Skip to content

Karındeşen Merrill

Salon konseri öncesinde kahrolası kuklacıya selam edelim.

Merrill Garbus’ın acı vatan Kanada’da cep harçlığını çıkarmak amacıyla başlattığı tek kişilik projesi tUnE-yArDs, ikinci albümü w h o k i l l ile 2011’e imzasını atan işlerden biri oldu. Belki en iyi albüm yaftasını vermek konusunda çok hevesli değilim, fakat bir başka ‘bir acayip grup’ WU LYF’ın çıkardığı Go Tell Fire to the Mountain ile birlikte insanı oturduğu yerde en çok silkeleyen iki albümden biriydi geçtiğimiz senenin getirdiği. Herkesin bir multitasking ustasına dönüştüğü ve müzikten sadece günlük yaşamlarını esir almış koşuşturmalara, edilgen bir garnitür vazifesi görmesini beklediği bir dönemde yerleşik bu düşünceyi kırmak adına atılmış bir adımdı. Tek başına bu yüzden bile değerliydi aslında.

Bu Garbus hakkında okuduğunuz ilk yazıysa, muhtemelen “Ablanın klavyeyle alıp veremediği neymiş” sorusu kafanızı kurcalıyor. 10 Mart gecesi Salon’a teşrif etmeden önce röportaj verdiği Bant Mag’e şu cevabı verdiğini görüyoruz: “Böylece bir kelime ifade etmekle birlikte, göze de hitap ediyor. Çoğunlukla dilin görsel yönüyle oynamayı seviyorum, tıpkı dilin sonik doğasıyla oynamayı sevdiğim gibi.”1 Daha havalı cevabı verip, güvenli oynamayı seçmiş olsa da başka yerlerde açıkladığı üzere grubun adının tUnE-yArDs olmasının sebebi MySpace aramalarında dikkat çekebilmek. İlk albümü BiRd-BrAiNs de bu amaca hizmet edecek şekilde, hunharca harap edilmiş Garbus tarafından.

2009’da dağıtım hakları satın alınan ve Türkiye’deki ortalama bir müzik takipçisinin fark edebileceği kadar büyüyen bu albüm, hayli çetin bir rota izlemiş aslında. Vermont’taki kukla tiyatrosundan ayrılıp da Kanada’ya gittiğinde kaydediyor albümü. O sıralarda Kanada’da yasa dışı bir göçmen statüsünde, söylediğine göre aynı anda hem aşk, hem de korkuyla bağlı olduğu bir statü. Yatak odasında, bir diktafon kullanarak, yaptığı düşük kalitedeki kayıtları MySpace yoluyla servis ediyor ve “BiRd-BrAiNs” ilk olarak ‘istediğin kadar öde’ önerisiyle insanlara sunuluyor. Arkadaşının hediyesi olan bir dijital ses kaydedici ve Audacity yoluyla, yeni dünyanın açtığı kapılardan içeri giriyor. Yeni oyuncakları sayesinde yüzlerce loop hazırlıyor ve perküsyon temelli bu müzik, geniş ses aralığıyla birleşince bu lo-fi deneyimle yenilik arayışındaki gençlere seslenebiliyor. Marriage Records’ın dikkatini çekip sözleşmeli bir sanatçı olsa da albümün yeni edisyonlarında da stüdyoya girmeyi reddedip, diktafonla oluşturduğu lo-fi havayı koruyor. Asıl büyük haberse, bu albümün yarattığı etkiyle halen The National, Bon Iver, Mark Lanegan, Deerhunter, Blonde Redhead, Iron & Wine, St. Vincent, Atlas Sound gibilerinin haklarını elinde bulunduran baba plak şirketi 4AD Records ile anlaşması.

