Skip to content

Şafak 8: Amor Fati

İnsan doğup büyüdüğü şehrin takımına niye küser? Bu soru Türkiye’de abes kaçabilir ama Amerika’da karşıma çıkacağı hiç aklıma gelmemişti doğrusu…

Uzun bir hikâye bu… Güneşli bir Ekim gününde, LeBron-Kobe rekabetinden uzak bir ortamda, bir NFL maçında başlıyor.

Charlotte’a ayak basalı on gün olmuştu. Taşınma angaryalarından kafamızı kaldırabildiğimiz ilk fırsatta küçük bir mola vermek, biraz da şehrin havasını koklayabilmek amacıyla “maça gidelim” dedik. NBA henüz ısınma turlarındaydı. Şahane havanın daha sabah saatlerinde insanı dışarı davet ettiği o Pazar gününü Amerikan futboluna ayırmaya karar verdik. Sevgili “yol arkadaşım” Tülay, bu tip programlarda çok uyumludur, sağ olsun… Benimle izleye izleye, Amerikan futbolunun bazı kurallarını öğrendi, oyundan kendine göre zevk alacak bir şeyler bulup çıkarmayı becerdi. Ayrıca kadınların ilginç özellikleri var, biliyorsunuz… En kısır maçta bile, saatlerce tribünleri izleyip, insan gözlemleriyle kendini oyalayabilecek kadar “yaratıcı” olabiliyorlar.

Eşim önerime itiraz etmeyince, Bank of America Stadı’nın yolunu tuttuk. Adet olduğu üzere, Carolina Panthers sezona fiyasko bir başlangıç yapmış. Rakip Dallas Cowboys; onların vaziyeti de bizim Pembe Panterler’den az hallice… Köşe başındaki karaborsacı hacı babadan biletlerimizi aldık ve maça neredeyse bir saat olduğu halde içeri girdik. Tabii o dakikalarda koltukların çoğu boş. Millet tribünlerin altındaki büfelerin önünde kuyrukta bekleşiyor, sıra geldiğinde devasa boyutlardaki yiyecek ve içecekleri kucaklayıp, bir köşede gövdeye indiriyor. Tam bir “Büyük Tıkınma” hali…

Başlama vuruşu yapılırken fark ettim ki, 70 bin koltuklu statta izleyicilerin neredeyse üçte biri Dallas Cowboys renklerini taşıyor.

panthers

Yukarıdaki fotoğrafa dikkatle baktığınızda görebileceğiniz gibi, bizim hemen önümüzdeki sırada oturan vatandaşlardan birinin sırtında Dallas’ın efsanevi quarterback’i Aikman’ın forması var. Oyun ilerledikçe, Panthers’ın tel tel dökülmesinin de etkisiyle, konuk takımı tutanların sesi daha çok çıkmaya başladı. Formasından başka her şeyi berbat görünen Carolina takımına destek verenler, hababam bira ikmaline gidiyor. Kısıtlı süre için kiraladıkları bu içkiyi, az sonra dökmek için bir yer aradıklarından, merdivenlerdeki trafik yoğun. Kimsenin takıma bakacak, kötü oynayan oyuncuları yuhlayacak veya “Haydi aslanlar” diye gaza getirecek hali yok.

Hemen yanımda boyu benden uzun, saçları benimkilerden kısa, yaşı da bana yakın görünen bir abla oturuyor. Güzel Türkçemizde onun için yıllardır kullanmaya alışkın olduğumuz sözcük, Amerikancada ayıp kabul edildiğinden, biz de kuralı çiğnemeyelim, “Ataları Afrika’dan gelmiş” diyelim. Yanında kendisinin yarı yaşında, sarışın hoş bir kızcağız var. Komşunun futbola meraklı çocuğu olsa gerek. Teyzesi elinden tutup maça getirmiş…

Oturduğumuz sıradan zırt pırt aşağı gidenler arttıkça, hanım abla ile aramızda göz ucuyla kurulan iletişim ilerledi. Önce “Tövbe yarabbim” tadında söylenme ortaklığına geldik, ilk yarı sonlarında ise takımın kazandığı “first down”dan sonra hi-five’laşmak noktasına erdik. İşte o anda elimin, zarif komşumun eli içinde neredeyse kaybolduğunu, parmaklarımın onun parmaklarından bir boğum aşağıda kaldığını dehşet içinde gördüm. İnsan bedeninin diğer ekstremitelerine ilişkin bir karşılaştırmalı anatomi fikrini, omuriliğimden aşağı inen ürpertiyle beraber kafatasımdan kovdum.

