Skip to content

Erksan Ne Zaman Öldü?

Ömrünün sonuna kadar film çekemedi belki ama ömrünün sonuna kadar film çekmeyi düşledi.

Metin Erksan son filmini 1982’de yönetti. Metin Erksan, 1982. Kafasında 30 bin proje dolanan, kendi tabiriyle yeryüzünde var olmuş sinemacılar arasında en çok projesi, tasarısı olan sinemacı için koca 30 yıl.

Bunu aklımızda tutalım.

1991 yılında kariyerinin en iyi filmi Europa’yı çektikten sonra ödül aldığı Stockholm’deki bir festivale katılan Lars Von Trier, gazetecilere bu ödülün Ingmar Bergman’ın ölümüyle eşdeğer olduğunu söylemişti.1 Elbette koca bir skandal koptu. Danimarka’da öğrencilik yıllarından beri yaptığı her şeyle kışkırtıcı damgası yiyen, 28 yaşındayken 1984’te ilk filmi Element of Crime’a Altın Palmiye vermedikleri için Cannes jürisini topa tutan Trier, ününü İsveç’e taşımıştı. Hem de kutsallarına laf ederek. Dilediği özür her şeyi daha fazla karıştırmaktan başka işe yaramadı. Persona (1966) ve Tystnaden’in (1963) büyük hayranı olduğunu söylerken sözlerinin anlamını şöyle açıklamıştı:

“Fanny and Alexander’i gördüğümde resmen ağladım. Bunun kesinlikle bir hata olduğunu düşünüyorum. Bir rock video klibine falan benziyor. Bergman’a duyduğum sevgi, bütün kişisel deneyimlerim buhar olup uçtu o filmden sonra. Gördüğüm tüm filmleri kişisel bir deneyim gibi sahiplenirim. Bazen de ihanete uğradımı hissederim.

Bergman tıpkı bir tıpa gibi İsveç sinemasının üzerinde durmaktadır ve yaratıcılığı kısıtlayan bir güç merkezidir adeta. O filmleri çektikten sonra ölse çok daha iyi olacaktı. Pek çok yönetmen için aynı şey söylenebilir aslında, belirli bir filmi çektikten sonra ölmeleri daha iyi olacaktı. Fassbinder doğru zamanda ölerek kendisine iyilik etmiş oldu. Truffaut çok geç öldü. Bunu söylerken insanlardan çok yönetmen olarak söz ediyorum onlardan. Tabii ki erken ölseler yakınları için çok üzücü olacaktı.”

Daha sonra Element of Crime’ın açılış gecesi ölmenin kendisi açısından en iyisi olacağını da eklemişti.

Avrupalı büyük sinemacıların kariyerlerinin son yıllarında bazen para, bazen kendi istekleriyle, bazen başkalarının bastırmasıyla çektiği filmler can sıkıcıdır. Michelangelo Antonioni’nin Wim Wenders’in desteğiyle çektiği Beyond the Clouds filmografisinde unutulması gereken bir eşiktir. Aynı Wenders’in, Hollywood’da Coppola ile kapıştıktan ve eksenini kaybettikten sonra çekmeye başladığı son 20 yıldaki neredeyse tüm filmlerine aynı muamele yapılabilir. “Sinema öldü” düsturuyla son yıllarını, tüm kariyerinde olduğu gibi yeni bir sinema dili yaratmaya adayan Jean Luc Godard’ın “Film Socalisme”ini izlemek insanı sarsar. Bazı eleştirmenlerin tabiriyle filmin düşündürdükleri için değil, filmi kılıflara sokarak ve etiketlerle damgalayarak yaşadığımız hayal kırıklığını atlatma yolları aradığımız için…

Klasik sinema okulu öğrencisi tavrıdır. Yetişme döneminde hayran olunan bir sanatçı, zamanla aynı şekilde görülmez. Yaşlanmıştır, günceli takip edemiyor, yeni akımlara izini bırakmıyordur. Sinefil büyüdükçe o yönetmenle ilişkisini geçmişe dair hoş bir seda olarak bırakır. Yeni filmler çektikçe eskiye dönmeyi tercih eder. En büyük egoların yuvası sinema okulları, dostlar alışverişte görsün film festivalleri ve özel gösterimler, varlığını bu şekilde sürdürür.

