek sayısı da sözüm ona bir penaltı ile sözüm ona Bobby Charlton’dan geliyordu. O gün sahada olmayan, daha doğrusu formayı Charlton’a kaptıran Law, İngiliz futbolu için kilometre taşlarından biridir –bildiğiniz üzere.

“Pahalı transfer” işinin İngiltere’deki öncülerinden Law, henüz 20 yaşındayken o zamanın transfer rekorunu farklı şekilde kıracak ve 55 bin Pound’a City’li olacaktı. 1960 yılındaki bu dev transferin ardından Law’un transfer rekorlarıyla ilişkisi bitmedi, hemen ertesi yıl bu kez İngiltere-İtalya arasındaki bonservis rekorunu 110 bin Pound ile kırarak Torino’nun yolunu tuttu. 1962’de ise, gerçek bir efsaneye dönüşerek 309 maçta 171 gol atacağı Manchester United ile İngiltere’ye döndü. Yeni bir rekorla: 115 bin Pound!

Denis Law ve Bobby Charlton’ın ardından, Kırmızı Şeytanlar, aralarında tapınırcasına sevdiğim Eric Cantona’nın da olduğu birçok efsane ile Old Trafford’a çıktı, kupalar kazandı. Bugün itibarıyla United’ın bir başka “efsane”si var; en azından transfer ücreti bunu vaat ediyor!

26 yaşındaki Arjantinli Ángel di María, 59.7 milyon Pound’luk transferiyle bir İngiliz kulübünün ödediği en yüksek bonservis ücretinin baş aktörü oluverdi. Tekrar ediyorum; 59.7 milyon Pound! “Di María kaç Denis Law ediyor” anlamsızlığı içinde şaka türetmeye çalışmayacağım ama tek söyleyebileceğim: Allah, bu kulüplere akıl fikir versin!

Fernando Torres’in, Abramovich’in monopoly paralarıyla 2011’de Liverpool’dan Chelsea’ye 50 milyon, onun yerine Liverpool’a gelen Andy Carroll’un ise 35 milyon Pound’luk transfer ücretlerini düşününce insan bir “şey” oluyor. İngiltere’de transfer sezonu Pazartesi akşamı kapanıyor ama özellikle son 2-3 sezondur süregelen “astronomik transfer” meselesi üzerinde tartışmaların biteceği yok.

Bu transferleri eleştirdiğimde karşılaştığım, “Andy Carroll’a o kadar parayı babam mı verdi!” çıkışına fırsat verdiği içinse sevgili kulübüm Liverpool’a selamlarımı iletiyorum! — EY

C Palace 1 Man Utd 3

Liverpool, Super Mario’nun kalesi olabilir mi?

Mario Balotelli’ye Euro 2012 sırasında ısındım. O turnuvanın yıldızı oydu. Altı maçlık turnuvada bir buçuk maçta iyi oynamak bir oyuncuyu her zaman yıldız yapmayabilir, ama Balotelli’yi yapmıştı. Bugün hafızanızı yoklayın, İspanya’nın İtalya’ya attığı gollerin kimden geldiğini kopya çekmeden hatırlayabilecek misiniz? Ama İtalya’nın Almanya’yı kimin sayesinde yendiğini düşünmenize bile gerek yok, cevap saniyesinde aklınızda hazır olacak.

Turnuvanın ardından şunu yazmıştım: “Futbolcuların ya moda ikonu, ya da performansa programlanmış ruhsuz robotlar olmasının beklendiği zamanlarda, Super Mario bir karakter sunuyor. Sevin ya da nefret edin, onda sporcudan çok bir rock yıldızının kişiliği var ve 2010’ların Cantona’sı olmaya en yakın kişi o – her ne kadar Kral Eric kadar felsefi olmasa da.”

Şimdi bakıyorum, iki senede bakışım değişmemiş. Bundan sonraki sene içinde değişecek mi, mesele o. Balotelli’yi uzaktan sevip tekdüze, makineleşmiş bir futbol ortamına heyecan getiren bir adam olarak takdir etmek kolay. Peki tuttuğunuz takımın bir parçasıysa? Roberto Mancini’ye sorun, size “Balotelli’nin psikologa ihtiyacı yok. Ama onu çalıştıran hocanın var” desin. Jose Mourinho’ya sorun, size “Inter Milan’da Mario ile geçirdiğim iki yılla ilgili 200 sayfalık bir kitap yazabilirim” desin. “Ama bu kitap bir drama olmaz, bir komedi olur.”