Maçın sonlarına doğru, Panthers iyice oyundan koptu. Yenilgiyi kabullenen taraftarlar, sanki o ana kadar takıma doğru dürüst destek vermişler gibi, oflaya puflaya stadı boşaltmaya başladılar. Yan komşum, hava serinledikçe ona sokulup kanatları altına sığınan kızdan fırsat bulabildiği anlarda sahaya dönüp Dallas’a saydırıyordu. Önümüzde oturan Cowboys formalılar ise büyük bir keyifle gelecek haftaki maç üzerine tahminlere girişmişti.1

Tülay’a dönüp “Yahu bu ne biçim iş? Böyle taraftarlık olur mu?” dedim. Kadınlar her zaman daha gerçekçi… “Ne yapsınlar, her hafta kaybeden bu takımın nesini tutsunlar?” cevabıyla, benim çıkışta Carolina mavisi yakışıklı bir forma alma niyetimi de kaynağında imha etmiş oldu.

Aynı malın laciverdi

Basketbol sezonu başlayınca, anlatmaya çalıştığım tablo kapalı ortama, Time Warner Cable Arena’ya taşındı. Haydi Lakers, Miami, Boston, San Antonio gibi geçmişi parlak, şampiyonluklar kazanmış takımlar şehre geldiğinde tüm biletlerin satılmasını, salonu dolduranların çoğunlukla misafir takımın yıldızlarını alkışlamak amacıyla orada olmasını anlayabiliyorum. O gecelerde gariban Charlotte Bobcats, kendi evinde kurbanlık koyun rolünde zaten… Ama Ömer Aşık’ı bahane edip Houston Rockets maçına gidiyoruz… Yine aynı manzara! Hido oynayacak diye Orlando maçına bilet alıyoruz, gelmiyor… Ersan hasretiyle Milwaukee maçına koşturuyoruz… Değişen pek bir şey yok. Sağımızda solumuzda oturanlar, genelde konuk takımın renklerini taşıyan tişört, sweatshirt ya da kep giymiş. Giymeyenler de sürekli “bizim” takımın oyuncularıyla dalga geçmekle meşgul.

Bir gün Brooklyn Nets maçında, yanımızda oturan, yaşları 25-35, kiloları 120-200 arasında değişen dört “Afro-Amerikan” arkadaş, Josh McRoberts’a öyle bir taktılar, onun yaptığı her harekete öyle güldüler ki, neredeyse “Yeter lan! O çocuk benim yeğenim olur” diye müdahale edecektim. Gayet güzel oynuyor işte adam; yerden yere atlayıp mücadele ediyor, bütün ribaundlara elini sokuyor -gün gelecek aldıkları da olacak… Tek eksiği şut sokamaması, o da “kadı kızı” faktörü.2

Taraftar demeye dilimin varmayacağı, oyunu seyretmediği için seyirci de sayılamayacak bu kitlenin ortak uğraşı, mideyi (sözün gelişi böyle diyorum, yoksa o organı tarif edecek daha isabetli sözcükler var dağarcığımda) doldurmak… Çeyrek arasında, molalarda, bulabildikleri her fırsatta büfe yollarına düşüyorlar. İlk seferin ganimeti, tepeleme bir tepsi nachos ve dip sos oluyor mesela… İkinci sefer, kova yarısı diyebileceğim bir plastik bardakta bira… Eh, bu malzeme de öyle dışarıdaki gibi durmuyor tabii bünyede… İnsanda oyuna konsantre olacak, taraftarlığın gereklerini yerine getirecek mecal bırakmaması bir yana, sıkça çıkıp boşaltmak farz oluyor.

Bazen ordan burdan duyuyorum, “Abicim, Michael Jordan da amma sıvadı” falan diyorlar. Yahu ahali bunu yaparsa, adamın payına da sıvamak düşüyor. İş bölümü böyle!

Dükkan Bobcats’in, müşteriler Jordan’ın…

Ayrıca Majesteleri’nin hiç de başarısız olmadığını, gemisini bir biçimde yürüttüğünü salonun altındaki mağazaya indiğinizde gayet net görüyorsunuz. Dükkân hesapta Bobcats’in dükkânı ama, Bobcats’ten fazla Jordan’ın ismini ve hepimizin iyi bildiği o unutulmaz figürünü taşıyan malzemeler satılıyor. Sırtında Walker, Kidd-Gilchrist ya da Henderson yazan formalar bir köşede boynu bükük müşteri beklerken, diğer yanda babasına Jordan markalı ayakkabı aldırabilmek için kırk takla atan çocuklardan geçilmiyor.

