Skip to content

Kaosun Adaleti

Yunanistan'ın deneyimlediği ekonomik buhran elbette Ivkovic’e de aksetti, ama şikayet etmek istiyorsa önünde devasa bir kuyruk vardı.

Geçtiğimiz hafta sonunda Euroleague dörtlü finali için iki Yunan temsilcisi Sinan Erdem’e gelmişti. Sezon başında çöküşte olduğu söylenen Yunan basketbolunun bu iki süper gücünden biri de Ege’nin karşı kıyısına büyük ödülle dönecekti.

Yunan basketbolundaki bu sözde çöküş, elbette ülkeyi esir alan büyük çapta ekonomik krizle bağdaştırılıyordu. Dış borçlanma üzerine kurulu her ekonomi gibi Yunan ekonomisi de kendi krizini yarattı ve 1974’ten bu yana ilk kez ülke ekonomik egemenliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Arjantin’dekine benzer bir helikopter sahnesine şahitlik etmemiş olsak da, iki Yunan ekibi İstanbul’a geldiğinde ülkede meşru bir hükümet yoktu. İçlerinden bu kararsız durumun daha kötü etkilediği takımın, sonunda kupayı kazanacak Olympiakos olması işleri bir kat daha ilginç kılıyordu. Yıllardır kulübü besleyen para musluklarının başındaki Angelopoulos Kardeşler de kriz şartlarında, bu lüks oyuncaklarına kanalize ettikleri milyonları daha fazla düşünür oldular. Böylelikle son yılların açık ara en kısıtlı Olympiakos kadrosunu karşımıza çıkaracak süreç başlamış oldu. Sıradan Euroleague takımlarının bile çok zorunlu kalmadıkça başvurmadıkları bir rotayı takip edip, ABD’den iki yeni kolej mezununu transfer ettiler. Evet, her ikisi de final oynayan takımların önemli birer parçası olarak tamamlamışlardı kolej kariyerlerini. Fakat Kalin Lucas ve Matt Howard’dan sadece yeni bir coğrafyaya değil, yeni bir basketbol coğrafyasına alışmaları bekleniyordu ve bunun kolay bir görev olmadığını Dusan Ivkovic de herkes kadar iyi biliyordu. Howard henüz sezon başında geçirdiği ciddi sakatlık sonrası Duda’nın kafasındaki hesaplardan silinecekti. Beklentilerin daha yoğun olduğu Lucas ise yerini, kariyeri kocaman bir hayal kırıklığına eş değer olan Acie Law’a devredecekti. Law da bir Euroleague çaylağıydı, ancak en azından parkede daha fazla kilometreyi ardında bırakmıştı. NCAA yıllarında final görmüş bir başka Amerikalı Joey Dorsey, takımın diğer devre arası alışverişiydi. Derrick Rose’un omuzlarındaki o Memphis takımındaki kilit rolüne rağmen, sonrasında şans bulduğu hiçbir yerde dikiş tutturamamıştı. Onun kaderinde de hayatını kazanmak için okyanusaşırı bir yolculuk yapmak vardı. Fakat Law’dan farklı olarak, kariyeri boyunca disiplin altına alınması zor bir figür oluşu ve çok yükseklerde seyretmeyen oyun zekasıyla Avrupa basketbolu için biçilmiş kaftan olmaktan hayli uzaktı. Hele Ivkovic gibi bir koç için…

