Skip to content

Yuvarlak Masa: 3 Ay, 2 Hafta, 4 Gün

Christmas ufukta göründü, yavaş yavaş İngiliz haftalarına seğirtiyoruz. Yuvarlak masa şövalyeleri toplanıp, duvara yansıtılan stajyer sorularına cevap aradılar.

İngiliz medyasının hiyerarşi merakı sonucunda ortaya çıkan Big Four ve görülen ihtiyaç üzerine son yıllarda tedavüle giren Big Six kavramları geçerliliğini biraz olsun yitirmişe benziyor. Arsenal bir nefes aralığı bırakmış olsa da arkasından gelen sekizlide Everton, Newcastle ve Southampton gibileri de hala sağlam gözüküyor. Liverpool ise Benitez sonrası dönemde ilk kez Aralık ayını Şampiyonlar Ligi potasında selamlıyor. Üstteki bu dengeyi neye bağlıyorsunuz, uzun ömürlü görüyor musunuz?


Emre Yürüktümen: 1992’de başlayan Premier League, şu ana dek sadece beş farklı şampiyon ve yedi farklı ikinci çıkardı. 2003-04 sezonundan itibaren tam yedi sezon boyunca, Manchester United-Liverpool-Chelsea-Arsenal’dan oluşan Big Four ligin ilk üç sırasını kimselere bırakmadı. Ta ki, Mansour bin Zayed Al Nahyan parayı basıp Manchester City’yi alana kadar… City’nin çıkışı, Bale’in doğuşu derken, Spurs ve City’nin katılımıyla Big Six çıktı başımıza bir de… Aslında bu tanımlamaları hem hiyerarşi merakı hem de cilalama stratejileri olarak görebiliriz. Ne kadar çok “big”, o kadar çok “small” ne de olsa. Ve şimdi “big” sayısı arttıkça, “small” sayısı azalıyor.

Tüm bu genelgeçer veriler “Büyükler”in yanında olsa da, evet, üstteki dengeyi uzun ömürlü görüyorum. Bundan kastım, “Big Six” dışında bir takımın şampiyon olacağı ya da ilk üçe kapağı atacağı iddiasından çok, bahsedilen gruptaki güç dengelerinin birbirine yaklaştığı. Fellaini’yi “kaybeden” Everton’ın, yenilirken bile ecel terleri döktüren Southampton’ın, Bale gediği ve City faciasına rağmen Spurs’ün ve Fransa B Takımı hüviyetindeki Newcastle’ın durumları öyle çok da kolayca çözülüp gidecekler gibi bir izlenim bırakmıyor.

Dengeyi neye bağladığımız ise çok detaylı bir konu ve özellikle büyük kulüplerin korkutucu borçlarından endişe verici mali yapılarına, yerli-yabancı oyuncu dengesinden (dengesizliğinden!) İngiltere Milli Takımı’nı ayağa kaldırma projelerine kadar birçok etkeni içeriyor ki, bunlar hemen yarın çözülecek sorunlar değil. Konuya çok basitçe baktığımızda ise, “Big Four”un bile en büyük yıldızlarını kadrolarında tutmakta zorlanabildiklerini, başaltı takımların ise tüm Avrupa’yı, hatta dünyayı tarayarak genç yetenek bulma konusunda hiç zorlanmadıklarını görüyoruz. Tüm bu inceden karmaşık yapının içinde, BT’nin Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi maçlarına üç yıl için 900 milyon pound ödemeyi göze alması ise belli kulüplere nefes aldırabilir.

Cem Pekdoğru: Newcastle’ın oyununun hala daha sık biçimde cezalandırılması olası kusurlar taşıdığına inanmakla birlikte, Everton ve Southampton’ın uzunca bir süre daha denklemin içinde kalabileceğini düşünüyorum aslında. Ligin zirvesini esir alan yabancı sermayenin sınır tanımaz birer tüketici davranışı geliştirdiği bu yakın geçmişin gerçekliğinde küçük balıkların böyle yarışmacı kalabileceğini öngörmek kolay değildi. Ancak bu yeni lig tanımının daha iyi yapılanmaları da beraberinde getirdiğini söylemeliyiz. Financial Fair Play’in yukarıdakilerin had bilmezliğinin önüne set çekme konusunda beklediğimden daha fazla yardımı oldu kabul etmeliyim ki. Bunun yanında mesele iyi yönetilen şirketlerden ibaret değil. Takımlarının sahadaki durumlarına dair daha sağlıklı bakış geliştirebilen ve bu büyük yatırımlarının önemli bir veçhesini doğru ellere teslim ettiklerinden emin olmaya çalışan bir prototip çoğunluğu ele geçiriyor yönetim kademelerinde. Ligin kodaman menajerlerinin iş bulmak için Championship kapısında beklemeye başlaması da bundan biraz, denenmiş olanın güvenilirliğine teslim olma konforuna direnmeyi seçiyor bu yeni nesil karar vericiler. Taraftar tepkilerinin bile daha eğitilmiş gözüktüğünü, tüm o İngiliz kibrine rağmen tartışmaların zenofobiden yavaş yavaş arındığını fark etmek zor değil.