Bu ticari başarı öyküsünün bir de televizyon boyutu var. Bobcats maçlarını yayınlayan Fox Sports South’u ne zaman açsam Michael Jordan’ın başrolde oynadığı bir reklam filmi çıkıyor karşıma… Kiminde bölgedeki en iyi hastanenin Presbyterian Hastanesi olduğunu söylüyor bize, kiminde kullandığı golf malzemelerinin kalitesinden bahsediyor. Charlotte halkının en sevdiği Bobcats oyuncusu Kemba Walker sözümona… Altı ay boyunca ekranda bir tane Walker’lı reklam görmek nasip olmadı. İnsan ister istemez “Bu takımın en büyük yıldızı, patronu!” diye düşünüyor.

Evet, Charlotte küçük bir şehir -merkezin nüfusu 750 bin civarında… Amerikan spor tarihinde hatırı sayılır bir yeri yok, geleneği zayıf.

Evet, Bobcats NBA’in en küçük pazarlarından birine sahip. Üstelik Hornets adıyla girdikleri ligde bugün Bobcats adıyla varolmaya çalışmak gibi ciddi bir de handikapları var.

Evet, MJ Hazretleri kendi markasıyla banka hesabını şişiriyor ama takımı yönetmekte pek mahir olduğu söylenemez. Takım 2010’dan bu yana play-off’a hasret ve genelde ligin diplerinde sürünmesiyle tanınıyor.

Evet, Carolina Panthers için de durum farklı değil. Onlar da 2003’te oynadıkları Super Bowl’dan beri freni patlamış kamyon misali yokuş aşağı gidiyorlar. En son play-off’u 2008’de görmüşler.

Ama tüm bunlar bu kentin, kendi adını ve renklerini taşıyan takımlara küs olmasını, maçına gitse bile onlara hiç destek vermemesini açıklayabilir mi? Hani güneyliler sıcakkanlı ve tutkuluydu? Hani Charlotte Hornets NBA’e ilk girdiğinde her maçı tıklım tıklım doldurmasıyla ve maçlarını o zaman oynadığı Coliseum’u3 rakip için cehenneme çevirmesiyle tanınıyordu? Bütün tılsım Muggsy Bogues, Zo, Larry Johnson, Dell Curry isimlerinde miydi yani?4

Diren Hornets!

Tam “Malum yazısız kural hiçbir yerde değişmiyor. İnsanlar taraftarlık deyince kazanan tarafta olmayı anlıyorlar” demeye hazırlanıyordum ki, yılbaşından birkaç gün önce New Orleans maçında acayip bir şey oldu. Devre arasında tuvalete gitmiştim. Dışarıdan bir tezahürat yükseldi. Kulak kabarttım; “Hornets!” diye yırtınıyor bir grup… Çıktım. “Bu kadarı da fazla. Herifler devre arasında büfelerin önünde rakip takım için bağırıyor” diyerek, manzarayı kafamda cennet vatanıma uyarlamaya çalışırken, bir tuhaflık hissettim. Kafasında Bobcats şapkası olanlardan bazıları da bu Hornets muhibbi gruba dahil olmuş. Sordum, öğrendim: Meğer bu grup, orijinal ismin yeniden Charlotte kentine gelmesi için uğraş veren gençlerden kuruluymuş. New Orleans’ın Hornets nick’ini bırakacağını öğrendikleri günden beri, bu iş için seferber olmuşlar. İnternette başlayan kampanya5 zamanla barlara, okullara sıçramış, en sonunda Time Warner Arena’ya ulaşmış.

Şu videoda da göreceğiniz gibi, Hornets hareketi hemen her maçta büyüyerek sezon sonunu buldu. “Bring Back the Buzz” sloganıyla ilk kıvılcımı çakan Evan ve Scotty Kent kardeşler, zamanla yerel medyada görünüp röportajlar vermeye başladılar. Onların ardından bazı yorumcular geldi; “Gelsin artık şu Hornets ismi. Şehrimizi NBA’de bizimle tarihi ve kültürel bağları olan bir hayvan temsil etsin” buyurdular.