Ancak Georgios Papandreou’nun dediği gibi zor zamanlardı ve ‘odayı temizlemek’ gerekiyordu. Politikacıların kriz anlarındaki popüler söylemiyle, bu işte herkes birlikteydi. Eurozone’un kodamanlarına göre Yunanlar, ‘tembel’ komşulardan fazlası değildi. Bu kriz de Almanlar kadar zeki, çalışkan ve üretken olamadıklarından yüzleşmeyi hak ettikleri bir lanetti. Ve işin aslını gizlemeye yönelik daha bir sürü basmakalıp cümle. Krizin kitlelere sirayet ederken izlediği kronoloji bile adaletten yoksundu. Bu yazıda bile adil davranmamak pahasına, ilk olarak Angelopoulos Kardeşler’in eskisi kadar zengin olmamasına değindik. Halbuki bu krizi belki de en hafif hissedenlerden biri onlar. Debtocracy1 adındaki 2011 yapımı belgeselde Alain Badiou’nun dediği gibi, “Kapitalistler kendi yarattıkları krizde bile, önlerine gelen faturayı ödemek istemezler. Bulabileceğiniz en diğerkam kişiler olmadıkları açık.”2 Krizin daha şiddetli ve çoğu zaman hayati etkilerini yaşayanların bazıları geçtiğimiz Pazar akşamı, formalarını sırtına geçirip Olympiakos’u desteklemek için en keyifli koltuklarına oturdular. O koltuğu da elinden alınanları düşünüp şükrederek. Bir İstanbul seyahatini finanse edebilecek konumda olanlar, nispeten şanslı sayılabileceklerdi. Kriz çok geçmeden diğer iş kolları gibi basketbolcu takımını da ziyaret etti. Lig, sözleşmeli oyunculardan alacaklarının yüzde ellilik bölümünden feragat etmelerini istedi. Zor zamanlardı, tüm tahvil sahipleri tasarruf paketleri çerçevesinde aynı oranda bir tavize zorlanıyordu. Falan filan… Oyuncu sendikası yekvücut olmakta güçlük çekti ve haklarının büyük kısmını kaybettiler. Ligin başlaması iki kez tehlikeye girdi, yayın hakları için para ödeyebilecek bir televizyon kanalı çıkmadı. Her sezon yapılan All-Star maçının iptal edilmeyeceğini düşünmek delilik olurdu. Kısacası tüm bu ekonomik buhran elbette Ivkovic’e de aksetti, ama şikayet etmek istiyorsa önünde devasa bir kuyruk vardı.

Ivkovic bundan daha büyük buhranlar görmüş bir ustaydı ve sezon boyunca umudunu kaybetmek üzere olduğu anlarda bile bir şeyi yapmaktan kaçındı. Şikayet etmedi. 1990 doğumlu üç yerli mahsul Kostas Papanikolaou, Kostas Sloukas ve Evangelos Mantzaris’e ilk günden önemli roller yükledi. Bunlardan Papanikolaou dışındakiler uluslararası tanınırlığa sahip olmayan ve bu düzey için yeterli vasıftan yoksun olduğu düşünülen oyunculardı. Fakat Lucas’ı sahaya sürmediği bir Euroleague maçını, Mantzaris’in komuta ettiği bir beşle kapattığını görebiliyordunuz Ivkovic’in. Bunların sezonun ilk evrelerinde, salt oyuncu kazanmak adına yapılan tercihler olmadığını özellikle vurguluyordu. Eğer şanslı olurlar da sezonun daha kritik anlarını görürlerse, maçları kazandıracak katkılar bekleyeceği oyuncular Papanikolaou, Mantzaris veya Sloukas’tan başka birileri olmayacaktı. Sloukas’ın özellikle Galatasaray Medical Park ve Anadolu Efes karşısında yaptıklarını yakından izleyenler olarak, kaçımız final maçı kopma noktasına geldiğinde sorumluluk alıp maçı çevirenin Papanikolaou olmasına şaşırdı?

