Skip to content

Mystical One ve Otomobil Tapıncı

George Harrison'ın tutkusunun kaynağı modernizmin zırhlı şövalyelerine hayranlık ya da otomobil denen metaya karşı geliştirdiği tapma seviyesinde bir bağlılık değildi.

Martin Scorsese’nin 210 dakikalık belgeselinde, George Harrison’ın motor sporlarına olan tutkusu ancak anlatının dış tabakasında yer bulabilmişti. Belki The Beatles’ın ‘sessiz’ üyesinin hayatının ikinci yarısında çıktığı spiritüel yolculuğun yanında, çocukluğundan beri taşıdığı Formula 1 heyecanını resmetmek Scorsese’ye bayağı gelmişti. Fakat kadraja girip çıkan ‘konuşan kafalar’ içinde sıra Jackie Stewart’a geldiğinde, onunla ilişkisinin müzik dünyasında birlikte çalıştığı onlarca kişiden daha özel olduğunu duyumsayabiliyordunuz: “Hayatım boyunca o kadar çok ölümün kederiyle hesaplaşmak zorunda kalmıştım ki… Aynı pistin üzerinde yarıştığım kardeşlerim, gözlerimin önünde hayatlarını kaybettiler. Bir dönemden sonra bir duyarsızlaşma mertebesine eriştiğimi düşünmüştüm. Fakat George’un ölümü hakkında konuşurken hala zorlanıyorum. Dışarıdan baktığınızda çevresindeki ona en yakın insanlardan biri olduğumu da söyleyemezdiniz. Birinci halkada bile değildim. George’un hayatına girenler üzerindeki etkisi işte bu kadar büyüktü.”

George Harrison’ın ruhsal konumunu yeni ve daha üstün bir düzeye taşımak adına vazgeçtiği şeyleri düşününce,1 gırtlak kanserini yenip bir de silahlı çatışmadan sağ çıkabildikten sonra 2001 yılında hala Montreal Grand Prix için Kanada yollarına düşmesini mantık çerçevesinde gerekçelendirmek mümkün gözükmüyor. Belki yaşam ile ölüm durumları arasındaki geçiş anına özel bir önem atfeden Harrison’ın, kendi iradeleriyle bedenlerini o çizgi üzerine taşıyan F1 sürücülerini ilgi çekici bulduğunu düşünebilirsiniz. Ya da bir şarkıyı piyasaya sürmeden önce yüzlerce kez düşünen, bir ton yakaladıktan sonra onu olabilecek her kombinasyonda deneyen Harrison’ın mükemmeliyetçiliği de aşan karakterini, Formula 1’in kılı kırk yaran şampiyonlarındaki titizlik, adanmışlık ve konsantrasyon seviyesiyle bağdaştırabilirsiniz. Fakat bunlar en fazla gerçeği gölgelemeye yarayacaktır.

Harrison 1979’da “Faster” adında bir single kaydettiğinde, “Niki [Lauda], Jody [Scheckter] ve Emerson [Fittipaldi]’un hoşuna gidebilecek bir şeyler yazmak istedim” diyordu. Tüm gelirler, bir sene önce kanserle mücadelesini kaybeden İsveçli Gunnar Nilsson adına kurulan kanser vakfına bağışlandı. Bundan birkaç sene önce, her Britanya yarışı sonrasında F1 sürücülerini evinde toplayıp parti vermeye başlamıştı. Damon Hill henüz kariyerinin başında, çaresizce birilerinin güvenini kazanmaya çalışan bir pilotken ilk yarışını Harrison sayesinde bağlantıya geçtiği Cellnet (şimdiki O2) finanse ediyordu.2 Yıllar sonra 2000’de Avustralya GP öncesinde, bir başka müstakbel şampiyon Jenson Button’ın yanına gidip şans dileyecekti. Fakat hayatının The Beatles sonrası dönemini tamamen dünyevi hazlardan arınma arayışına ayıran Harrison’ın terk etmekte en çok zorlandığı tutkusunun Formula 1 olması sadece bu sporun yüzleriyle olan yakın ilişkileriyle ilgili miydi? Bir McLaren aracına sahip olmak için milyonlar saçmıştı ama o takımı düşündüğünde şüphesiz ki ‘otomotiv endüstrisinin bir markası’ olarak görmüyordu. Stirling Moss’un otomobili (Lotus 18) içerisinde 11 tur attığında, çocukluk rüyasını gerçekleştirmişti. Krom, çelik veya nikelden kaplamalara ve cila-boya parıltılarına kanan bir çocuk olabilirdi pek tabii. Fakat otomobile olan tutkusundan kendini azat edişi, 2001’deki o Montreal yarışından çok öncelerine denk geliyordu.