İlk albümü dinlediğimde Sunlight ve Fiya gibi şarkılar, kadın vokal fetişimi bilenlere sürpriz olmayacak şekilde beni cezbetmeyi başarmıştı. Fakat birkaç kez döndürdükten sonra pek de yüzüne bakmadığımı itiraf etmeliyim. Garbus’ın da değindiği gibi daha anlaşılması güç sözler, daha deneysel bir yaklaşım ve lo-fi ile çok barışık olmayanlar için sadakat göstermenin kolay olmadığı bir albüm. Yalan söylemeyeyim, bazen OCD sahibi olduğumu düşündürecek takıntılarım var ve bu yazı stilleri de benim için ‘deal breaker’ olmuş olabilir. w h o k i l l ise aynı oranda kişisel bir albüm, fakat Garbus’ın hikayesi kaleme alındıkça ve yaptığı her işle indie mecralarına haber oldukça “Kişisel olan politiktir” düsturu biraz daha önemli bir hale geliyor. Başlangıçta albümün isminin “Women Whokill” olmasını planlıyormuş. Ancak bunun gereğinden fazla manipülatif olduğu ve şarkıların aslında bu mesajı vermediği yönünde görüşler almış çevresinden. “Cities Whokill” alternatifine dönmüş, artık arama motorlarının dikkatini çekmek gibi bir kaygı taşımamanın rahatlığıyla. Sonunda albümün sanat yönetmenliğini yapan eleman bu isimle gelince, karşı koyamamış. Şiddetin içindeki estetikten güç alan albümde, şarkıların hepsi kadın olma halini ilham olarak kullanıyor. Ve erkek egemen müzik dünyasında, kadının uyması beklenen tüm bunaltıcı normları reddediyor. Ani DiFranco, Nina Simone ve Patti Smith’i kahramanları arasında sayması kimseye şaşırtıcı gelmiyor.

tune-yards-loudandquiet

Feminist kimliğinin üzerinde bir aktivist ve sadece kadına yönelik şiddeti değil büyük resmi görme amacında. Belki de “Cities Whokill” ismini gündeme getiren, albüm hazırlık aşamasındayken yaşadığı Oakland’da patlak veren Johannes Mehserle davası. Tramvay durağında silahsız bir Afro-Amerikan vatandaşı vuran polis memuru, yerel polis departmanına 25 milyon dolara mal oldu. Mehserle’nin aldığı hapis cezası ise, köpek dövüşü gerekçesiyle NFL oyuncusu Michael Vick’e verilenden daha hafif. ABD’deki hemen herkesin ‘okyanusa karışsa da kurtulsak’ gözüyle baktığı Kaliforniya’yı sığınak addeden Gambus’ı derinden etkileyen bir adaletsizlik. Tüm bunlar albümde hemen ilk şarkı My Country ile vücut buluyor. “Bir yalanı yaşamanın en kötü yanı / Ne zaman fark edeceklerini merak etmek” dizeleri, şarkının adı büyükçe bir ipucu sunsa da Garbus’ın hikayesini okumadan bir şey ifade etmeyebilir. Daha kukla oynattığı yıllarda oyunun baş figürü Fatilda’nın George W. Bush başkanlığını temsil etmesi, politik kimliğini müzisyenlikteki ilk ciddi adımlarından çok önce tanımladığının göstergesi.

Milyon dolarlık anlaşmalara giden yolda, değerlerini korumanın dışarıdan göründüğü kadar kolay olmadığı söylenir. Belki bu yoldan hasarla ayrılan birtakım adamların bir araya gelip ürettiği bir bahane. İlk albümünden Fiya’yı reklamlarında kullanmak isteyen BlackBerry’nin teklifi masaya geldiğinde, Garbus ilk kavşakla karşılaşıyordu. Karar sürecinde şarkısının masumiyetini korumayı çok istediğini ve halen verdiği karardan çok emin olmadığını söylüyor: “Sürekli ‘Ben BlackBerry satılmasına yardımcı oluyorum, ama onlar neyi destekliyor, o küçük çipler kim tarafından ve hangi şartlar altında üretiliyor’ diye kendime soruyordum.” Chicago konserinde Doğu Afrika’daki açlık için, oradaki çocukların hayali öpücüklerini 5 dolar karşılığında satarak 1600 dolar toplayan Garbus, o çiplerin nasıl üretildiğini de eminim ki iyi biliyordur. Fakat buradan gelen parayla Japonya ve Haiti’ye bir sürü bağış yapmak, bölgede rock ’n roll kampları düzenlemek, kadın bateristler için çıkarılan bir dergiyi finanse etmek ona iyi gelmiş. Aynı zamanda ikinci albümde çalıştığı ses mühendisi Eli Crews’u da oradan gelen ‘kirli’ parayla ayartmış. Küçükken doktor olmak isteyen, ancak müziğiyle insanlığa daha fazla yardım edebileceğini düşündüğü için odağını kaydıran birisi için iyi bir yatırım. Fakat her türlü soruya fazlasıyla açık.