Bu futbol ortamında her sene yeni bir Southampton projesinin başlatıldığını ve bu oluşumların yukarıdaki finansal temelli sözde hiyerarşi katmanlarını delip geçtiğini görmek beni pek şaşırtmayacak. Uzaklarda bir yer-ler-de bir şeyler kök sa-lı-yor!1

Ozan Can Sülüm: Fergie’siz ilk sezon bir tuhaf olacağını biliyordum da, Arsenal’ın yıl sonuna doğru neredeyse 3 maçlık farkla lider girebileceğini hayatta tahmin etmezdim. Bunca yıl sonra işin içinde gözükmeyen bir United’a bir türlü alışamıyorum. Fergie’nin gidişi kesinlikle bir şeyleri değiştirecekti de, takımın büyük oynama durumunu değiştirmesi enteresan geliyor bana.

Geçen sezon birisiyle Manu’yu konuşurken “Smalling’den sağ bek yaptı lan herif. Fergie’yi çıkar, şu kadroyu hayatta oynatamaz kimse” demişti. Valla öyle oldu. Ben bu kadar beklemiyordum.

Chelsea üstteki grupta sezon sonuna kadar sağlam gitmesi garanti tek takım gibi duruyor Arsenal’ın klasik Şubat sonrası yükselişini kenara atarsak. Pellegrini daha lige alışamadı, bunu deplasman performansıyla gösteriyor, Manu bildiğimiz gibi, Liverpool Suarez olmadan bir hiç ve Tottenham… Gülme geldi.

Mou yukarıdaki en büyük istikrar şu an, takımı değil ama, kendisi. Uç alanın bireysel performansı Liverpool’u zirveye yakın ya da uzak kılacak. Pellegrini ise deplasman işine çözüm bulmalı. Sezon sonu çok uzun zamandır görmediğimiz kadar keyifli olacak gibi geliyor tüm soru işaretlerine rağmen.

Onun dışında, Southampton hakkında geçen gün okuduğum “futbol hipsterlarının desteklediği ilk sermaye takımı” olması durumu kesinlikle yatırımın keyif vermesinden. Rastgele kurulmamış bir takım olduklarını gösteriyorlar ve bence lig sonuna kadar Newcastle, Everton, Tottenham gibi takımlarla Avrupa Ligi hedefinde gidebilirler. İki ayrı yarışın ikisi de son yıllardaki en keyifli halini alacak. Şüphem yok.

Onur Erdem: Premier Lig’de son dört sezonun ilk sekiz sırasına bakarsanız, yedi takımın sabit olduğunu görürsünüz; Arsenal, Chelsea, Everton, Liverpool, Manchester City, Manchester United ve Tottenham.2 Araya bir sezon WBA, bir sezon Newcastle, bir sezon Fulham, bir sezon da Aston Villa girmiş. Bu yıl da tablo farklı değil; malum yedili, yine ilk sekiz sırada kendine yer bulacak gibi görünüyor. Yanlarına alacakları takımsa Southampton ya da Newcastle’dan biri olacak ki ben, daha dengeli, daha oturaklı bir futbol oynadıkları için Southampton’ı bir adım öne yazıyorum. Konuya dönersek; üst taraftaki denge, aslen bu sezona özgü değil. Yedi takım, dört sezondur aralarına bir yabancıyı alarak yollarına devam ediyorlar. Tabloyu bu kadar farklı gösteren ise bu yedili arasındaki güç dengelerindeki kaymalar. Misal; Alex Ferguson sonrası United’ın büyük hasar alacağı tahmin ediliyordu ama böyle bir enkaza döneceğini öngören yoktu. Tottenham’ın, transfer marketini çarşamba pazarına çevirdikten sonra iyi bir yemek yapacağı düşünülüyordu ama aşçının -en azından şu ana kadar- böylesine basiretsiz kalacağı beklenmiyordu. Bir diğer senaryoda da Mourinho’nun Premier Lig’e sükseli dönüşü yazıyordu mesela. Ama o da çöpe gitti. Velhasıl üstteki denge, genel konuşacaksak halihazırda dört yıldır sürmekte. Bir o kadar daha da sürer gibi duruyor. Yok, üstteki grubun kendi içindeki dengesinden bahsediyorsak, o konuda kesin bir yorum yapmak için erken gibi geliyor.

wenger-ramsey

Son iki sezon boyunca Arsene Wenger’in miadını doldurduğuyla ilgili düşünceler, hiç olmadığı kadar popülerlik kazanmıştı. O günlerde yattığı uykudan yeni uyanmış birisine bugünkü durumu nasıl açıklardınız?


