Skip to content

Kind of Blue

Fransa, 1998'de insanlara futbolun ötesinde şeyler vadetmişti, olmadı. Şimdi yine ev sahibi. Bu sefer kupanın ötesindeki o hayallerin gerçek olmasına dünyanın daha da çok ihtiyacı var.

Marsilya’da, 1950’lerin başında, şehir merkezinin biraz dışına yapılan Unité d’habitation (Yaşam/Konut Ünitesi) adında bir bina büyük tartışmalara yol açıyordu. Binanın mimarı Le Corbusier, Brutalist akımın etkisiyle yapılan bu tip yapıların modern şehir hayatının temelini oluşturacağını söylüyordu. Üç yüzden fazla daire, spor salonu, dükkanlar, eğitim ve sağlık için oluşturulmuş alanlar konut sahiplerinin her ihtiyacını karşılayacaktı. Bu büyük, beton bina demokratik ve müreffeh bir şehir hayatının temelini oluşturacaktı. O yıllarda Marsilya’daki mimarlar birliği ise Le Corbusier’e katılmıyordu. Fransızlar bu tip yerlerde yaşamamalıydı. Onların bahçeli, güneş gören, geniş evleri olmalıydı. Unité d’habitation’daki yatak odalarının penceresi bile yoktu, evler küçük ve çok az ışık alıyordu. Ayrıca insanlar şehir merkezlerinde sosyalleşmeli, ortak yaşam alanları oluşturulmalıydı. Fransız kültüründe dar sokaklardan geçerek ulaşılan restoranlar, kafeteryalar, dükkanlar korunmalı, şehir bu kültür üzerinde büyümeliydi. Özellikle söz konusu Güney Fransa olduğunda çok da haksız sayılmazlardı. Güneyde herhangi bir yerde bu bahsettikleri hayat şekli devam ediyordu. Şehir merkezinde buluşup aperitif olarak pastislerini içen insanlar, güneş battıktan sonra bahçeli evlerinde arkadaşlarını uzun akşam yemeklerinde ağırlıyorlar, küçük mahzenlerinden özenle seçip ikram ettikleri kırmızı şarapları içip dünyayı kurtarıyorlardı. Yemek sonunda ise peynirler servis ediliyor ve belki de Le Corbusier üzerine konuşuyorlardı. Fakat Marsilya farklıydı. Özellikle Fransa – Cezayir savaşı sonunda şehir büyük bir göç alacaktı. 1960’ların başında direkt Le Corbusier’den etkilenildiği söylenmese de tam da onun tarifine uygun büyük ve birbirinin aynı apartmanların yükseldiği, “La Castellane” adında, Cezayirli göçmenlerin yerleştirildiği bir semt ortaya çıkacaktı. Mimarlar odasının korktuğu olmuyordu, bu binalarda “Fransızlar” yaşamayacaktı. İçinden Zinedine Zidane gibi figürler çıksa da La Castellane zaman içinde işsizliğin çok yüksek olduğu, uyuşturucu ticareti, fuhuş, silah ticareti gibi yasa dışı faaliyetlerin merkezi bir yer haline gelecekti. Fransa’daki göçmen nüfus sadece Cezayir’den gelenlerle sınırlı kalmayıp hızla artacak, büyük şehirlerde oluşan La Castellane ve benzeri banliyöler giderek kalabalıklaşacaktı. Sosyal ve ekonomik hayattaki bu farklılıklar, 2005’te Paris’te başlayıp 250’nin üzerinde şehre yayılan, binlerce aracın yakılması ve ölümlerle sonuçlanan ayaklanmalar gibi birçok sosyal huzursuzluğun temel sebebi olacaktı.

Kırmızı

Geçmişte Cezayir’le ve Afrika’daki diğer kolonilerle yapılan kanlı savaşların yarası bir türlü tam olarak iyileşmedi. Banliyölerin ortaya çıkardığı zor hayat şartları da bu yarayı kaşımaya devam etti. Fransa pasaportuna sahip herkes kanunlar önünde Fransız sayılsa da ülke bir türlü birlik olamadı. Fakat 1998 yılında Dünya Kupası’na ev sahipliği yaparken büyülü bir an geldi ve herkes kendini o takımın altında Fransız olarak gördü. La Castellane’den gelen Zidane ve onun gibi banliyölerde büyüyen çocuklar kupaya yürüyordu. Bir aylığına belki de ilk defa gerçekten Fransız olmuşlardı. Bugünlerden bakıldığında o başarının en büyük mimarı Zidane gibi gözükse de takımda birçok kahraman vardı. Yarı finalde Hırvatistan karşısında Zidane’ın şutları kaleyi bulmuyordu, birbirinden yetenekli hücum hattı bir türlü gole ulaşamıyordu. Tüm bunların üstüne döneminin en iyi forvetlerinden Davor Suker, Hırvatistan’ı 1-0 öne geçirdi. O günün kahramanı, 9 yaşında Guadeloupe’tan göç etmiş, kariyeri bittiğinde milli takım formasını 140 maçtan fazla giymiş Lilian Thuram’dı. Milli takım kariyerindeki ilk ve son gollerini hem de Suker’e nispet yaparcasına Hırvatistan ağlarına gönderdiğinde, Fransa başkanı Jacques Chirac’ın “Fransa spor tarihinin en güzeli” diye tarif ettiği günün mimarı olacaktı. Thuram o günü hala tam olarak hatırlayamadığını, ikinci golden sonra ne yapacağını bilemeden oturup kaldığını, nedenini bilmeden garip bir hareket yaptığını söylüyor.1