İşin müzikal boyutunda da 4AD Records ile anlaştıktan sonra, bir yatak odası kaydı üzerine kurduğu kariyerini stüdyo sanatçılığına taşıma şekli tartışmaya açık. İlk olarak yine lo-fi denemeler yaptığını, bu konuda tamamen özgür olduğunu fakat ortaya çıkan şeylerden memnun kalmayıp daha kaliteli kayıtlar yaptığını söylüyor. Garbus’ın genç kariyeri, her şeyiyle gerçek bir sui generis. Harika bir ses aralığı var. Konserlerinde elinden bırakmadığı ukulele, Afrika’daki dönemlerinde ustalaştığı Appalaş kemanları, mızıka ve ilk albüme çevresindeki kimsede bulamadığı için dahil etmediği bas gitar… Sesini ve tüm bu enstrümanları daha iyi harmanlamak adına, yüksek kalitedeki kayıtlar belli bir amaca hizmet ediyor. Fakat Garbus, bunun da yola çıkarken tahayyül ettiği tUnE-yArDs müziğine pek benzemediğini itiraf ediyor. Kusursuz bir insan değil, zayıflıkları ve para faktörünün oyuna girmesiyle artan tereddütleri var.

İşte tam bu noktada Chuck Klosterman devreye giriyor.

Klosterman, Amerikan popüler kültürü hakkındaki gözlemlerini derlediği kitaplarıyla herhangi bir müzik eleştirmeni olmaktan çıkan ve kelimenin moda kullanımıyla Kuzey Amerika’nın yeni yüzyıldaki ilk fenomenlerinden biri haline gelen, bugüne kadar sekiz kitap çıkarmış bir yazar. Aslında edebi anlamda çok üstün olmadığı herkesçe kabul edilen, ama Amerikan toplumunun klişelerini yine o toplumu oluşturan bireylerin yüzüne vurma açısından yetkin biri. Tıpkı Sühan Gürer’in bir yerlerde yazdığı gibi, okudukça herkesin kitap yazabileceğine inandırıyor insanı. Ama bu samimiyet ve her fırsatta yaptığı ‘öznel ve iddiasız olma’ vurgusuyla çok fazla kişiyi kazanmış bir yazar. Ben de Klosterman kitaplarından birini okuma fırsatı buldum, çok da eğlenceli bir okumaydı. Mesela Killing Yourself to Live: 85% of a True Story kitabındaki bir teorisi, bana hala eşlik eder. Herkesin hayatında binlerce kez aşık olabilme potansiyeli taşıdığı, fakat bunlar içinden 4-5 tane daha özel kişinin farklı bir şey yapıp aşkı nasıl tanımladığınızda belirleyici olduğu ve sadece bir tanesinin bizatihi bu aşk tanımının hayat boyu yanınızda sürükleyeceğiniz karşılığı olduğunu önerir. İlk bakışta tamamen safsata gibi geliyor, hiçbir dayanağı olmayacak şekilde ortaya atılmış sayılar falan var. Ama okuduğunuzda zihninizi esir almayı başaran bir teori. Aynı şekilde o an için durumunuza yüzde yüz uyum gösterdiğini düşündüğünüz ve son derece mantıklı bulduğunuz bir teori.