Emre: “Yat biraz daha uyu” derdim.

Bilmeyenler için bazı köşebaşı notları vermekte yarar var: Arsenal, son 116 yılda sadece 18 asli ve 4 de emanetçi menajerle çalıştı. 1996’da Arsenal’a gelen Arsene Wenger, şanlı Gunners tarihinin en uzun görevde kalan menajeri ve üçü EPL olmak üzere, toplam 11 domestik kupa kazandı. Sadece Arsenal’a değil, lige ve dünya futboluna kattığı kimi teknik/taktik yeniliklere ise hiç girmiyorum.

Arsenal hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nin en zor gruplarından birinde lider ve her şeyden önemlisi, her zamanki gibi göz zevkine hitap ediyor. Ligin sadece 13. haftasındayız ama yılın golü çoktan atıldı! Dünya üzerinde herhangi bir takım, herhangi bir zaman diliminde, Jack Wilshere’ın 8. haftada Norwich’e attığı golün3 üstüne çıkabildiğinde, işte belki o zaman Wenger hakkındaki fikirlerim değişebilir! Miadını dolduran Arsene Wenger değil, Arsene Wenger’in miadını doldurduğu düşüncesidir.

Bir kez daha “Yat biraz daha uyu” deyip sözü “Yazıhane Arsenal lobisi”ne bırakıyorum.

Cem: Küçükken babamla çıktığımız hafta sonu alışverişlerini hatırlıyorum. Bizim de yanında olmamızı istiyorsa, bu eline bir yerden ciddi bir para geçtiği anlamına gelirdi. Direksiyonu bize bırakırdı ve çocukluğumuzun doğası gereği parlak ambalajların etrafında kelebekler gibi uçuşur, sonunda da süpermarket tarihinin en saçma alışveriş sepetiyle kasada belirirdik.

Wenger geçtiğimiz yaz yıllar sonra alışveriş sepetinin direksiyonunu -etki altındaki- çocuklarından devralmış bir baba gibiydi. O dönemde stadyum projesi nedeniyle elinin kısıtlı olduğunu söyleyenlerin haklılık payı var, ama Wenger’in cebinde bir hafta sonu çılgınlığı için yeterli para bulunuyordu her zaman. Buna bir son vermesi her şeyin başlangıcı oldu. Mesut Özil transferi oyuncunun bireysel performansından fazlasını ifade ediyordu saha içindekiler için. Eldeki işe yarar parçaları yan yana eklemlemek Wenger için nadiren zor olmuştur. Aaron Ramsey en başından beri hak ettiği itibarı inşa etmeyi sonunda başardı. İngiliz değil de İskoç pasaportuna sahip olmasının onu Jack Wilshere gibilerinin arkasında bırakmasına artık izin vermiyor. Olivier Giroud sadece çıkardığı harika tek vuruşlarla değil, sırtı dönük ve/veya topsuz olarak yaptıklarıyla komple bir uç oyuncusuna dönüştü. Herkes Robin van Persie’yi unutmuşa benziyor. Zira Wenger’in idealindeki oyuncuya bir adım daha yakın bile olabilir Fransız. Ve daha saymaya yeni başladık. Arsenal Christmas fikstüründe sendeleyebilir mi? Wenger sakatların iyileşmesiyle kazanılan derinliği kullanıp, takımı doğru döndürmeyi becerirse öyle seri puan kayıpları falan geleceğini sanmıyorum.

Babamın alışveriş rutininin sonu iflas olmuştu. Arsenal, Wenger’e sabır gösterip güvenmeye devam ettiği için sevinçliyim. Gerçekten.

Ozan: Bana ve Onur Erdem’e bu sorunun sorulmasını hakaret addediyorum.

Hocam özellikle geçen sene miadını doldurur gibiydi, yalan yok. Son iki transfer sezonundaki saçma sapan panik transferlerini düşünürsek, “ehehe sekiz yıldır kupa alamıyor” diyenlere ses çıkarma ihtimali biraz ortadan kalkmaya başlamıştı. Ama işin içinde sakatlık var, Arsene Wenger’in sermaye odaklı hale gelen futbol camiasını hala eskisi gibi sanıp “bir oyuncuya o kadar para verilmez” düsturuyla eskiden makul ücretlerle yaptığı gelecek yatırımlarının büyük ölçüde fos çıkması ve yine klişe ama gerçek, stadyum borçlarını ödeme durumu var. Bunların hepsinin geçip gittiği sezon, bir anda patlama yaptı takım.