Trans halindeydim. Aime Jacquet ve diğer oyuncular kazandığımızı, Dünya Kupası finalinde olduğumuzu söylüyorlardı. […] O durumu benim Miles Davis anım olarak adlandırıyorum. Futbolcular bedenleri ve akılları birleştiğinde bazen sanatçılar gibi olurlar. Miles Davis’in doğaçlama caz çalarken yaptığı da bu. Duygusal olarak çok yoğun olduğu bir anda, gerekli olan her şey bir araya gelir ve çok güzel bir şey ortaya çıkarır. Düşünmek zorunda değildir. Sadece saf içgüdü.

Thuram’a kupa sonrası devlet tarafından Légion d’honneur (Şeref Nişanı) madalyası verildi. Nihayet bir araya gelebilen Fransa’nın sembollerinden olacaktı. Kupa kazanıldıktan sonra Champs-Élysées’de on binlerce insan bu çok kültürlü takımın başarısını kutladı. Hemen hepsi farklı yerlerden gelmişlerdi. Avrupa’nın en bölünmüş gözüken ülkesini birleştiren bu kardeşlik akımına da L’Effet Zidane (Zidane Etkisi) adı verilmişti.

Bu etki bir büyüydü, herkes güzel bir rüyaya dalmıştı. Romanlarda, filmlerde her büyünün bir etki süresi veya karşı büyüsü oluyor. 11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleşen saldırılardan bir ay sonra, “Gökkuşağı” denilen bu takımın Cezayir’le bir hazırlık maçı yapmasına karar verildi. 20. yüzyılın ortasında kanlı bir savaş geçiren bu iki ülke ilk defa birbirlerine karşı oynayacak, beraber yaşayabilmenin mümkün olduğu mesajını vereceklerdi. Tribünde çok sayıda Cezayir taraftarı vardı ama onların birçoğu Paris banliyölerinde yaşıyordu ve Fransızdı. Maçın başında La Marseillaise ıslıklandı, ardından Usame Bin Ladin lehine tezahüratlar edildi. Taraftarlar üç yıl öncenin kahramanı Zidane’a küfürler ediyor, tribünlerde Zidane-Harki2 yazılı pankartlar bulunuyordu. Fransa maçı 4-1 önde götürürken, seyirciler sahaya giriyor ve maç yarım kalıyordu. Zidane kenarda, çaresiz bir şekilde olanları izliyordu. Saha içi iyice kalabalıklaşınca da soyunma odasına doğru gidiyordu. Paris’te yaşayıp kendini Cezayirli hissedenlerin aksine, Cezayirli futbolcular Zidane’ı koridorlarda yakalayıp fotoğraf çektiriyor, o günü unutulmaz yapmak için belki de kahramanlarının imzasını alıyordu. Zidane etkisizdi fakat Thuram yine oradaydı. O, tünele doğru değil, güvenlik görevlilerinden kaçan siyah bir gence doğru koştu. Onu durdurup, ne yaptığını sandığını sordu. Genç çocuk da bilmiyordu, Thuram “Beni utandırıyorsun” dediğinde genç çocuk özür diliyordu. Hiçbir şey 98’deki gibi değildi. Bu sefer Thuram da yetmedi. Soyunma odasında sinirden ağlıyordu. Daha sonraları o günü kariyerinin en kötüsü olarak hatırlayacaktı.

İnandığım, uğruna mücadele ettiğim tüm şeylerin yalan olduğunu fark ettim. O güne kadar yapmaya çalıştığımız veya temsil ettiğimizi iddia ettikleri her şey o sahada yok oldu. Her zaman açığımızı arayanlar vardı ve o günü, o sahada ne yaptığının farkında olmadan koşan insanları örnek olarak göstereceklerdi.