Bu iddiasız öznel saptamaları, Amerikan spor yazınına taşıyan yazarsa Bill Simmons. Onun işi biraz daha zor, zira spor dünyasında başarıyı belirleyen kabul edilmiş bazı nesnel kriterler var. Yani bugün hakkında “Bir gün dünyanın en iyi kısa forveti olacak” dediğin adam, birkaç sene içinde seni önermeni savunamayacak hale getirebilir. Simmons’ın geçmişinde böyle çok fazla oyuncu var. Onun en büyük hayranları bile, yazdıklarının en iyi ihtimalle yüzde yetmişinde fikrini paylaşıyor olmalılar. Fakat bu oranın çok fazla anlamı yok, zira okuyucuyu çeken bundan ziyade keyifli üslubu. Özellikle kendisinin hiçbir zaman inanmadığı bir görüngü olsa da Blog Devrimi öncesinde, Simmons’ın üslubuna alternatif bulmak kesinlikle mümkün değildi. Şöhretlerini aynı yaklaşıma borçlu bu iki yazarın, önce Simmons’ın haftalık programlarında ve nihayet geçen sene de Grantland çatısı altında bir araya gelmesi çok şaşırtıcı olmamalı.

Klosterman geçen ay içerisinde, Grantland’deki köşesine saygın Pazz & Jop oylamasından yılın albümü ödülüyle dönen tUnE-yArDs’ı taşıdı.2 Aslında bir tUnE-yArDs yazısı yazmanın istediği en son şey olduğunu, yazının hemen başında anlayabiliyorduk. Sadece indie dünyasındaki günübirlik şöhreti ele alırken, düşüncelerini son başarısıyla manşetlere taşınan Garbus örneği üzerinden aktarmayı tercih ediyordu. Kulağa masum geliyor. Normaldekinden daha cömert ‘belki’ kullanımları, albümü birkaç kez dinleyip fena olmadığına karar verdiği ve Garbus için yolun devamında iyi şeyler ümit ettiği ancak son tahlilde tUnE-yArDs hakkında konuşacak yeterlikte olmadığı vurguları da bu masumiyeti güçlendirmek adına kasten yapılmış. Öte yandan yaptığı hemen her benzetmede apaçık bir alay fark edilebiliyor. Kadın kimliğini sanatının merkezine koyan birinin aseksüel kimliği üzerinden atılan ucuz yumruklar, muhtemelen Klosterman’ın sıkı takipçilerinden bazılarını dahi onun adına utanacak duruma düşürmüştür. Sonra kukla tiyatrosundaki geçmişi üzerinden mavraya devam ediyor ve yirmi yıl sonra herkesin sesli olarak bu soruyu soracağını düşündüğünü söylüyor:

“Hep birlikte tUnE-yArDs’ın harika olduğunu düşündüğümüz kışı hatırlıyor musunuz? O kahrolası kuklacının? Kafamız mı güzeldi, neyimiz vardı?”

Bu senaryo bana da çok akıl dışı gelmiyor. Genel olarak bir janra sığdırılamayan, herkesin özellikle altmışların sonu ve seksenlerde çıkan bazı akımları yeniden yaratmaktan öteye gidemediği bir çağda tüm bunları yok sayıp müziğini sıfırdan tanımlamaya çalışan ve bunun ödülünü ‘inovatif’ kelimesiyle alan, çok zaman geçmeden baş tacı edilen ancak ulaştığı o zirveden aynı hızda yuvarlanma kaderinden kaçamayan sayısız örnek var. Son yirmi yıl böyle gruplarla dolu. Bilhassa müziğin hızlı tüketim malzemesi haline geldiği son yıllarda, Pitchfork’un, şunun bunun işaret ettiği her sakallıyı mesih ilan eden bir kitle var. Ancak Klosterman’ın ayırt etmekte yetersiz kaldığı bir nokta, Garbus’ın bugünkü statüsüne bahse konu yerleşik düzenin onu ittiği aşamalardan geçerek ulaşmamış olması. Aksine Klosterman kitaplarının Çok Satanlar raflarında boy göstermesi ve bugün olduğu saygın müzik eleştirmeni olmasına giden süreç, düzenle daha barışık bir süreç. Hatta Garbus’ın okuduğum tüm röportajlarından aldığım izlenim doğrultusunda, bugünkü popülaritesini kaybetme konusunda Klosterman’ın sıraladığı endişeleri paylaşmaması. O da Klosterman’ın önerdiği senaryoyu ihtimaller dahilinde görüyordur, ama dert ettiği tek şey o yatak odası kayıtlarını gönlünüzden-ne-kadar-koparsa yoluyla satın alan dinleyicilerini korumak. Müzik dünyasını değiştirme iddiası baki, fakat müzik dünyası bu konuda onun kadar istekli değilse yenilgiyi şimdiden kabul etmiş durumda. Eğer bunu bir ‘yenilgi’ olarak görüyorsanız. Klosterman öyle görüyor. Ancak bugün bir festivalde bir grup sahneye çıktığında, oraya elinde davetiyelerle değil satın aldığı biletlerle gelen kitlenin bu yenilgileri umursadığı yok. Grubun iyi olduğunu düşünenler sahne önüne kadar gidiyor, Klosterman’ın sosyal açıdan hiçbir şekilde dans edilebilir bulmadığı o müzik eşliğinde dans ediyor ve bilmiyorum, “Bir daha gelirlerse yine gidelim aşkıaaam” diyor. Grubun beş para etmez olduğunu düşünenler, bara geçip daha faydalı muhabbetler kovalıyor. Ama müzik piyasasına yön verenler hoşunuza gitmese de onlar.