Aaron Ramsey için yıllar önce “orta saha oynuyor ama sezon içinde forvet kadar gol atabilecek kapasitede” demişti Wenger. Sonra Ramsey sakatlandı, korkunç bir geri dönüş yaptı. Geçen sene saç baş yolduran adamlardan biriydi Sagna ve Gervinho’yla birlikte. Bu sezonsa en üst seviyedeki adamlardan oldu. Sırrı fiziksel ve mental kondisyonunun zirve yapması diyorlar. Mentali Wenger, fiziği ekibi veriyor. Keza Wilshere’in sakatlık sonrası bu sezon hücum-savunma taş gibi top oynaması ve geldiğinde “yine mi tırt adam aldık” denen Koscielny’nin geçen sezonun son 10 maçıyla başlayan muhteşem formu…

Yeni uyanan arkadaş uyurken Arsene Wenger’in miadı dolmamıştı, sadece futbol dünyasının para odaklı olduğuna hala inanamamış durumdaydı. Şimdi para harcamak zorunda olduğunu biliyor, sakatları dönüyor, elinde geniş rotasyon var, kafası rahat. Yüzünü yıkadıktan sonra geçen sezonki 2-0’lık Bayern maçını izlesin yeni uyanan. Her şey orada başladı.

Onur: Hocamın miadını doldurması için bildiğimiz her şeyin değişmesi gerekiyor. Zira bahsettiğimiz insan, bildiğimiz her şeyi bizden daha iyi biliyor. Oyunun kuralları değişmediği müddetçe de bilmeye devam edecek. Ve biz eleştirildiği günlerde uykuya yatıp kalktığında bu konuda büyük bir şaşkınlık yaşayacak birinden bahsediyorsak, kendisine herhangi bir açıklama yapmayı fuzuli görüyorum. Açıklanacak bir durum ya da sürpriz yok ortada. Çok isterse, Mesut Özil’i nasıl aldığımızı konuşabiliriz ama. Onu ben de tam anlamadım. Ha bi’ de Ramsey var, pardon. Ruhlu oynadığını biliyorduk ama Ballack’ın zirve günlerindeki gibi oynayacağını aklımızdan geçirmiyorduk. Doğruya doğru. O noktada da Wenger faktörü giriyor zaten devreye. Başa dönüyoruz.

mou-pelle

Sezon öncesindeki şampiyonluk adayınız kimdi, köprünün altından geçen su fikrinizi değiştirdi mi?


Emre: Sezon öncesi adayım City’ydi. Hayır, köprünün altından akan sular fikrimi değiştirmedi.

Öncelikle size kırmızılı/mavili bir küçük Ertem Şener tarzı anekdot vereyim: Bu hoşbeşe katılanların tamamı, mavi şampiyonluk adaylarından birine (City, Chelsea, zorlarsak Everton ve Spurs!) değil, kırmızı şampiyonluk adaylarından birine (Arsenal, Liverpool, Manchester United) gönül vermiş insanlardır.

Bu noktada Öz Lider Arsenal lobisini bir miktar kızdırmak, dahil olduğum Liverpool lobisini ise bir miktar üzmek isterim ki, sezon başı tahminim City’nin şampiyon, Chelsea’nin ikinci olacağıydı ve esasında bu tahminimde bile bir değişme olmadığını söyleyebilirim.

Ligin henüz sadece üçte birine geldiğimizi, daha oynanacak 25 hafta olduğunu, birçok takımın Ocak transfer dönemini hareketli geçirmek istediğini zaten biliyoruz. Arsenal’ın Giroud’yu yedeklemesi gerektiği4 açık; tüm Arsenal camiası her hafta “Giroud’nun başına bir şey gelmesin” dualarına çıkmaktan usandı. Álvaro Morata başta olmak üzere, kış transfer döneminde yazılan çizilen birtakım adaylar var. Suárez’in dönüşünden sonra “skor” anlamında ikinci plana düşen Sturridge’in yokluğunda Liverpool’un üretkenliğinin hali ortada. Nefret ettiğim ManU derseniz, Alex Ferguson da bıraktığına göre daha da beter olabilir, sakıncası yok! Bu üç takımı böyle alelade özetlemek haksızlık olur, ama asıl konumuza dönmemiz gerekiyor.