2009’da Avrupa ikincisi olan Sırp milli takımındaki o kusursuz görev dağılımı, hafızalarımızda en taze Ivkovic şaheserlerinden biri. O yapı içerisinde kariyerlerinde hayal bile etmedikleri bir noktaya gelen, limitlerini sonuna kadar zorlayan bazı isimlere milyonlar saçmak için hiç vakit kaybetmeyenler içinde Türk kulüpleri de var. Fakat aynı malzemeleri bu mühendislik bilgisinden yoksun birinin eline verdiğinizde, aynı binayı dikmesini beklemek çok akılcı olmuyor. Yanlış ellere geçtiğinde Dusko Savanovic, aniden Eurocup seviyesi için yeterliğinin tartışıldığı karanlık günlerine dönüş yapabiliyor. Kendisini milli takımdaki kadar rahat hissetmediği sezon boyunca görülebilen Marko Keselj ise, nasıl hala süre alabildiğini düşündüğünüz bir anda final maçının en kritik üçlüğünü gönderebiliyor.

Bir Avrupa sineması takipçisiyseniz, bunun üzerinden Avrupa basketboluna yapacağınız aktarımlarla bir analoji kurmayı düşünmemeniz mümkün değil. Hakikaten dipsiz bir benzerlikler kuyusu söz konusu. Nitekim daha ‘analoji’ kelimesini bilmezden önce okuma şansına eriştiğim, bu benzerlikleri dile getiren bir Kaan Kural yazısı da hatırlıyorum dönemin basketbol dergilerinden biri (R.I.P.) için yazılmış… Bulabilmek için ciddi bir efor ve biraz da şans gerekiyor olabilir,3 bu görevi size bırakıp konuya dönüyorum. Kaderin cilvesi, Yunan basketbolunun en umutsuz portreyi çizdiği günlerinde bir Avrupa şampiyonu çıkararak yakaladığı başarının bir paraleline Yunan sinemasında da rastlayabiliyoruz. Bir filmin yetkinliğini ödüllerle ölçmeye çalışmak, diğer sanatsal yaratımlar için de geçerli olacak şekilde, basbayağı bir acizlik gibi geliyor bana. Fakat her katıldığı festivalden kucak dolusu ödülle dönmese de, yapıbozumcu Yunan yeni dalgasının harika çocuğu Giorgos Lanthimos’un elde ettiği ‘başarı’ da en az Duda’nın Olympiakos’la yaptıkları kadar ilham verici gözüküyor. Tarih boyunca en büyük kahramanların, bu tür kriz ortamlarından çıktıkları bir gerçek. Fakat bu kahramanları yaratan süreç, genellikle bahse konu kriz ortamının mesuliyetini taşıyanlara açılan savaştan türer. Ivkovic ve Lanthimos ise sokaklarda kitlesel bir harekete ilham verip halkı mutlak özgürlüklerine kavuşturmuş falan değiller. Lanthimos, filmlerine sosyal veya politik bir söylem atfeden eleştirmenleri doğduğuna pişman etmesiyle ünlü. Ivkovic zaten bu açıdan tamamen bağlam dışı.

“Güzel görünmeyen bir film bu, fakat aslında bir yandan da güzel görünen bir film çünkü bu çirkinliğin kabullenilişini de gösteriyor.”

Yukarıdaki cümle, geçtiğimiz ay İstanbul Film Festivali’ni ziyaret eden Lanthimos’un Altyazı’ya vermiş olduğu röportajdan alıntı. Filmlerinde öne çıkan yabancılaşma konusunun Yunanistan’daki ekonomik krizle bir bağlantısı olup olmadığı sorusuna cevaben. “İklimden etkilendiğini düşünüyor mu?” Salon’daki söyleşide de vurguladığı üzere, krizle yaratıcılık arasında tam anlamıyla bir korelasyon olduğuna katılmıyor Lanthimos. Prodüksiyon sürecinde birçok finansal kısıtla karşılaştıklarını ve bu kısıtların, hikayeye doğrudan müdahil olmasalar da özellikle mekan seçimlerinde belirleyici olabildiklerini söylüyor. “Zaten acayip aksiyon sahneleri çekmek istemiyoruz, bir uçağın filmimize girmesi ancak Kynodontas’taki şekliyle mümkün olabilir” anlamına gelen şeyler söylüyor. Bağımsız sinema gibi genelde koyulan paranın karşılığını almak gibi bir ümidin söz konusu olmadığı bir endüstride, Angelopoulos Kardeşler gibi destekçiler bulamadığı da aşikar Lanthimos ve arkadaşlarının.4 Fakat bugüne kadar benzerine rastlamadığımız bir anlatı geliştirip, geniş çevrelere ulaşabilmeyi başarıyorlar bu sinema hareketiyle. Bu bir başarıysa, formülü de Ivkovic’e bilmem kaçıncı şampiyonluğunu getiren formülden çok farklı değil: İsraftan tamamen arındırılmış bir yaratım süreci. Ortaya çıkan ise kesinlikle güzel görünmeyen bir şey. Ama Lanthimos’un ifade ettiği gibi, başka bir açıdan da güzel görünen bir şey. Zira her şeyin başında bir kabulleniş var ve ortaya çıkan şeyin varoluşunu mümkün kılan da bu.

