Skip to content

Mozpedi

Morrissey'in dokunduğu her hayattan, dinlemeye değer en az bir hikaye çıkar.

Morrissey’i nasıl bilirsiniz? Şarkılarını paylaşıyor, sözlerini duvarınıza asıyor, hayat felsefesi haline getiriyor, yağmur yağdığında herhangi bir müzik çalardan dergâhına yüz sürüyorsunuz. Peki gerçekten Moz’u nasıl bilirsiniz? Morrissey’den Moz’a bir satırda geçmeyi başardık, arada üç virgül, bir nokta, bir soru işareti var. Samimiyiz, seviyoruz, meraklardayız. Birkaç dakikalık şarkılarla nasıl hayatını ve hayatımızı anlatıyor? Ve neden bunu istiyor? Belki de sırrı yoktur, kimbilir. Bizim ise birkaç hikayemiz var. Konser gününde paylaşalım istedik.


Please, Please, Please, Let Me Get What I Want (1984)

Bu videoyu hayattan zevk alacağını düşünen, büyük umutları olan bir genç olarak izlemeye başladığınızda başınıza geleceklerden haberdar olmuyorsunuz. “Her şey eninde sonunda güzel olacak” tesellisiyle günlerin geçmesini beklerken, kabullenmek istemediğiniz bir gerçek çarpıyor yüzünüze. “Hayır, bir şeyler yanlış da gidebilir.” Her istediğinizin kucağınıza düşmeyeceğini, her zaman kazanan olmayacağınızı 38 saniye içerisinde anlıyorsunuz. Yıllar boyunca kulağınızı tıkadığınız ve belki de asla gelmeyeceğini umduğunuz haber, o yaştaki bilinçsizlikle güzel bir Pazar sabahı PlayStation kolunun bozulmasından daha fena bir etki yaratıyor.

İkinci tekil şahıstan bire geçelim, zaten çok uzakta değildik. Görüntülerin kaydedildiği o anda Morrissey’in sesi çatallaşıyor, şarkının sözlerini “Let me have who I want” olarak değiştiriyor, gözlerini kapatıyor ancak bir mısra daha söyleyecek gücü kendinde bulamıyor. Videoda gözükmüyor ancak onun sahnede diz çöküp şarkı sonuna kadar o halde durduğunu hatırlıyorum. Acı çektiği belli ve eğer Morrissey de sahnenin ortasında ağlamaya başlıyorsa biz bu hayatla nasıl başa çıkacağız pek bir fikrim yok.

Cem Ünalan

Frankly, Mr. Shankly (1986)

24 Hour Party People ile dünya çapında ünlenen Factory Records’un kurucusu Tony Wilson’ın Morrissey’le ilginç bir anısı vardır. 70’lerin ortalarından itibaren Manchester’daki punk ortamında tanınan, kaleme aldıklarıyla herkesin saygısını kazanan Moz, Steven Patrick Morrissey, televizyon programlarını hayranlıkla izlediği Wilson’ı bir gün evine davet eder. James Dean posterleriyle kaplı odasında otururken şöyle der: “Pop yıldızı olmaya karar verdim!”

Tony Wilson, kibarca bunun ne kadar ilginç bir fikir olduğunu söylerken içinden “Aklını kaçırmışsın” der. Ona göre Morrissey, yeryüzünde pop yıldızı olacak en son insandır. Bunu bir yergi olarak değil bilakis Moz’un kişiliğine dair yapılmış bir tespit olarak sunar. Şiire, edebiyata düşkün, James Dean hayranı birinden bekleyebileceğiniz son şeydir belki de pop…

Frankly, Mr. Shankly’nin bu anlattıklarımın hiçbiriyle alakası yok. Aslında biraz var. En iyi The Smiths şarkısı değil, yakınından bile geçmiyor. Sadece, Moz’un kişiliğine dair her şeyi anlatıyor. İroni, alay, ukalalık, eleştiri ve hepsinin üstünde unutulmaz bir şiirsellik. Morrissey’i sadece sefaletini anlatan şarkılar yapan biri olarak düşünen herkes için küçük bir tokat. 2 dakikalık bir mizah şaheseri ve aslında pek komik değil.

