Skip to content

Fena Halde Carol

Öyle sanıyorum Carol, sinema tarihinde bakışın başrolde olduğu tek film.

Oscar adayları açıklandığında sinemayı seven ve sinemayı aşırı seven birçok insan arasında çeşitli gülüşmeler, kahkahalar ve bir o kadar cık cık’lar tespit edildi. Carol’ın adaylıklar konusunda Akademi’den gerekli teveccühü görmemesi gerçekten de bu tip tepkilerin verilebileceği bir durumdu. Fakat, hakikatte verilen/verilmesi gereken karşılık ise çok basit: Akademi kim ki?

Aynen öyle, onların Todd Haynes gibi -artık, bir zahmet- usta bir yönetmenin zarif, dokunaklı ve alabildiğine ihtişamlı filmine değer vermemesinin ne önemi var ki? Bundan yıllar sonra Carol yine başyapıt olarak anılacak ama mevcut Akademi bireyleri en fazla “Komik adamlarmış vesselam” şeklinde zihinleri meşgul edecek. Her neyse. Her neyse.

Carol’ın konusunu, bir Patricia Highsmith kitabından uyarlandığını vs. herkes bildiği, bilmiyorsa da ufak bir taramayla bulacağı için o kısma hiç iştirak etmeden direkman filme gelmek istiyorum.

Todd Haynes’in ‘50’li yıllara duyduğu muhabbet malûm. Cennetten Çok Uzakta (Far from Heaven) ile dönemi adeta fetiş düzeyinde canlandıran Haynes, Douglas Sirk’ten Max Ophüls’e, geniş bir yelpazede saygı duruşunda bulunmuş, Julianne Moore’un geceleri uyutmayan harika performansı ile film güzelliğin de birkaç adım ötesine geçmişti.

Belirli Bir Bakış

Aslında Todd Haynes hem Cennetten Çok Uzakta hem de Carol’da aynı şeyi yapıyor; filmi sadece ‘50’lerde geçen değil, aynı zamanda ‘50’lerde yapılmış bir film gibi tasarlıyor. Hem Julianne Moore hem de Cate Blanchett’tan ‘50’lerde yapılmış bir filmde oynuyormuş gibi performans alıyor (Blanchett’ın ihtişamına rağmen bu hususta Moore bir adım öndedir kanımca).

Peki, Todd Haynes neden böyle yapıyor? Çünkü romantik, çünkü nostaljik, çünkü sinefil, çünkü Todd Haynes.

Sigara dumanları, rengarenk döpiyesler ve bakışlar, bakışlar, bakışlar. Öyle sanıyorum Carol, sinema tarihinde bakışın başrolde olduğu tek film. Tezgahtar Therese’in bir üst sınıftan Carol’ı gördüğü ilk anda attığı bakış ya da Carol’ın ilk buluşmalarında masanın karşısından Therese’e attığı bakış… Ama hepsinden öte, filmin finalinde sinemanın hayata etki edebilecek hatta onu aşabilecek kudrete sahip olduğunu gösteren bakış. Basit bir “mutlu son” ile değil, aşkın, evet belki de iki güçlü kadın arasındaki aşkın flulaşan erkekler arasındaki zaferini imleyen bir bakışla sonlanıyor film.

Carol Aird’in Sevinç Gözyaşları

“Güçlü kadın” epey hoşa giden bir kavram. Ama biraz kurcalarsak o güçten kastedilenin ana olmak, çocuğuna sahip çıkmak vs. gibi dayatılan teraneler olduğunu fark edebiliriz. Toplum içinde durum böyleyken hakiki “güçlü kadın” imgesine ise filmlerde rastlayabiliriz. Amerikan sinemasında ekseriyetle Bette Davis ya da Lauren Bacall tarafından canlandırılan güçlü kadınlar Carol için de bir çıkış noktası oluşturuyor şüphesiz. Ama bu işin içinde -kanımca- fena halde bir Alman da var.

Carol ile benzer hikâyeleri anlatan, kadınların adlarını bir sürü filminin ismine dönüştüren ve muhterem Todd Haynes tarafından da alabildiğine sevgi duyulan Rainer Werner Fassbinder, Carol’a benzer bir hikâyeyi Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları (Die bitteren Tränen der Petra von Kant) filminde beyazperdeye taşımıştı. Aslında bu noktada Carol’ın tersine çevrilmiş bir Petra von Kant olduğu söylenebilir. Aynı sarı saçlar, ama bütünüyle iktidarın kurulmasına hizmet eden bakışlar vardır Fassbinder’de. Haynes umutlu, Fassbinder umutsuzdur. Haynes yaşamdan, Fassbinder ölümden beslenir. Haynes aşkın her türlü iktidarın üstesinden gelebileceğine inanırken, Fassbinder ikili ilişkilerdeki sömürü düzeninin asla bitmeyeceğine inanır. Ve sonuç olarak Haynes Amerikalı, Fassbinder Alman’dır.

Carol ile ilgili sıklıkla dile getirilen “lezbiyen aşk filmi” yaftalamasının ise epey kolaycı ve komik bir yorum olduğu açık. Filmin asıl derdinin lezbiyenlikten ziyade aşk olduğunun ve mevzubahis konuda hiçbir cinsiyetin bu duygudan daha kuvvetli olamayacağının bir imgesine rastlıyoruz filmde. Hakeza “lezbiyen aşkı” diye bir şey de -öyle sanıyorum- yoktur. Aşk vardır ve bunu bir kadına, erkeğe, ne bileyim krem peynire karşı duyabilirsiniz. Ve her şey -yine öyle sanıyorum- bu kadar basittir. Carol işte bu kadar basit olan bir şeyi parmak ısırtacak bir zarafetle karşımıza getiriyor. Carol, bir bakıma Haynes’in sinemaya, nostaljiye, romantizme ve tabii ki aşka inanan tüm insanlara armağanı. Keyfini çıkarmak lazım.

[fbcomments]