“Aintree, Liverpool’daki tüm motosiklet yarışlarına giderdim. Bir gün aynı pistte bir araba yarışının gerçekleşeceğini gösteren bir afişi gördüm. Doğrudan tren istasyonuna gittim.”3

Akciğer kanseriyle mücadelesine değin bırakamadığı başat tutkusunun kaynağı modernizmin zırhlı şövalyelerine hayranlık ya da otomobil denen metaya karşı geliştirdiği tapma seviyesinde bir bağlılık değildi. Araba yarışının haberini veren o afişi gördüğünde 12 yaşındaki George’un, duyduğu o çocuksu heyecanla çalkalanan ruhuna yabancılaşmamak için direniyordu. Ya da ben böyle olduğunu tahmin ediyorum. Bu yüzden de Türkiye’de fikriyatına en çok değer verdiğim beyinlerden Tanıl Bora’nın birkaç hafta önce Radikal’de yayınlanan yazısını4 yadırgamaktan kendimi alamamıştım. Temelde Formula 1 tutkusunu sorguya çeken yazıyı bitirdikten sonra ilk iş, Thomas Bernhard’ın Metis Yayınları’ndan güzel bir Fatih Özgüven çevirisiyle okuyabileceğiniz Wittgenstein’ın Yeğeni kitabını açıp yeniden okudum. Harrison’ın yolculuğuna eşlik ettiğimiz dört saatlik süreç, “Paul” Wittgenstein’ın motor homurtusu ile olağan dışı ilişkisini betimleyen o pasajı bir kez daha aklıma düşürdü.

“Komşum teoloji öğrencisinin radyosundan Monza’dan naklen verilen otomobil yarışını dinliyordum bir gün, arkadaşım Paul’un müziğe duyduğu tutku kadar yoğun bir tutkuyla bağlı olduğu ikinci şeyin de şu otomobil yarışı denen spor olduğunu düşündüm. İlk gençliğinde o da otomobil yarışlarına katılmıştı ve bu alandaki dünya şampiyonlarından birçoğu yakın dostları arasındaydı, ben kendim bu sporu hep itici bulmuşumdur, çünkü otomobil yarışçılığından daha ahmakça bir şey yoktur bence. Ama böyleydi işte arkadaşım; hemen her şeyi bekleyebilirdiniz ondan. Akıl alır şey mi, bana sorarsanız Beethoven’ın kuartetleri hakkında en akılcı lafları edebilen bu kişi, benim için Haffner Senfonisi’nin gizini gerçekten çözen, o senfoniye o zaman bu zamandır bir aritmetik mucizesi olarak bakmamı sağlayan aynı kişi gözü başka şey görmez bir otomobil yarışı hastası olsun, ölümcül rotalarında vızır vızır giden arabaların gürültüsü kulağına tıpkı öteki müzikler gibi gelsin. Hepsi de otomobil yarışı hastası olan Wittgensteinlar -hala da öyledirler- yazları çoğu kere Traunsee’deki çeşitli evlerine ünlü otomobil yarışçılarını çağırırlardı, ben bile hatırlarım, mesela o Jackie Stewart ya da Graham Hill denen neşeli oğlanlarla ya da kısa süre sonra Monza’da kazada ölen Jochen Rindt’le Paul’un ısrarı üzerine Traunsee tepesindeki evinde nice akşamlar geçirmiş, geceyarılarını bulmuştuk. Şimdi altmış yaşını devirdiği şu sıra meseleyi farklı görüyormuş, ona hep ısrarla söylediğim gibi ahmaklık olduğunu düşünüyormuş elbette, öyle demişti. Ama Formula 1 onu her zaman öyle açık seçik etkilerdi ki, durup dururken o pek sevdiği otomobil yarışı konusu açılmadan onunla birlikte olmak neredeyse imkansızlaşmıştı, ne yapar eder birden konuşmaya otomobil yarışı konusunu sokuverirdi, ondan sonra susturabilene aşkolsun, bu da onu gene avucunun içine aldığı anlaşılan, gerçekten de ömür boyu acımasız bir cinnet gibi peşini bırakmayan otomobil sporundan nasıl vazgeçirmeli sorusuna getirirdi insanı hemen. Evet gerçekten de iki tutkusu vardı hayatta, aynı zamanda belli başlı iki hastalığıydı bunlar: müzik ve otomobil yarışı. Hayatının ilk yarısında otomobil yarışı onun için her şey demekti, ikinci yarısında ise müzik. Bir de yelken sporu.”

  1. Bunlar içinde arkadaşı ve en az onun kadar büyük bir Formula 1 manyağı Eric Clapton’a paslamaktan çekinmediği ilk eşi Pattie Boyd da var. []
  2. Oğlu Josh Hill bugünlerde sürdüğü Toyota Yaris’e “George Yaris-son” diye sesleniyor. []
  3. 1955’teki Britanya Grand Prix idi Harrison’ın bahsettiği. Günün birinde aracıyla pisti 11 kez turlayacağı Moss’un finiş çizgisini herkesin önünde geçişini izleyecekti. []
  4. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1083232&Yazar=TANIL-BORA&CategoryID=103&Rdkref=6 []
[fbcomments]