Kaynayan bir kazanı andıran ülkeyi düzlüğe çıkaracak yolda, Ivkovic ve Lanthimos’u esin kaynağı olarak görmesi gerekenler yalnızca meslektaşları değil. Fakat meslektaşlarının da kağıt üzerine dökmesi kolay bu büyük kelimelerden yola çıkıp, bir başarı hikayesi yazması bir hayli zor gözüküyor. En azından kısa vadede… Basketbola dönelim, yaptığı atılım sonrası rakipsiz kalan İspanya’nın ardından kalite açısından ikinci sıraya aday gördükleri yerel lig ciddi kan kaybetmiş durumda. Bir başka Olympiakos-Panathinaikos finaline hazırlanılırken, bu ikiliyle diğerleri arasında hiç olmadığı kadar büyük bir uçurum oluştuğu söylenebilir. Ligin durumu 2001 krizi sonrası Türkiye’de izlediğimiz Ül-Ef Ligi’ni5 anımsatıyor. Kulüplerin neredeyse tamamı oyuncularına borçlu. Tepedeki ikiliyi zorlamasına alıştığımız ekiplerin başında gelen Maroussi, Panionios ve Aris, sezon içerisinde transfer yasağına varan yaptırımlarla karşılaştılar.

Krizi en derinden hisseden takımsa Maroussi. 2001 Saporta Kupası’nı müzesinde bulunduran, henüz iki sene öncesine kadar Euroleague’de izlediğimiz Maroussi. Aynı zamanda Sinan Erdem’den MVP ödülüyle dönen Vassilis Spanoulis başta onlarca oyuncuyu üst düzey basketbol sahnesiyle tanıştıran, yarım asrı geride bırakmış o kulüp. Maroussi uzun süredir ülkenin inşaat devi firmalarından birinin varisi Aris Vovos tarafından destekleniyordu. Oyuncu maaşlarına ayrılan yıllık 2-3 milyon dolarlık bütçeler, Vovos’un servetini tehdit eden şeyler değildi. Fakat kriz sonrası Vovos’un gelirleri öyle bir darbe aldı ki, problemli ayrıldıkları Jared Homan’ın kulübe açtığı davayı kazandığını öğrendiğinde arkasına bakmadan kaçacaktı. Maroussi koçu Nikos Linardos, “Homan sorunu çok önceden çözülmüş olmalıydı, ülkenin en büyük inşaat şirketinde para olmadığına inanamıyorum” dediğinde bile verecek bir cevabı yoktu. Vergi borçları nedeniyle maç hasılatları kasaya uğramadan, doğrudan devlete gidiyordu. Konaklama giderlerini sıfırlamak için bir süredir deplasmanlara maç günü uçan kafile, şehirlerarası otobüse de geçiş yapmak zorunda kalacaktı. Ve nihayet Panathinaikos’un eski kalecilerinden olan kulüp başkanı Vasilis Konstantinou, zaten sözleşmelerindeki ücretin yarısına oynayan oyunculara kasada para olmadığını söylediğinde film koptu. Takımın elinde kalan kayda değer oyuncular Frank Elegar, Nestoras Kommatos ve Giannis Gagaloudis de sırra kadem bastı. Sezonu genç takım oyuncularıyla noktalayan Maroussi’nin 24 maç sonunda galibiyet hanesinde 1, averaj hanesinde ise -359 yazıyordu.