Photograph by Ashley Jordan Gordon, copyrighted

Klosterman’ı eleştirmeyi kısa keseceğim, ama -onun kadar yazmış herkesin vereceği gibi- bir sürü açık verdiğini bilmeli anaakım olma yolculuğunda. Aseksüel olduğunu hiçbir şekilde saklamayan, hatta yüzüne biraz dikkatli baktığınızda hemencecik ele veren Garbus için söyledikleri mesela: “tUnE-yArDs aslında bir kişi, Merrill Garbus adında bir tür çift cinsiyetli kadın. Aseksüelliğin sahip olduğu hippi estetiğinin bir parçası olduğunu anlıyorum, zira Wikipedia sayfasının yazarı spesifik bir kişi zamiri kullanmamak için hayli çaba göstermiş.” Tamam, sadece eşin nedeniyle tUnE-yArDs dinlemek zorunda kaldın.3 Ama bunu kişi zamirleri sayesinde öğrendiğine inanmamızı bekleyemezsin. Bir kitabında “Kulağa şovenist gelebilir, ama rock müzikte üzücü bir gerçeklik var: Dişilerden aldığı katkı üzerine kurulmuş bütün gruplar sonunda parçalanıyor ve ortada bir şey kalmıyor” yazdığını hatırlayan tek kişi ben değilim. Ve iddia ettiğinin aksine Garbus’ı tamamen bilinçli şekilde seçtiğini savunan ve olaya daha sert bir üslupla yaklaşanlar olmuş.45 Hatta bunlardan birisi, yazıyı “Yaşlı Adam Cinsiyetini Belirsiz Bulduğu Buluta Bağırıyor” şeklinde özetlemiş.6

Aynı zamanda Klosterman okuyucuları çok iyi bilir, babanın dayanamadığı şeylerden biri dünya barışını sağlama iddiasıyla dünyayı dolaşan rock yıldızlarını görmektir. Genel olarak yaklaşımını şöyle özetleyebilirim: “Duygusal yapısı kararsız ve intihara meyilli gençlerin melankolik halinden yararlanıp, onları etkileyebildin diye senin politik görüşlerini ilginç bulacağımızı mı düşünüyorsun? Sadece güzel bir sesin var diye, dünya barışına götürecek sırları kafanda taşıdığını nereden çıkardın?”

Daha küçük örneklemlere geçelim, yaşadıkları ülkeyi görme biçimleri açısından bile Garbus’ın durduğu kutbun tam karşısında bulunuyor Klosterman. Minnesota’dan tırnaklarıyla kazıyarak çıkan, geldiği yerleri hiç kuşku yok ki unutmayan ama bir yandan da kendisini aralarına alan New York entelijansiyasına minnettar Klosterman’dan uzunca bir alıntı: “Los Angeles’ın nasıl bir cehennem deliği olduğunu göremeyen insanlar beni şoke ediyor. Neredeyse tartışmasız olarak Amerika’nın en kötü şehri Los Angeles. Kaldırımda yürüme eyleminin a) politik ve b) küçük düşürücü olduğu dünya üzerindeki tek şehir Los Angeles’tır. Missing Persons’ın 1982’de yaptığı Walking in L.A. sırf bu yüzden kazara da olsa grubun tek ileri görüşlü şarkısı. Gördüğüm şehirler içinde, klişe gözüken her şeyin gerçeğe dönüştüğü tek şehir. Los Angeles’taki insanların 85%’inin aptal olması önemli değil, aptallıkla yaşayabilirim. Problemim Los Angeles’taki her aptal insanın a) inatçı bir biçimde narsisist ve b) inatçı biçimde sevecen olmasıyla. Bir şekilde öfkeli bir megaloman ve samimi bir arkadaşı içlerinde kombine edebilmişler.” Oakland’da yaşayan Garbus -girişte bahsettiğim gibi- Kaliforniya’yı doğup büyüdüğü, eski Amerika’nın tüm özelliklerini taşıyan ve İngiltere’ye sıkı sıkıya bağlı doğu yakasından tek kaçış noktası olarak görüyor.