Thuram sinirli ve haklıydı. O gün 98’in büyüsü bozuluyor, Fransa’nın 20. yüzyıl sonunda çözebileceği sanılan sorunlar milenyuma daha şiddetli bir şekilde taşınıyordu.

Beyaz

Lilian Thuram, eşit fırsatların olduğu bir dünyada doğsa futbolcu olmayı tercih eder miydi bilinmez. İçinde bulunduğu şartlarda futbol çıkış noktasıydı ve çok iyi bir futbolcu oldu. Fakat 2001’den sonra kendini futbolla sınırlamadı, aktif olarak oynarken bile önce siyahların, sonra tüm azınlıkların hakları için mücadele eden bir figür haline geldi. 2005 yılının Ekim sonunda Paris’te polisin ırkçı tutumuna karşı bir tepki olarak başlayan ayaklanmalar, siyahların ve göçmenlerin ülke genelinde eşitlik mücadelesi haline gelmişti. İçinde şiddet olduğu için ana politik akımlardan destek görmese de Thuram ayaklanmaları desteklediğini söyledi. Protestocuları ayak takımı ve iğrenç olarak adlandıran dönemin içişleri bakanı Sarkozy’e karşı “Onlar ayak takımıysa ben de öyleyim” diyerek ilk direkt çıkışını yaptı. 2006’da Sarkozy’le televizyonda tartışmaktan kaçınmadı. Aynı yıl Sarkozy’nin agresif göçmen politikalarıyla evlerinden atılıp sınır dışı edilmeye çalışılan, kimi Fransa vatandaşı, 80 evsizi Stade de France’daki İtalya maçına götürdü. Zamanında adını kullanarak prim yapan politikacılar, “Futbolcular sadece sporla ilgilenmeli” demeye başlamıştı. Ülkeden atılmasına karar verilen insanların bir milli maça alınması kabul edilemezdi. Thuram’ın amacı bu 80 kişinin sadece hoş bir gece geçirmesi değildi. Kendi sözleriyle, o insanlar stadyuma geldiğinde tüm dünya Fransa’nın ırkçılığa doğru yönelen politikalarını görmüştü. Aralarında Fransa vatandaşlığına geçmiş olanların bile vatandaşlığı alınıyor, adil yargılama yapılmıyordu. Fransa adaletsiz, ayrımcılığı teşvik eden bir ülke haline geliyordu.

Fransa milli takımının en çok forma giyen oyuncusu Lilian Thuram, 2008 Avrupa Şampiyonası sonrası futbolu bıraktı. Politik görüşlerini anlatmak, dünyada başta ırkçılık olmak üzere her türlü ayrımcılığa karşı sesini duyurmak için bir vakıf kurdu. Avrupa’da, ABD’de üniversitelerde konu hakkında konferanslar düzenledi. Thuram’a göre gerçek anlamda ayrımcılığın, hatta köleliğin bitip insanların özgürleşmesinin tek bir yolu vardı:

Bir siyaha mikrofon uzatıp ırkçılık hakkında görüşlerini sormak gereksiz çünkü alacağınız cevap bellidir. Önemli olan beyazların da ayrımcılığa karşı seslerini yükseltmeleri.

Mavi

Fransa bu yaz bir büyük turnuvaya daha ev sahipliği yapıyor. Dünya, 1998’dekine göre daha da kutuplaşmış görünüyor. Fransa’nın Thuram, Zidane ve arkadaşlarına, onlarla birlikte umutlananlara bir borcu var: 98’in bir illüzyon olmadığını göstermek. Olur da yine kupaya uzanırlarsa, o gün yaptıkları gibi banliyöleri görmezden gelip, “Bakın siz de düzgün davranırsanız bu takımdakiler gibi olursunuz” dememeleri, o takımdaki çocukların banliyölere, kötü politikalara rağmen oralara gelebildiklerini anlamaları gerekiyor. Ayrıca ev sahibinin sırtında büyük bir yük var. Hem maçları oynatmaları hem de seyircileri korumaları gerekiyor. İnsanları, güvenlik kontrolleriyle, yolda gezen askerlerle, polis denetiminde, ülkenin en temel değeri kişisel özgürlüğü tehdit altındayken yapılacak bir turnuva bekliyor. Eğer Fransa evinde yine şampiyon olursa, masal bu ya, belki 98’in büyüsü geri gelecek. İnsanlar birleşecek. Polise, askere gerek kalmadan kupa sevinci yaşanacak. Belki de bu sefer, kardeşlik ve eşitlik olmadan özgür yaşanamayacağı anlaşılacak.

  1. https://www.theguardian.com/sport/2007/mar/04/football.newsstory []
  2. Fransa için savaşan Cezayirlilere verilen, “hain” anlamındaki isim. []
[fbcomments]