Güzel hikayeler yok değil, fakat sınırlı. Ligi dördüncü sırada bitiren Girit takımı Rethymno, 1300 kişilik salonunda 800 sezonluk bilet satmayı başardı. Maroussi’nin basketbol kültürüne veyahut finansal kaynaklarına sahip olmasa da, iyi yönetilen bir kulüp var ortada. 500 bin dolarlık bütçeyle kurdukları takımlarına baktığımda, yöneticilerin favori filmlerinin Moneyball olduğunu tahmin edebiliyorum. NCAA takipçilerinin Temple’dan tanıyacağı Dionte Christmas’ı adaya getirmeyi başarmışlar. Christmas sezonu bir NBA takımından (Houston) aldığı 10 günlük kontratla kapatırken, kadrodaki bir başka Amerikalı Zack Wright ise kendisine play-off için aylık 40 bin dolar öneren Cibona’yla anlaştı. Maç başına 13.5 sayıyla oynayan ve ligi top çalma kralı olarak bitiren Wright’ı, Rethymno ayda 7 bin dolara oynatıyordu.

İstanbul’da oynanan efsunlu finallerin bir yenisi olarak mı görürsünüz, kriz ortamının tetiklediği kahramanlıklara mı bağlarsınız bilmiyorum. Öyle ya da böyle sancılı bir sürecin içerisinden geçen, bir bölümü 21-22 yaşında bu oyuncular kenardaki adamla birlikte çok özel bir hikayeye imza attılar. Seçimden birinci parti olarak çıkan ND dayatılan neoliberal çözümlerden daha radikal çıkış yolları bulabilir mi, 17% ile hiç alışık olmadığı oy oranlarını gören Radikal Sol’un rolü ne olur, yoksa hepsini bir kenara bırakıp eylemlerini sokak terörüne kadar vardıran Neo-Naziler’in meclise girmesini mi konuşmalıyız? Bunları ben de pek kestiremiyorum, Foti Benlisoy’un yazılarını okuyarak anlamaya çalışıyorum. Georgios Printezis’ten feyzalan Cenk Akyol, Banvit serisini kazandırır mı? Lanthimos’un bir sonraki filminden çıkan binlerce kişi, “Ama aynı filmi üçüncü kez çekmiş” diye birbirlerine dert yanar mı? Bunlar içinse birer cevabım var. İpucu: Biri olumlu, biri olumsuz.

  1. Borçokrasi? []
  2. Avrupa’nın periferisindeki ülkeler için işleyişin genelde aynı olduğunu düşünecek olursak, ‘izleyin’ diye özellikle vurgulamama bile gerek yok bence. Sevgili Dağhan Irak sayesinde haberim olmuştu. Gerçekten çok iyi, tamamı buradan izlenebiliyor: http://www.dailymotion.com/video/xik4kh_debtocracy-international-version_shortfilms []
  3. Efor: Anahtar kelimelerle yaptığım birkaç Google aramasının sonuçsuz kalması. Şans: Yazının yazarını günlerdir G-Talk’ta çevrimiçi yakalayamamam. []
  4. Bu hareketin kraliçe arısı ise Haos Film’in sahibi -aynı zamanda Attenberg’in yönetmeni- Athina Rachel Tsangari isim vermek gerekirse. []
  5. Copyrighted by Bilgin Gökberk. Radyocu ekranlara geri dönmeli. []
[fbcomments]