İnan Özdemir

Jack the Ripper (1992)

Sevdiğim bir İrlandalının dediği gibi, “Mutlu insanların hikayeleri yoktur”. Bu yüzden en iyi hikayelerin en derin kesikleri atması kaçınılmaz. Konu Morrissey olduğunda çok daha kolay ve hevesli uzatıyorum boynumu bıçağın altına. Onunla aramızdaki ilişki düpedüz Stockholm Sendromu’ndan besleniyor. Bu adam önce sözleriyle çelme takıp yere düşürüyor, sonra kanayan dizlerimi temizliyor, bir de yarım yamalak gülüyor bunu yaparken. Yaramı temizlerken gösterdiği özeni öyle seviyorum ki, o yaraları açanın kendisi olduğu aklımdan çıkıveriyor.

Değiştiremeyeceğim durumlar için çaba harcamamaya eğilimliyim. Morrissey seri katil Jack the Ripper’ın ağzından sakin ve usul ölüme çağırdığında, “Tamam” diyorum. Kaçmanın anlamı yok. Zaten yorgunum, beni biliyorsun. Hem özeniyorum da ona. İstediği gibi gelip giden bir gölge. Tanınmamak ne büyük şans. Ölüm içgüdüsü çok güçlü. Gecenin ses tonu ancak Morrissey’in Jack the Ripper’ında tanımlanmış olabilir. Her şeyin sonunda ancak tek kişiye güvenilebilir. İnsanın katiliyle sağlıklı bir ilişki kurması nadir görülen bir şeydir. Morrissey’le aramızdaki ilişkide sağlıklı herhangi bir şey yok.

Artemis Günebakanlı

 I Have Forgiven Jesus (2004)

– Ne dinliyorsunuz?
+ The Smiths.
– Neden?
+ Ne demek neden?
– The Smiths dinleyip de mutlu olan kimse yoktur, eziyet etmeyin kendinize.

Yıllar önce İstanbul’a yeni taşınmış, üniversiteye henüz başlamış, az tecrübeli, bol hevesli çocuklar olarak bir odada otururken, aramızdan birinin ağabeyi içeri girmiş ve karşılıklı muhabbetimiz bu noktada tıkanmıştı. O tıkanıklık, o günden beri hepimizde devam ediyor. Yeri sabit…

‘I Have Forgiven Jesus’da Morrissey, “Bu şarkımda derdimi anlattım sana” diyerek gökyüzüne seslenir, sorular yöneltir;

“Why did you give me so much desire
when there is nowhere I can go to offload this desire?”

der ve devam eder;

“And why did you give me so much love in a loveless world
when there is no one I can turn to
to unlock all this love?”

ve en sonunda her şeyin özetini geçer;

“Do you hate me?”

Bazen benzer soruları, ben de Morrissey’e yöneltiyorum: “Neden bana çözümünü bilmediğim sorular veriyorsun? Neden beni düşüncelere itiyorsun? O soğuk gerçeklerle neden yüzleştiriyorsun? Söyle Moz, benden nefret mi ediyorsun?”

Bu şarkıyı diğerlerinden ayıran, tam olarak bu işte… Sağda solda dolanan ve üzerinde “Bütün şarkılarımı siz üzülün diye yazıyorum” ifadesi bulunan Morrissey fotoğraflarının çokluğuna dikkat ettiniz mi hiç? Ya da onunla ilgili her yazıda bulabileceğiniz sevgi-nefret ilişkisine? Bir ay sonra boşanacağınızı bildiğiniz ama o anki mutluluğunuzdan vazgeçemediğiniz için evlendiğiniz kadındır Morrissey, uyuşturucudur. Şarkılarından o kadar büyük bir zevk alırsınız ki; sonrasındaki yıkımı düşünmezsiniz. 3-4 dakikaya sıkıştırdığı duygular o kadar yoğundur ki; uğruna saatlerinizden vazgeçersiniz.