İlk 13 haftadaki performansıyla Türkiye Ligi’nin Trabzonspor’u havasındaki City (içerde canavar, dışarda altı maçta dört puan!), bir miktar da puan farkıyla şampiyon olacaktır. Bununla birlikte, bir takımın iç saha maçlarıyla deplasmanlarının bu kadar büyük farklılıklar göstermesi de ilginç. Şöyle söyleyeyim: İçerdeki 7 maçta 7 galibiyet, 29-2’lik gol averajı, dışardaki 6 maçta 4 puan! Bu gözler özellikle futboldan soğutan bir Sunderland deplasmanını izledi ki City’nin, bir futbol takımının bir hentbol takımı düzeninde hücum etmeye çalıştığına şahit olduk -hem de 90+5 dakika boyunca! İçerde United (4-1), Newcastle (4-0), Spurs (6-0), Everton (3-1) gibi havalı galibiyetler; dışarda Cardiff (2-3), Aston Villa (2-3), Sunderland (0-1) gibi lakayıt mağlubiyetler… Ama yine de City açısından enseyi karartmamak lazım, zira bu performansları şampiyon oldukları 2011-12 sezonunun neredeyse birebir fotokopisi! 38 maçta 10 kez puan kaybeden takım, 5 mağlubiyetini ve 4 beraberliğini deplasmanlarda alıyordu ki, maç seçmek adamların biraz da genlerine işlemiş.

İkinci Chelsea, Torres-Eto’o-Papatya Falı’ndan kurulu üçlü forvet hattıyla (Ba’dan henüz çok fazla yararlanamadılar) liderin sadece dört puan gerisinde kalmayı başarabildiyse, ara transferde yapacağı bir iki nokta atışıyla ve geniş kadrosuyla ikinciliği alacaktır. Arsenal “şerefli üçüncü” olur; Liverpool, Manchester United, Everton ve hatta Tottenham Şampiyonlar Ligi mücadelesi yapar.

Cem: Sezon öncesi tahminler transferin son haftasındaki hareketlilikle birlikte kolayca taca çıkabiliyor. Şike soruşturması nedeniyle başlangıcı 10 Eylül’e ertelenen sezonda “Takımların hepsini tebrik ediyorum, bu sene ilk kez lig başlamadan tüm transferlerini bitirdiler” diyen ve espri yapmayan Bülent Korkmaz’ı özlüyorum. Şampiyonluğun Manchester’da kalacağını düşünüyordum lig başlamadan. City favorimdi, United ise doğru orta saha transferini yapabildiği takdirde onları Jose Mourinho’ya yeniden kavuşan Chelsea ile birlikte takip edecekti.

Bugünse olağanüstü transfer beceriksizlikleri, benim baktığım yerden, United’ın Liverpool ile saf tutmasına yol açtı. Brendan Rodgers’la sağlıklı bir yapı kurduğunu düşündüğümüz ama bir yandan da onun oyun anlayışının nefes alıp verdiği yeri Steven Gerrard ve Lucas Leiva’ya emanet eden Liverpool ile. Bu sadece Ferguson-Moyes değişimiyle açıklanabilir mi? City’ye kaybedilen 2012 şampiyonluğundan farklı olarak sakatlık faktörünü şehrin mavi yakasının hanesine geri gönderen, kalesinde her gün biraz daha büyüyen David De Gea ile rahata eren ve RVP’nin benzersiz klasını satın alan bir takımdı geçen seneki. Ama hala var olan bazı kusurlarıyla da şampiyonluğa bu kadar kolay ulaşmaması beklenirdi. Evet, United yoluna5 uygun olarak son dakikada kazanılmış bazı maçlar, o epik geri dönüşler de rakipler için moral bozucuydu ama yine de 11 puanlık farkı açıklamıyordu. Ligin geri kalanının gözle görülür silkinişi, Michael Carrick’in sakatlık öncesi tanınmaz bir halde olması ve Marouane Fellaini tercihiyle aslında Liverpool’unkinden daha sağlam durmayan merkez bana göre bu seneki görüntünün kulübede el değiştiren iplerden daha önemli sebeplerinden birkaçı.

Chelsea’nin kış transferinde yapacakları epey önemli. Oscar-Mata-Willian-Hazard-Schürrle rotasyonuyla daha iyi geçinmeye başlayan Mourinho, sıkışık fikstüre yelken açarken rakipler açısından çok korkutucu. Sene sonunda şampiyonluğun bir Romelu Lukaku uzağında olduklarını fark etmek zorunda kalabilirler. Önlerinde şu an için iki takım daha var. Kompany-Nastasic tandemini sağlıklı tutabildikleri ölçüde City’nin beklediğim irtifayı göreceğini sanıyorum sezonun bir yerinde. Arsenal ise o zamana kadar çoktan birkaç boy öne fırlamış olabilir. Yani köprünün altından geçen su bu sefer farklı, içine kimyasal katmışlar.

Ozan: Herkes gibi ben de ön plana Mourinho’yu ve City’yi çıkarıyordum. Manu’nun Moyes’la geçiş sezonunda hafiften sıçızlayacağı, Tottenham’ın şişko Nuri’lik yapmasına rağmen başarılı olamayacağı, Liverpool’un kaderini değiştiremeyeceği bence açıktı. Sadece Arsenal’dan bu kadar iyi bir performans beklemiyordum.