Bir gerçek var, Balotelli’yle çok eğleneceğiz. Brendan Rodgers müthiş bir insan yöneticisi. Gitmek isteyen Luis Suarez’i odaklamak kolay iş değildi. Hücum oynamayı seven Steven Gerrard’ı orta yuvarlağa sabitlemek kolay iş değildi. Raheem Sterling’i büyük sahnede salim kafa tutabilmek kolay iş değildi. Şimdi elinde en büyük test var. Balotelli’den Cantona olması, Suarez’in bıraktığı boşluğu doldurması bekleniyor. Beklenti yüksek, ama kendisine tapmaya hazır bir seyircinin önünde oynayacak. Bu, Liverpool’a gelen diğer yıldızlarda işe yaramıştı.

Çünkü dünyada en ufak derdi tasası olmayan Balotelli’nin de içinde bir arzu var. Formasını çıkartıp kaslarını sergilerken, ya da içindeki “Neden Hep Ben?” mesajını dünyayla paylaşırken bunu görmüştük. Anlatmak, ispat etmek istiyor. Liverpool onun üst düzeydeki son şansı olabilir. Ve kendisi gibi hücum oynamayı, gol atmayı seven bir grup oyuncuyla oynayacak. Son olarak, menajeri Mino Raiola’nın dediği gibi: Burada kimse kendisinden lider olmasını beklemeyecek, çünkü Gerrard var.

Super Mario’nun macerasını izlemek eğlenceli olacak. Ben, inanmak istiyorum. — ÇCY

mario

“Görüşmemiz 5 dakika sürdü”

Fantasy PL sezonuna nasıl girdiniz bilemiyorum ama birçok FPL menajerinin hayalindeki pahalı yıldızları takımında toplayabilmek için izlediği yol, ucuz kaleci+ucuz defans oyuncularıdır; malumunuz. Takımlarında direkt oynayan –çok afedersiniz, kazma- oyuncular seçilir ve haftayı gol yemeden kapatmaları beklenir, çünkü Çanakkale olmasa da kimi Britanya durakları geçilmezdir. Geçtiğimiz sezonun özellikle de ikinci yarısında ekmeğini yediğimiz takımların başında ise Cyrstal Palace gelir.

Palace, 21. haftayı sonuncu geçtikten sonra kalan 17 haftada tuhaf tuhaf işler yapmakla kalmamış, City-Chelsea-Liverpool üçlüsüyle son birkaç hafta içinde yaptığı maçlarda aldığı tek mağlubiyetle şampiyonu da belirlemişti. FPL oyuncuları için ikinci yarının formülü basitti: Palace kendi evinde oynuyorsa muhtemelen 1-0 kazanacaktı ve takıma Speroni, Mariappa, Ward, Dunn, Puncheon, hatta 35’lik Gabbidon’ı ekleştirmenin zamanıydı. Palace, kesin düşer gözüyle bakıldığı seneyi 11. tamamladı.

Özellikle son 3-4 sezondur menajer değişim sıklığı konusunda Türkiye Ligi’ne yakınsayan Palace’ın geçen seneki başarısında aslan payı elbette ki bir önceki durağı Stoke City’de de futbol anlamında olmasa da kapasite kullanımı anlamında harikalar yaratan Tony Pulis idi. Kasım ayında göreve gelen teknik adam, Ocak transferinde Palace’a getirdiği beş oyuncuyla sezon sonunda “Yılın Menajeri” ödülüne layık görülecek ve bu ödülü alan ilk Gallerli olacaktı. Kaldı ki, Pulis, kariyerinde takımlarına genel olarak Ömer Üründül’ü tatmin edecek “modern futbol” izlerini aşılayamayan, fazla disiplinci, rugby’ci olacakken hasbelkader futbola bulaşmış izlenimi veren, bizim buralarda da Tuncay Şanlı’yı 81’de oyuna alıp 87’de çıkarmasıyla tanınan bir adamdı.