Sadece ukala sinemaseverler ya da sanat okulu öğrencileri yapmaz bunu. Sanatçıların da tercihi çoğu zaman böyledir. Polonyalı ilah Kieslowski, kariyerinin ortasında ondan en sevdiği filmlerin seçkisini yapmasını isteyen Hollanda’daki bir festivale 10 filmlik bir liste sunar. Gösterimlerden ikisine de ayak basar. Biri Fellini’nin “La Strada” filmidir. Öteki ise Bergman’ın “Gezgincilerin Gecesi”.2

Fellini, Kieslowski’yi hayal kırıklığına uğratmaz. Hatta bir ölçüde eskisinden de daha fazla sever. Bergman’da ise çok şaşırır, geçmişte izleyip hayran olduğu bu filmde ne bulduğunu gerçekten anlayamaz. Perdenin sihri deyip geçer, bazen o anın içinde etkilenir, bazen ise kendinizi yabancı hissedersiniz. Belki de büyük sinemacıların o noktaya gelmesinin sebebi budur. Hayatınızın bir yerine dokunan filmleri o gün geçtiğinde size bir anlam ifade etmiyor olur. Onlarla savaşınızı ömür boyu sürdürürsünüz, iki yönlü, hayran olarak ve nefret ederek…

Metin Erksan’ın asla böyle bir şansı olmadı. Onun için “Yaşlandı, eskisi gibi değil” diyemedik. Yeni bir filmini gördükten sonra eski bir filmine koşup sarılamadık. Üzerine çok fazla konuşamadık. Bazen varlığını bile unuttuk. Tarihçi, yazar, sinema düşünürü, polemikçi olarak yolculuğunu sürdürürken sinemacılığı arkada kaldı. Geçmişe dikkatli bakmayanlar, derin kazmayanlar için gözden kaçırılmaya müsait bir hazine…

Herkes, sinema üzerine konuşan, yazıp çizen herkes mevzubahis Metin Erksan olduğunda “Efsane” etiketini yapıştırmayı sürdürdü. Eskiden “yaşayan efsane olarak” anılırdı, artık “aramızdan ayrılan efsane” oldu. Arkasından bir iki harika yazı yazıldı, herkes üzüntüsünü dile getirdi, Erksan’ın ne kadar büyük eserler yaptığından bahsetti. Meslektaşları, filmlerinde rol alan oyuncular onun büyüklüğünden dem vurdu. Birkaç gün geçti ve yolumuza devam ettik.

Kimse Metin Erksan’ın en son filmini neden 1982’de çektiğini çok fazla merak etmedi. Belirli gerekçeler sunanlar oldu, baskılardan, sansürden yıldığını, bıktığını, sinema ortamından ikrah getirdiğini dile getirenler oldu. Sağcıların ve solcuların onu nasıl yıldırdığından, Türkiye sanat ortamının nasıl en değerli insanlarından birisini kendinden uzaklaştırdığından dem vuranlar oldu. Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı, hayatı baskılarla geçen Aziz Nesin’in bile “Metin Erksan’ın yaratma özgürlüğü sınırlandırılmalıdır” ifadelerini kullandığını söyledi.3

Yeşilçam da kendisini istemiyordu. Alin Taşçıyan’ın ifadesiyle4 arz ve talep dengesine göre formüle edilen o dönemdeki Türk sineması, “Alan memnun, satan memnun” hâli içinde Erksan gibilere yüz vermedi. Aynı hikayeler, aynı oyuncular ve aynı filmlerle geçen yıllar halkta karşılık bulmasına rağmen Türk sinemasını evrensel sanat haritasında kaybetmeyi başarmıştı. Olduğumuz yerde takılıp kalıyor, daha fenası bunu da fazla kafaya takmıyorduk. Nasıl olsa fakir ama gururlu kahramanımız, tüm zorluklara rağmen aşkına kavuşuyordu. Kimsenin suyun mülkiyetini veya bir kadın suretine aşık olan adamın halini durup düşünecek hali yoktu.