Gerçi sadece Arsenal’ın performansı değil üst tarafı değiştiren. Pellegrini’nin Premier League adaptasyonu bayağı zor geçiyor. Deplasmanda herkese yenilebilecek gibi durmalarının en büyük sebebi bence ligin dinamiklerini henüz çözememiş olması. İç sahada gümbür gümbür olabilirsin ama Premier League’de her deplasmanda kan alabilirler. Deplasman işini çözdüğünde korkarım yalnız City’den. Umarım bir süre daha oturmaz.

Mou tarafı ise bayağı ilginç. Bence ön taraftaki kalite bolluğu boğdu onu. Çok uzun süre Mata geyiğiyle uğraşması, her maç öndeki dörtlüyü değiştirmesi ve hücum planının bir türlü kendine gelememesi ve yine kadroyu oturtamaması çok yavaş başlamasına sebebiyet verdi. Eğer sezonun beşinci maçında iç sahada o tırt Fulham yerine sağlam bir takımla oynamış olsalardı beş hafta sonunda feci şekilde eleştirilen ve büyük sıkıntıda olan bir Mou izleyebilirdik. Her şey Fulham ve Norwich maçlarıyla toplandı zaten.

Arsenal işin içinde. Wenger’in takımlarının genellikle Şubat sonrası zirve yaptığını da düşünecek olursak (ki bu sezon takımın o huyu da değişebilir), sona doğru üç takım olacak gibi duruyor. Tottenham, Liverpool ve Manu yarışta kalamaz.

Onur: Yarışın Manchester City ile Chelsea arasında geçeceğini düşünüyordum. Ligin üçte biri geride kalmışken City’yi hala bir adım önde görüyorum. Tek fark; Chelsea’nin yanına artık gönül rahatlığıyla Arsenal’ı yazabiliyorum. Bundaki en büyük güvencem de ikinci sorudaki cevabımın öznesi. City’yi bir adım öne yazma sebebim ise mevcut şartlar dahilinde -yani ara transfer öncesindeki kadrolar ışığında- Arsenal ve Chelsea’nin bazı pozisyonlarda City’ye kıyasla derinlik zaafı yaşaması.

deulofeu-martinez

Son dönemde iki marka oyuncusu Cristiano Ronaldo ve Gareth Bale’i La Liga’ya kaptırdıktan sonra, Premier League’in Avrupa ligleri arasındaki konumu yeniden sorgulanır olmuştu. Fakat bu süperyıldızlar İspanya’ya giderken, ters yöndeki trafik daha yoğun ve menajerleri de kapsıyor. Ligin yeni İspanyol aroması hakkındaki görüşleriniz?


Emre: Belli açılardan birinci soruyla ilişkilendirilebilecek bir soru olabilir… İspanya-İngiltere rekabetinde hem yıldız oyuncu tercihleri hem de Milli Takım başarıları açısından büyük fark olduğu açık. Son birkaç yıl içinde Premier League’in ve dünya futbolunun iki süper yıldızını tereddütsüz transfer eden Real Madrid, Mesut Özil’i de belli amaçlar uğruna tereddütsüz gözden çıkarabiliyor ve o Özil, EPL’de hiç vakit kaybetmeden çok belirleyici bir rol üstlenebiliyor. Dolayısıyla, süper yıldızlar La Liga’ya giderken, yıldızlar ve yıldız adayları, yerli oyuncu çıkarmakta zorlanan EPL yolunu tutuyor.

Biraz istatistiklerle kafa şişirelim… Premier League’deki 507 oyuncudan tam 353’ü, yani %69,6’sı yabancı!6 Karşılaştırma olması açısından, bu oran Ligue 1’de %45,6, Serie A’da %54,1, Bundesliga’da %45,3, bizim ligde ise %33,6. Premier League’deki yabancı oyunculara baktığımızda ise, ilk iki sırada Fransa (35) ve İspanya (31) var. Tamam, Fransa bu listede yıllardır başı çekiyor, ama İspanya’nın her geçen sezon artan EPL katılımı hakikaten dikkate değer. Halihazırda ligde birçok İspanyol oyuncu var ve bunların da çoğu takımlarının önemli parçaları konumunda. Kısacası, bugünlerde her yer İspanyol her yer aroma! İspanya oyuncu yetiştirme konusunda öylesine şahlanmış durumda ki, oyuncular kendi liglerinden taşıyor, genellikle de en cezbedici harici alternatife, yani İngiltere’ye yöneliyor.