Buraya kadar her şey yolunda. Palace da zaten Arsenal gibi oynayayım diye seçmedi geçtiğimiz sezon Pulis’i; hedef ligde kalıcı olmaktı ve Gallerli ile bu doğrultuda 2,5 senelik anlaşma yapılmıştı. Gelgelelim, yeni sezonun başlamasına sadece “2” gün kala, Pulis’le yollar ayrıldı –taze biten sezonda “Yılın Menajeri seçilen” Pulis’le! Ara ara baş gösteren Steve Parish-Tony Pulis geriliminin, tıpkı vizyon farklarının aleniyeti gibi, ilişki bardağını taşıran son damlası da herkesin malumuydu: Gerçekleşmeyen transferler.

Öyle oldu böyle oldu, sezona emanetçi Keith Millen ile başlayan Palace, aslında pek de bir şeye “başlayamadı”. İki haftada iki mağlubiyet Palace için çok problem değil, yukarıda anlatıldığı üzere ligin başlarında en altta olmakla ilgili bir sorunları yok ama gidişat bu kez hiçbir anlamda iç açıcı değildi. West Ham karşısında oynanan –yine çok afedersiniz- tiksinç futbol, aynı anda oynanan dört maçın içinden bu maçı seçen bendenize de saç baş yoldurtmuş, sonrasında kendime ancak şarkılı sazlı sözlü futuristik bir Flash TV eğlencesi ile gelmeme neden olmuştur. Peki Palace’ın kaynayan kazanı nasıl duruldu? Menajerlik için David Moyes adı geçiyordu, olmadı; “old fashion” Palace’ın başına old fashion’lığın kitabını yazan ve Palace’ı daha önce de çalıştırmış Neil Warnock geldi –2 yıllık bir anlaşma ve beraberinde Wilfried Zaha ile.

Kendi sözleriyle, “Yarım kalan işi bitirmeye dönen” Warnock’un kariyeri, gittiği her takıma bir şekilde sınıf atlatmak ve akabinde de o takımları orada tutmaya çalışmakla özetlenebilir ki buna daha önce Sheffield United ve QPR günlerinde de şahit olduk. Pek de iyi geçmeyen Leeds dönemi sonrası menajerliğe 1,5 yıl kadar ara veren, onla bunla girdiği tartışmalarla ve “açık sözlülüğüyle” tanınan 65 yaşındaki Warnock’un gelişi ve ardından dökülen Parish açıklamaları, yazının başındaki “Türkiye Ligi’ne yakınsama” şakasıyla da uyum gösteriyor, zira bir miktar “Neil bizim çocuk, kulübü bizleri tanıyor, onun dışında kimseyle konuşmadık, kendisini çağırdım, 5 dakikada imzayı attı çıktık” şeklindeki tanıdık hikayeyi hatırlatıyor. Gerçi aynı hikaye, United’dan bir kez daha kiralık olarak gelen Zaha için de geçerli!

Crystal’dan ayrılırken Championship’te zor günler geçiren, puanları silinmiş bir takımı geride bırakan Warnock, bu kez Selhurst Park’a çok farklı şartlarda geliyor: Takımı Premier League’de ve geçen sezonun 11.’si. Bugün itibariyle önünde yaklaşık 60 saatlik bir süre var ki bu sürece önce bir Newcastle deplasmanı, ardından da tüm sezonu doğrudan etkileyecek transfer çalışmalarını sığdırmak zorunda. Bizde bir söz vardır Neil: Hamama giren terler.

Premier League’de haftanın maçı Tottenham-Liverpool olsa da ben açılışı bir kez daha bir Crystal Palace maçıyla yapacağım. (Açılış maçını oynayacak United’ı hiç sallamadım bile, kaç kaç kaç!) Üst üste iki hafta Palace izlemenin bünyemde ne gibi hasarlar bırakacağını kestirememekle birlikte, Warnock etkisini de merak etmiyor değilim. Bugüne bugün Newcastle ile oynadığı son dört lig maçını da kaybedip gol bile atamayan Eagles’tan bahsediyoruz. Warnock’un Puncheon hakkında daha önce söylediklerinden sonra, bir başka merak ettiğim de penaltıları kimin atacağı –tabii eğer bir penaltı kazanabilirlerse!

Skor tahmini: 2-1 Newcastle. — EY

cry

[fbcomments]