Mübarek hayvan

Efendim, bilenler vardır mutlaka, bizim -af buyurun- eşek arısı diye bildiğimiz, onların Hornet dediği mübarek hayvancağızın Charlotte tarihinde özel bir yeri var. Rivayete göre, 1780 sonbaharında İngiliz kuvvetleri bu bölgeyi ele geçirdiğinde, hem bölgedeki “asiler”, hem de hatırı sayılır irilikteki eşek arıları işgalcilerin garnizon kurmasına izin vermemiş ve birkaç hafta içinde Charlotte’dan çekilmek zorunda kalmışlar. İngiliz komutan Lord Cornwallis, daha sonra anılarında burayı “Allahın belası bir eşek arısı yuvasından başka bir şey değil” sözleriyle tanımlamış. Bağımsızlık savaşına iğnesiyle katılmış bu hayvan, o gün bugündür Charlotte halkının gözünde kutsal. Bir yanda böyle hoş bir öyküyle anımsanan orijinal sembol varken -bütün vaşak familyasından özür dilerim ama- Bobcat gibi sevimsiz ve alâkasız bir ismi kabullenmek kolay değil hakikaten…

Evan ve Scotty Kent’e katılanlar, kısa sürede çığ gibi büyüdü. Sesleri her hafta biraz daha yüksek çıkmaya başladı ve nihayetinde, Bobcats yönetimi de bu hareketi dikkate alacağını ve isim değişikliğini ciddi ciddi düşüneceğini açıklamak durumunda kaldı. Aslında Jordan, maliyeti 3 milyon doları bulan bu değişikliğe taraftar değildi. Sezonluk bilet sahiplerine danışacağını söyleyerek bu işten sıyrılmaya çalıştı. O noktada yerel medyanın gücü ortaya çıktı. “Hop, hop! Öyle kaçacağını sanma. Bu kritik bir konu. Sadece bilet sahiplerine değil, bütün kente sormak durumundasın. Şu an maça gitmeyenlerin bir bölümü de belki isim değişikliğinden sonra bilet almaya başlar” dediler. Kamuoyu araştırmasının boyutları büyütülünce, Charlotte ve civarında yaşayan sporseverlerin yüzde 80’inin kentin basketbol takımını yeniden Hornets ismi ve renkleriyle görmek istediği ortaya çıktı. 2014-15 sezonundan itibaren “vızıltı” NBA parkelerine geri dönecek. Morlu, turkuazlı formalar ile maskot Hugo’ya kavuşmak da herkesin ortak dileği…

Şimdi diyecekseniz ki; “İsim değişikliği neyi halleder? Bobcats namıyla rakiplerinin gözünü korkutamayan, ligin paspası olmuş bu takım, bir anda kelebek gibi uçup, eşek arısı gibi sokmaya mı başlayacak?”

Yani, bunun yeni taraftar edinmeye veya küskünleri tribüne çekmeye ne faydası var?

Carolina ahalisi bu sorulara “Nasılsa yıllardır kaybetmeye alıştık. Üstelik benimseyemediğimiz bir isim altında yeniliyoruz. Bu takımın bir-iki yıl içinde düzeleceği yok. Hiç değilse özümüze dönelim, kimliğimize, tarihimize sahip çıkalım” cevabını veriyor. Bu, benim içimi ısıtan, muhtemelen Charlotte’u daha çok sevmemi sağlayan bir açıklama. Mütevazı, kendiyle barışık, büyüklük hırslarından uzak ve böyle olduğu için taraftar edinmeye daha açık bir tavır…

Hornets’in, yemyeşil Kuzey Carolina’nın bu sulak köşesine, ezeli ve ebedi yuvasına geri dönüş öyküsü, bana Nietzsche’yi hatırlatıyor biraz… “Amor fati” diye mırıldanıyorum, “Kaderini sev…”6


  1. O günkü maçı 19-14 alan Cowboys da, Panthers da sezon sonunda play-off’u göremedi.
  2. Charlotte’da oynadığı 26 maçı 9.3 sayı, 7.2 ribaund, 2.7 asist ortalamalarıyla tamamladı ve yeni bir kontrat kaptı.
  3. Şehrin biraz dışındaki 24 bin kapasiteli bu salon, 2007’de yıkıldı ne yazık ki…
  4. Şaka maka iyi kadroymuş… Bu yıldızların sürüklediği Hornets, 93, 95, 97 ve 98 yıllarında play-off oynadı.
  5. bringbackthebuzz.com
  6. Benim de Hornets ismini geri getirmek için başlatılan tüm imza kampanyalarına katıldığımı söylememe, bilmem gerek var mı?