Son olarak, Ocak transfer dönemi için İngiliz kulüplerinin ağzını sulandıran İspanyollara göz atarsak sanırım bu sonsuz aroma konusunu bir şekilde bağlamış oluruz: İspanya Milli Takımı’nı seçen Diego Costa (Arsenal, Liverpool, Chelsea), Alberto Moreno (Manchester United), Arjantinli olsa da Valencia’da oynaması itibariyle Éver Banega (Manchester United, Southampton, Arsenal), Sergi Roberto (Liverpool, Tottenham), Xabi Alonso (Chelsea), Álvaro Morata (Arsenal).

Cem: Bunun miladını tam olarak kestiremiyorum, sınırların silindiği bir dünyada kaçınılmazdı belki. Britanya futbol kültüründeki o yabancıya karşı direnci ilk olarak L’Arsenal deneyimi esnetir gibi olmuştu ve o günden sonra o yönde atılmış her adımı hayırlı görüyorum. Yarın yetenek ithalatı için başka coğrafyalara da başvurulabilir, Fransa’dan alışveriş yapmayı sürdürüp başarılı olan takımlar da var halihazırda. Genel anlamda bozulan ezberleri görmek hoşuma gidiyor sadece.

Roberto Martinez’i “Sadece İspanyolca konuşan oyuncuları transfer ediyor” gibi saçma sapan eleştirilerle karşılayanlar, ikinci hafta fantezi takımlarını Ross Barkley transferiyle güçlendirdiler ve Merseyside derbisinde 19 yaşındaki John Stones oyuna girdiğinde paranoyalarını toprağa gömme vaktinin geldiğini düşündüler.

Ya da yine Southampton… Geçen kış bir pub sohbetinde öfkeli bir Crewe taraftarıyla karşılaşmıştım. Öfkesinin adresi kendi takımı değildi, zaten kendi takımının durumu yüzyıllardır masadaki kimseyi ilgilendirmiyordu. Nigel Adkins’e yapılanı hazmetmek benim için de kolay olmamıştı, bu yüzden bir nebze duygudaşlık kurabildiğimi hissetmiştim. Fakat onun Southampton projesiyle ilgili çok daha şiddetli teorileri vardı. Geçtiğimiz aysa Liverpool taraftarlarıyla birlikteydim, West Brom’u ağırlıyorlardı. Luis Suarez daha ilk devrede insanlıktan çıkmıştı, sonunu getiremeyeceğimi düşünmeye başladım. Ayrılmak istediğimde anlayışla karşıladılar. “Zaten 19:30 maçı da pek iyi değildi, sabah bakmıştım” dedim. “Yanlış bakmışsın, Southampton maçı var ve şu anda en iyi futbolu onlar oynuyor.”

Bu noktaya bir yıldan kısa bir sürede geldik. Bir yıldan kısa bir sürede, İngiliz futbolunu parçalamak için gönderilen Arjantinli bir ajan ülkenin en iyi futbolunu oynatırken, üç tane İngiliz milli takım oyuncusu (Lambert, Lallana, Rodriguez) yarattı. Dördüncüsü (Shaw) de yolda. Gerçi bu durumdan, kariyeriyle bana her gün Jerzy Kosinski’nin “Bir Yerde” romanındaki Chauncey Gardiner karakterini hatırlatan Andre Villas-Boas gibiler de fayda sağlayabiliyor ama şimdi bunlardan bahsedip tadımızı kaçırmayalım.

Ozan: İkisi de ligin çehresini değiştirdiler giderken. Ronaldo’nun üzerinden zaman geçti ama, Bale misal çok taze, o kalsaydı belki Tottenham düzgün bir takım olabilirdi. Hiç değilse “AHA PARA” deyip bu kadar harcamaz ve saçmalamazlardı.

Her ne kadar ligdeki durumları değiştirmiş olsalar da, ben Premier League’in yıldızlar ya da oyuncular için izlendiğini düşünmüyorum. Hatta çoğu zaman tutulan takımlardan dolayı bile izlenmiyor, havası, rekabeti, keyfi çok başka. Evet belki gidenler büyük kayıp ama yerleri bir şekilde doluyor. La Liga’dan Messi ve Ronaldo’yu çıkardığınızda aynı keyfi verebileceğini pek sanmıyorum, aynı durum orada yok. Bu sezon nihayet bir Atletico Madrid girdi savaşın içine, yoksa iyice Rangers-Celtic odaklı İskoçya Ligi gibi gidip duracaktı yıllarca. Simeone’nin tuttuğu altın olsun.