Böyledir; Morrissey’in ‘I Have Forgiven Jesus’taki isyanı gibi, dinleyicinin de Morrissey’e isyanı vardır. Tek taraflı değildir ilişki, diyaloglara dayanır. O size bir şeyler anlatır, siz anlattıklarını kendi içinizde yorumlar, dertlerinizi, endişelerinizi katar, sorular sorarsınız. Ve her sorunuza, sonunda sizi pek de mutlu etmeyecek cevaplar alırsınız. Bir hayranı, Moz’a ithaf ettiği yazıda1 “Onun şarkıları Magic 8-Ball gibidir” der… Doğru, her şeye bir cevabı vardır ama tek farkla; mutlu son azdır. Anlatmak istediğim ne varsa, özeti işte… Ne eksik, ne fazla…

Onur Erdem

Life Is a Pigsty (2006)

Morrissey’in hayatıma girişi gürültülüydü, geri-çekil-bu-kolay-olmayacak hissi daha sonunu getirebildiğim ilk The Smiths şarkısında kendini açık ediyordu. Yıllar sonra bendeki etkisini düşündüğümde çoğunlukla bir Etgar Keret öyküsü eşlik ediyor. “Missing Kissinger” içindeki diğerlerinin karakteristiğinden sapma gösterecek kadar uzun ve Ezopvari olan The Sad Story of the Anteater Family.2 Belki Keret’in etki alanına da aşağı yukarı aynı dönemlerde girmiş olduğumdandır, bilmiyorum.

Kendisini, her nasılsa, etrafımızdaki tüm cehaleti barındıran bir mikrokosmos gibi tasvir edilen bir kasabada bulan Alexander Mensch ile tanışırız önce. Bu kasabada bir okul yoktur, çocukların tek meşgalesi gün boyunca sopalarla kasabanın kuzeyinden güneyine koşuşturmaktır. Dahası kasabanın bir adı bile yoktur. Mensch karanlığın içinden bir anda çıkagelmiştir, zira onlar için kasabanın haricinde kalan bütün evren karanlıktır. Mensch ahaliyi toplar, kasabaya Progress adını koymayı önerir ve okul yapımına başlanmasını salık verir. Ancak kasaba halkı tüm cehaletinden ve kötücül tabiatından arınırken, ilerleme herkesi mutlu etmez. Mensch bu uğursuz ve yalıtılmış kasabada medeniyeti bina ederken, kıymıkları ilk olarak Anteater Ailesi’ne batırır. İsviçreli eğitmen bir gün biyoloji dersine ailenin mağrur babası, dansıyla herkesin eğlence kaynağı Silky Anteater’ın resmiyle gelir. Çocuklara karıncayiyen adındaki alt yaşam formunun nasıl beslendiğinden, nasıl çiftleştiğinden bahsetmeye başlar. Silky’nin oğlu Ariel’in diğer çocukların alay konusu olması gecikmez ve Anteater Ailesi’nin kasabadaki yolculuğu sona erer.

Morrissey’in politik doğruculuğa kapılmadan dile gelmesine izin verdiği şairane ve bilgece sözlerine kendinizi bırakmanız kaçınılmazdır, bunun sonunda sizi daha iyi bir insan yapacağından eminsinizdir. Fakat ruhunuza geçirilmiş en taze kıymıkları temizlemekle uğraştığınız bir gün, tüylü kolunu oğlunun omzuna atan Silky’nin utancını hissetmenizle de bitebilir: “Gel eve gidelim oğlum. Burada konuşacak kimse yok zaten.”

Cem Pekdoğru


  1. http://shorttext.com/Krm9wla
  2. Anteater (Karıncayiyen) Ailesi’nin Hazin Öyküsü yani.