Erksan’ın kendi hataları da olmuştu. Filmlerini kimsenin değerlendiremeyeceğini öne sürerken, meslektaşlarına, sinema yazarlarına, tarihçilerine meydan okuyor, herkesle savaşmayı sürdürüyordu. Yıldırım Türker’le yaptığı 96 tarihli efsanevi röportajda5 tarihçiliğini, sinemacılığı adına kıskanan, tarihçiliğin onu doyurduğunu ve film çekmekten uzak tuttuğunu söyleyen Türker’e “Çok yaşayın, ne güzel yargıdır bu” diyordu. Yıllarca film çekmemekle nasıl baş ettiğini ise şöyle açıklıyordu:

“Galiba şöyle uzak durabiliyorum. Madam Bovary’i çekerken nasıl çekerim diyorum. Uzun uzun düşünüyorum günlerce. Great Gatsby’i okuyorum. Nasıl çekerim, diyorum. Hatta kendi çektiğim filmleri, tabii Sevmek Zamanı’nı nasıl çekerim diyorum, çeksem. Böyle talimler yapıyorum. Mesela bir Türk romanını alayım diyorum. Mesela Saffet Nezihi’nin Zavallı Necdet’ini. Müthiş bir aşk romanı. Şunu bir çekivereyim diyorum. Mesela çok söyledim. Robenson’un ikinci bölümünü çekmek isterdim, birinciyi değil. Çünkü Robenson iki bölümdür. Adadan subaylar gider, asıl Robenson ondan sonra başlar. Onu çekmek isterim.”

Sinemayı, bir kişisel deneyim ve sanat dalı olarak sinemayı sadece yönetmenlere atfedilen meşhur kadraj hareketi ve boyuna atılan bir fularla, ağızdaki bir pipoyla özdeşleştiren, karikatürize edenlerin dünyasından alan, filmlerinden “Susuz Yaz”ı restore edip tekrar gündeme getiren Martin Scorsese’nin her zaman yaptığı gibi elini çenesine dayayıp hayal eden ve kafasında uçuşan büyük idealleri, tarih yazma kompleksi içinde çekmeye çalışan sanatçının dünyasına sokmayı başaran son yönetmenlerden biriydi. Ömrünün sonuna kadar film çekemedi belki ama ömrünün sonuna kadar film çekmeyi düşledi.

Metin Erksan artık aramızda değil. Bitmeyen projelerin ülkesinde son yıllarında sergilediği “huysuz ihtiyar” rolü de boş kaldı. “Suyu, ilanihaye elinizde tutamazsınız ama toprağı tutabilirsiniz. Su gider muhakkak” diyen efsaneyi ölümünün 30. yılında saygıyla anıyoruz…

  1. Agora tarafından dilimize çevrilen Jack Stevenson’ın Lars von Trier kitabında geçer bu bölüm. []
  2. Yine Agora’nın sayesinde okuma fırsatı bulduğumuz bir kitap “Kieslowski, Kieslowski’yi Anlatıyor” da harikadır, Danusia Stok tarafından kaleme alınmıştır. []
  3. Kayalı’nın röportajı için: http://www.yesilgazete.org/blog/2012/08/11/kurtulus-kayali-aziz-nesin-bile-metin-erksanin-yaratma-ozgurlugu-sinirlandirilmalidir-demisti []
  4. Yazısı burada: http://www.stargazete.com/sanat/turk-sinemasi-metin-erksani-otuz-yil-once-kaybetmisti/haber-656302 []
  5. Türker’in Radikal’den ayrılmak zorunda bırakıldığı günde tekrar anmak isabetli olacak: http://www.bianet.org/biamag/sanat/140234-erksan-ulusal-sinema-diye-bir-olgu-yoktur []
[fbcomments]