Buradan bakıldığında Garbus, inandığı her şeyle, Klosterman için ideal bir hedef. Beni ve -inanıyorum ki- birçok kişiyi samimiyet puanlarıyla kazanan Klosterman’ın bu yazısında kabul edemediğim şey, ağzındaki baklayı yazının ancak sondan dördüncü paragrafında çıkarıyor ve bitirişi yine bir geri vitesle yapıyor olması.

Cumartesi gecesi kendi kararınızı vermek için bir fırsatınız olacak, eğer İstanbul’da yaşıyorsanız veya bir hafta sonu kaçamağı yapabilecek durumdaysanız. Simon Reynolds’ın Retromania kitabında bahsettiği gibi, pop dünyasının ilerleyişi nostalji nöbetlerinden ibaret bir hal aldı. Acayip övgü dolu sözler eşlik etmese de, Twitter hesabında tUnE-yArDs’ı döndürüp durduğuyla ilgili bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Öyle de olmalı, çünkü kolay yolu seçmeyerek Reynolds’ın çizdiği dünyayı tekzip eden bir öncü Garbus. Ve geçmişinden kukla tiyatrosu anekdotlarının veya aseksüel kimliği hakkındaki hicivlerin, bu tartışmada -eğer varsa- sınırlı bir yeri var. Ya da 2011’de en çok dinlediği şeyin, tur otobüsündeki seçimleri yapan DJ FITZ nedeniyle yetmişlerden Türk saykedelik rock albümleri olmasının. Belki konserde işimize yarayabilir gerçi… Üniversitedeyken Kenya’ya gidip, orada Yedinci Gün Adventist Kilisesi mensubu bir aile ile yaşaması ve küçük çocuklara müzik öğretmenliği yapması ise şarkılarında zaman zaman yer bulan Afrika kabilelerine özgü o müziği açıklayabilir. Ya da bazen dünyanın en iyi yodel söyleyen kadını gibi gözükmesindeki arka planı. Sözü The New Yorker‘dan Sasha Frere-Jones’a bırakacak olursak:

“Müziğindeki yırtıcı ve ateşli ritimleri duyunca bunun, ismini hatırlamakta güçlük çektiğiniz o ülkeden çıktığını düşünüyorsunuz. Kolombiya’nın yanındaki mi? Yoksa Kongo’nun güneyi miydi?”

Uzun lafın kısası, onun anladığı dilden konuşmamız gerekirse: G E L İ Y O R U Z !!!

  1. http://www.bantmag.com/dergi/05/page/view/606 []
  2. http://www.grantland.com/story/_/id/7490324/chuck-klosterman-tune-yards []
  3. 2009’da SPIN yazarlarından Melissa Maerz ile evlendi. Adama fazla yüklendik ama bir Rasim Ozan Kütahyalı-Nagehan Alçı kombinasyonu değil, bayağı sevimli bir çift. []
  4. http://www.guardian.co.uk/music/musicblog/2012/jan/26/chuck-klosterman-tune-yards []
  5. http://www.thelmagazine.com/TheMeasure/archives/2012/01/25/on-tune-yards-chuck-klosterman-and-the-end-of-the-high-fidelity-era-of-music-criticism []
  6. http://blogs.villagevoice.com/music/2012/01/tune_yards_pazz_and_jop_chuck_klosterman.php []
[fbcomments]