Benitez’in transferleriyle başladı galiba o İspanyol akımı. Vasatı iyisi, bir anda her yerden, özellikle de altyapılardan İspanyol çıkmaya başladı. Son dönemde altın jenerasyonunu yakalayan ve altyapılarda da toz attıran ülkenin topçularının böyle dağılması çok normal aslında. En büyük sıkıntı, zaman zaman İspanya Ligi’ndeki oyuna yatkın olduğu için parlayıp Premier League’e gelince tırt olduğu çıkan oyuncuların varlığı (bkz: çoğu Benitez transferi). Yoksa Michu geçen seneye büyük keyif kattı, Santi olmasa Arsenal dördüncülüğü görmeyecekti ya da Suso geliyor falan filan…

La Liga-Premier League kıyasından ziyade, aradaki trafiğin tek yönlü olma sebeplerine bakmak lazım. La Liga Jermaine Pennant’ın anca çaptan düşünce tercih ettiği bir ligken, buna karşın birçok Premier League ekibinin parlamakta olan İspanyolları tak diye almasının açıklaması sadece İspanyolların “özkaynak” sevgisi olamaz herhalde. Ya da İngiliz oyuncuların dil öğrenme konusundaki aşırı yetersizlikleri…

Premier League’deki İspanyol aroması da güzel, Fransız havası da. Biraz gazetelerin başlıklarında alaya alınırsınız, çoğu başarısız sonuçta o dilde maytap geçerler falan ama lige kan gelir.

“İki transfer yapayım da keyfim yerine gelsin…”

Daniel Levy

Onur: Premier Lig, dünya üzerinde bir futbolcunun oynamak isteyebileceği en iyi lig. En iyi takımlara sahip olmayabilir ama -lig üzerinden konuşuyorsak- cezbedicilik ve keyif kriterlerinde rakiplerine tur bindiriyor. Premier Lig’e yönelen futbolcu akınının en büyük sebebi de bu zaten. Örnekler çok; Cazorla, Malaga ya da Villarreal’in kilit oyuncularından biri olmak yerine Arsenal’a gelmeyi tercih etti. David Silva da benzer bir tercihte bulundu. Bir kademe aşağısında da durum farklı değil; Michu, La Liga’nın vasat ekiplerinden birinin yıldızı olmak yerine Premier Lig’in vasat ekiplerinden birinin yıldızı olmayı tercih etti. Chico, görev adamlığı titrini Britanya’ya taşıdı. Tıpkı Hernandez gibi. Fulham bugün Premier Lig’in 18. sırasında yer alıyor ama Amorebieta, La Liga dördüncüsü Athletic Bilbao yerine Fulham’ı tercih ediyor. İspanya’daki ekonomik krizin de bunda etkisi büyük ama oyuncuların kariyerlerindeki bir sonraki adımı belirleyen esas kriter, Premier Lig’in kelimenin tam anlamıyla altını dolduran çekiciliği. Benimki kişisel görüştür ama yalnız olmadığımı biliyorum; La Liga 15.’si Malaga’nın sahasında 18. Valladolid’le oynadığı bir maç yerine, Premier Lig 15.’si West Ham’ın 18. Fulham’la oynadığı bir maçı tercih ederim. Futbolcular da benim ekran başında yaptığım tercihin bir benzerini kariyerlerine uyarlıyorlar. Mevzunun özeti bundan ibaret. Biraz daha detaya inersek; İspanya’nın son yıllarda yetiştirdiği yeteneklerin oranını ve hacmini, Ada futbolunda yetişen yeteneklerin oranı ve hacmiyle kıyaslamak yeterli olacaktır gibi geliyor. Premier Lig üreten değil, tüketen bir yapıya sahip. Bunun dezavantajları olduğu gibi avantajları da var ve imkanlar azalmadığı müddetçe avantajlar ağır basmaya devam edecek. Basite indirgemek gerekirse; Ronaldo ve Bale gibi ekstrem örnekleri ‘en iyilere’ kaptırmak dezavantaj ama Premier Lig, buna rağmen genel toplamda zirvedeki yerini koruyor. Buna karşın, La Liga’nın en büyük iki yıldızını; yani Messi ile Ronaldo’yu İspanya sınırlarının dışına çıkarın, -bugün Premier Lig’le kıyaslayanlar bile- iki ligi aynı cümle içinde kullanmaktan utanacaktır.


  1. Bu yeni cüret çağını başlatanın Bundesliga olduğunu, bunu topluca özümsediklerini ve çok daha az kirlenerek becerdiklerini söylemezsem hesap veremeyeceğim kişiler var.
  2. Son dört sezona bakıyorum, çünkü Tottenham ve City yatırımlarının meyvelerini bu dönemde almaya başladı.
  3. http://www.youtube.com/watch?v=YYSeSbBEl7s
  4. Bendtner’le değil! Ki O’nun da Palace’a gideceği konuşuluyor!
  5. http://www.yazihaneden.com/2012/08/old-traffordda-olum-yokmus/
  6. Menajerlere bakıldığında da; Ada dışından dokuz menajer bulunuyor.